Halkların Özgürlüğü, Emekçilerin Birliği!

19

PKK, uzun süredir sürdürdüğü “barışçı çözüm” stratejisini, Türkiye devletinden olumlu cevap alamadığı için sonlandırma kararı aldı ve tek taraflı ateşkesi bozarak yeniden silahlı eylemlere başladı. PKK, silahlı mücadeleyi öne çıkaracağı bu dönemi “dördüncü dönem” olarak niteliyor.

Kararın ardından gerçekleşen eylemlerde çok sayıda PKK militanı ve asker kaybı yaşandı. Ve elbette Kürt sorunu yeniden ülke gündemine oturdu.

Kürt sorunu, bir Hükümet/Devlet projesi olan “Kürt açılımı” nedeniyle aslında hem muhalefet, hem iktidar tarafından hararetle tartışılıyordu. PKK de bu gelişmelere olumlu yaklaştı. Öcalan’ın çağrısı ile Habur sınırına gelen PKK’lilerin tutuklanmaması, bu olumlu havanın sürmesini sağladı. Ancak hükümetin Kürt sorununu çözmekten kastının ne olduğu kısa bir süre sonra ortaya çıktı. Türkiye burjuvazisi aslında açılımla PKK önderliğini tasfiye etmeyi planlıyordu. Seçilmiş belediye başkanlarının ve çok sayıda BDP üyesinin KCK operasyonu kapsamında tutuklanması, askeri operasyonların hız kazanması, Kürt çocuklarına verilen cezaların devam etmesi ve son olarak Habur’dan giriş yapan PKK’li militanların tutuklanması, AKP hükümetinin niyetini açığa çıkarmış oldu. Ardından da PKK silahlı eylemlere başladı.

Çatışmalar sonucunda gerçekleşen ölümlerin artarak sürmesi, Türk, Kürt bu coğrafyada yaşayan tüm emekçileri olumsuz olarak etkilemektedir. Hem militan, hem asker emekçilerin ölümleri hepimizi derinden yaralamaktadır. İşçi sınıfı, kitlelerin mücadelesinin yerini alan bir silahlı mücadele anlayışını savunmaz ve doğal olarak bu eylemleri onaylaması mümkün değildir. Ancak Kürt halkının eşitlik ve özgürlük taleplerine Cumhuriyet’in kuruluşundan beri inkâr ve şiddetle karşılık veren baskı rejimi bu çatışmanın, 40 binin üzerinde ölümün ve elbette dökülen gözyaşının sebebidir. Burjuva medya kanallarında yaratılan milliyetçi histeri ve gerçekliğinden koparılmış dram, aslında bu inkâr politikasının meşrulaştırılmasından başka bir işe yaramamaktadır.

Burjuvazinin yarattığı milliyetçi histeriden etkilenen çok sayıda Türk emekçisi, Kürt kardeşlerine şüphe duymakta ve öfke ile yaklaşmaktadır. Bu tam da işçi sınıfının düşmanlarının istediği tablodur. Oysa biz işçiler, Kürt kardeşlerimizle birlikte tüm emekçi halkların özgürleşeceği bir mücadeleyi kucaklamalıyız. Tam da bu nedenle mücadelemizi Kürt kardeşlerimizin mücadelesiyle ortaklaştırmamız gerekmekte.

Biz işçiler, MHP Genel Başkanı Bahçeli ve benzeri burjuva siyasetçilerin, OHAL ve benzeri baskı rejimi önerilerinin, askeri operasyon tekliflerinin kardeşliğimize ve mücadelemize zarar vereceğini unutmamalıyız. Bu tür anlayışlar akan kardeş kanından beslenmektedir. Oysa bu bizim siyasetimiz değildir. Her türden faşistin Kürt kardeşlerimize dönük saldırısının karşısında durmalıyız. Onları linç girişimlerine, her türden tacize karşı savunmalıyız. Bu Türkiye işçi sınıfının en temel görevlerinden biridir.

Bugün başta TUSİAD olmak üzere burjuvazinin bir kısmı da demokratikleşmeden, sorunun çözümünden bahsetmektedir. Bu tartışmaların geldiği noktanın bile bir olumluluk olduğunu ifade etmeliyiz. Ancak Kürt halkının iradesini hiçe sayan, onun özgürlük taleplerini görmezden gelen hiçbir öneri çözüm noktasında başarılı olamayacaktır. Ancak bu talepleri savunan işçi sınıfı, bu özgürleşmenin yolunu açabilir.

Biz işçi ve emekçiler, Kürt halkı özgür olamadan eşit bir birliğin olmayacağını biliyoruz. Bu kanın ve şiddetin tek sorumlusu baskı rejimidir ve işçi sınıfının mücadelesi olmadığı sürece de ne bu baskı rejimi değişecek, ne de Kürt sorunu çözülecektir. Türkiye işçi sınıfı Kürt kardeşleri özgür iradeleriyle kendi kaderlerini tayin etmedikçe, Türkiye işçi ve emekçilerinin de asla özgür olamayacağını unutmamalıdır.

Yazan: İşçi Cephesi, 29 Haziran 2010

Yorumlar kapalıdır.