Anayasa tartışmaları ve Kurucu Meclis talebi

67

İşçi Cephesi’nin son iki sayısında, bu sayfada, anayasa ve referandum tartışmalarına yer verdik. Bu yazılarda özellikle sorduğumuz bir soru oldu: 12 Eylül Anayasası’ndaki kısmi değişiklikler AKP’nin şahsi ihtiyaçlarının bir gereği midir?

Bu soruyu sorma nedenimiz –içinde bazı sosyalist unsurların da yer aldığı- geniş bir kesimin Anayasa’daki kısmi değişiklikleri doğrudan AKP’nin sivil diktatörlük girişimi olarak görmesiydi. Doğal olarak bu kesimlere göre kısmi değişiklikler doğrudan AKP imalatıydı. Bu nokta önemli çünkü meseleye AKP imalatı diye bakanlar için kısmi değişikliklere karşı olmak AKP’ye karşı olmalarının da doğal bir sonucuydu. Diğer bir ifadeyle karşı oldukları değişiklikten önce AKP’nin bizzat kendisiydi.

Biraz daha açalım. Mevcut kısmi anayasa değişiklik paketi örneğin CHP ya da MHP aracılığıyla gündeme gelseydi bugün karşı çıkanlar yine karşı çıkacaklar mıydı? Şu ana kadar yapılan tartışma ve alınan tutumlardan gördüğümüz bugün hayır diyenlerin büyük bir kısmının böylesi bir durumda evet diyecekleri yönünde. Dolayısıyla sorun kısmi anayasa değişiklik paketinin özünden öte gündeme getirenin (AKP’nin) bu kesimler tarafından “güvenilmez” ilan edilmiş olmasıyla ilgili. Bu güvenilmezlik öyle bir boyutta ki “AKP olmasın da gerekiyorsa 12 Eylül Anayasası olduğu gibi kalsın” anlayışını doğuruyor. Bu anlayış sahiplerinin siyaseten “AKP gitsin de nasıl giderse gitsin” çizgisini sürdürdüklerini de ayrıca görüyoruz.

Kuşkusuz meseleye böyle bakınca aslında ne olduğu anlaşılmıyor. Belli ki siyasi partilerin kurum olarak varlıklarının, temsil ettikleri ekonomik-sosyal-kültürel çıkar grupları üzerinden gerçekleştiğini, anlam kazandığını ve parti programı denilen metnin de bu çıkarların bir yansıması olduğunu hatırlamak (ya da öğrenmek) gerekiyor. Öbür türlü AKP ile CHP ve MHP arasında işçi-emekçi düşmanlığı konusunda bir fark olduğunu sanabilir; kısmı anayasa değişiklik paketinin “demokrasi ve özgürleşme” yolunda ileri doğru bir adım olduğu yanılsamasına kapılabilir; bütün meselenin aslında burjuvazinin (bilmem hangi kanadının) ne istediğiyle ilgili olduğunu hepten es geçebilirsiniz.

Geçen sayıdaki ilgili yazımızda AKP’nin rolünü de, kısmi anayasa değişiklik paketinin hangi arayışa ve ihtiyaca karşılık geldiğini de oldukça açık belirtmiştik: “AKP’nin bir alamet-i farikası varsa o da, burjuvazinin Özal’dan bu yana yaşadığı önderlik krizine ciddi bir alternatif sunmuş olmasıdır. Sekiz yıllık iktidarında AKP, tekelci büyük sermayeyi, Anadolu sermayesini ve askerî-sivil bürokrasiyi kendi etrafında toplayarak, rejim krizini ABD ve AB yanlısı programıyla çözümleme gayreti içinde oldu. Fakat bu durum burjuva bloklar arasındaki çatışmayı otomatik olarak ortadan kaldırmadığı gibi; dünya kapitalizminin en büyük krizlerinden geçtiğimiz bir dönemde, her bir ihalenin, en küçük bir artı-değer kırıntısının önem taşıdığı bir ortamda, bu çatışmaların kaçınılmaz bir biçimde sertleşeceği yeni bir dönem açıldı. AKP’nin kısmi anayasa değişikliği de bu bağlamda bir anlam kazanıyor.”

Kuşkusuz kısmi anayasa değişiklik paketinde gürültünün esas kopma nedeni Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısının ve işleyişinin değiştirilmesi, üye seçiminin ve üye sayısının arttırılmasına dair maddeler nedeniyle gerçekleşmekte. AKP’nin kendi anayasasını yaptığı ve sivil diktaörlük kurduğu suçlamaları (ve korkusu) buradan yola çıkılarak iddia ediliyor. Oysa tekrar edersek patronların bu konudaki açıklamaları ne olduğunu açıkca ortaya koymakta. Geçen sayıda bu durumu şöyle ifade etmiştik: “Farklı burjuva kesimlerin kısmi Anayasa değişikliği konusundaki tavrı da, bu konuda bizlere iyi bir fikir veriyor. AKP ile doğrudan organik bağı olan MÜSİAD, ‘Meclis tarafından kabul edilen Anayasa değişikliğiyle ayaklarımızdaki prangalar çözülecektir’ diyerek pakete koşulsuz destek veriyor. Rakipsiz konumunun -bir süredir- sarsılmakta oluşundan rahatsız TÜSİAD ise AKP’nin alternatifsiz bir biçimde güçlenmesini istemiyor. Bu nedenle pakete cepheden bir tavır almasa da doğrudan açık bir destek de vermiyor, çeşitli eleştiriler getiriyor.” Görüldüğü üzere iş, istihdam, üretim, vergi vb alanlarda Türkiye’nin ağır topu olduklarını söyleyen TÜSİAD dâhil patronların AKP ile çözülemeyecek bir sorunu var gibi görünmüyor.

Kurucu Meclis

Onlar için sorun görünmüyor ama biz işçi ve emekçiler için soru ve sorun oldukça fazla. Bu ve benzeri gelişmelerin bugüne dek biz işçi ve emekçiler için olumlu hak ve sonuçlar doğurmadığından hareketle umutlu olmak için az; kaygılı ve sorgulayıcı olmak için fazlasıyla nedenimiz bulunmakta. Herşeyde olduğu gibi anayasa ve referandum meselesinde de işçi ve emekçileri burjuvazinin çıkarlarının kuyruğuna bağlamayı marifet sayanlara inat kendi alternatiflerimizi ortaya koyabiliriz, koymalıyız. Bu noktada İşçi Cephesi olarak bir çözüm önerisi olarak Kurucu Meclis talebini dile getirmiştik. Geçen sayımızda ilgili yazımız şöyle bitmişti: “Burjuva kesimler, demokrasi söylemleriyle, işçi-emekçi kesimleri kontrolleri altında tutmaya çalışırken, ‘ehven-i şer’ci tutum, sosyalist olduğunu iddia edenler açısından bir siyasi cinayettir. Referandum sürecinde de bizlere düşen görev, rejimin baskı ve şiddet aygıtlarını teşhir ederek, ’82 Anayasası’nın tümüyle çöpe atılarak asker-polis rejiminin lağvedilmesi, Kürt halkının kendi kaderini tayin dâhil, politik haklarının tanınması, iş güvencesi ve herkese çalışma hakkının tanınması için propaganda yapmak, bu talepler için bir Kurucu Meclis çağrısında bulunmaktır.”

Mayıs sayımızda da yine Kurucu Meclis talebimizin ayrıntılı olarak çerçevesini çizmiştik: “Hiç tartışmasız ihtiyacımız emekten yana yeni bir anayasadır. Yeni bir anayasa ancak bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanabilir. Başta işçi sınıfı olmak üzere toplumun emekten yana tüm kesimlerinin söz ve karar sahibi olması, olmazsa olmazdır. Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, Lazların, Çerkezlerin, Boşnakların, Romanların, Alevilerin, Süryanilerin, kadınların, LGBTT’lerin bu topraklar üzerinde yaşayan her halktan, etnisiteden, dil, din ve mezhepten temsilcinin yer alabileceği bir platform olmalıdır bu Kurucu Meclis. Ve kuşkusuz işyerleri özelleştirilip 4C statüsünde çalışmaya zorlanan TEKEL işçileri… Sendikalı oldukları için işten atılan Esenyurt Belediye işçileri… Sendikalaştıkları için çalışma hakları ellerinden alınmak istenen İtfaiye işçileri… Taş attığı gerekçesiyle çocukları onlarca yılla yargılanan ve/veya mahkûm edilen Kürt anne babalar… Partileri kapatılan DTP’liler… Tutuklanan seçilmiş Kürt belediye başkanları… Karakolda, cezaevinde baskı ve işkence görenler… Çocukları, yakınları 30 yıldır süren çatışmalarda yitip gidenler… Eşit ve parasız eğitim isteyenler… Ve cinsel, ulusal, sınıfsal sömürüye uğrayanlar… Bu Kurucu Meclis’in asli unsurları olmalıdır.”

Neden Kurucu Meclis talebini dile getiriyoruz?

Bunun üç temel nedeni bulunmakta:

  1. Parlamentonun kapısı işçi ve emekçilere kapalı! Yüzde 10’luk seçim barajı işçi sınıfının ve başta Kürt halkı olmak üzere toplumun emekçi yoksul kesimlerinin hak ve özgürlük taleplerini parlamentoya –yeterince, çoğunlukla da hiç- taşıyabilmelerine olanak vermiyor.
  2. İşçi ve emekçiler toplumun ezici çoğunluğunu oluşturuyor ama siyaseten dilsizler! Siyasi partilere seçimlerde aldıkları oy oranına göre devlet tarafından verilen yüz milyonlarca lira ödenek önde gelen burjuva siyasi partilerin (AKP, CHP, MHP) en yaygın propaganda ve ajitasyon imkanlarından yararlanmalarını sağlayarak eşitsiz bir durum yaratıyor. Medyanın da bu partileri sürekli ön planda tutması eşitsizliği giderilemez boyutlara taşıyor.
  3. Başta anayasa olmak üzere akla gelebilecek tüm düzenlemelerin kararları parlamento çatısı altında gerçekleşiyor. Bu nedenle –bugünkü kısmı anayasa değişiklik paketinde olduğu gibi- parlamento dışında kalmak düzenleyici siyasetin dışında kalmak anlamına geliyor. İşçilerin, emekçilerin, toplumun ezilen ve sömürülen en geniş kesimlerinin siyasetin yapımına katılması ise sadece seçimler ve referandumlarla sınırlı olabiliyor. Bu ise benzeri her durumda olduğu gibi sadece sunulanlardan birini tercih etmek anlamına geliyor. Tabir caiz ise patronlar ve “adamlarının” kendilerinin çalıp, kendilerinin eğlendiği bir düzen sürüp gidiyor ama davul işçinin-emekçinin boynunda, tokmak onların elinde.

Biz de diyoruz ki madem davul işçi-emekçinin boynunda tokmak neden başkasının elinde olsun? Bu anlamda Kurucu Meclis işçilerin, emekçilerin, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin kendi hayatlarını nasıl yaşamak istediklerine hep birlikte tartışıp karar verebilecekleri bir zemin oluşturma talebidir.

Yorumlar kapalıdır.