YÖK, 12 Eylül, Referandum – Hal ve Gidiş: Sıfır

175

Yükseköğretim Kurumu’na (YÖK) bağlı, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nin (ÖSYM) düzenlediği üniversite sınavlarının sonuçlarının açıklanmasının ardından, tercih dönemi başlayıp bitti. Sonuçlar da kısa bir bekleyişin ardından açıklandı. Bu dönemde kurumun bastığı kılavuzda taban puanlarında ve sıralamalarda yapılan hatalar, -sonuçlara gelen itirazların da gösterdiği üzere- ÖSYM’nin veçhesini açık etmesi bakımından önemli.

Aynı şekilde, Kamu Personeli Seçme Sınavı’nda da, benzer bir hatanın yapılıp yapılmadığı tartışması, yakın dönemde gündemde kendine yer bulmuştu. Aslında bu yıl, ÖSYM benzer hataları sıkça tekrarladı. Dahası 2009-2010 sınav döneminde beylik ve bildik yargı süreçleri ile göz göre göre, lise katsayılarının üç kere değiştirilmesi, öğrencilerin zihinlerini uzun süre meşgul etmişti. Bu yıl gerçekleştirilen Açıköğretim dahil nerdeyse tüm sınavlarda, kimi sorularda hatalar tespit edilmiş ve ilgili sorular iptal edilmişti. Üniversite atamaları tartışmaları ise hâlâ sürüyor; vesaire…

Aslında gündemi takip edenlerin, YÖK’teki kadro değişikliğiyle kurumun ideolojik işaretlerinin de değiştiğini fark etmemeleri mümkün değil; nükteli bir ironi ile söylersek: Statükoculuktan muhafazakârlığa uzanan bir süreç bu. Sanırsak, sorun da burada yatıyor; ideolojik işlerlik için kendi içlerinde süre giden mücadele yüzünden, kurumsal işlerlik ciddi bir şekilde aksıyor; mağdur ise, yüksek sesle söylememiz gerekir ki, Biziz!

Peki, YÖK için başka türlüsü mümkün mü, onu farklı bir düzlemde “yeniden” tahayyül edemez miyiz? Hayır! Kurumun varlık sebebi, askerî cuntanın ideolojik yapılanmasının tesisi, tatbiki ve muhaliflerin tasfiyesi iken; böyle bir şey mümkün değil.

Askerî cunta demişken, onun kurumları demişken, hatırda her zaman 12 Eylül rejimi varken, referandum sürecine değinmemek olmaz. Lafı hiç dolandırmadan, referandumda pusulanın “Hayır” tarafına basmalı mührü, bunu gocunmadan açık yüreklilikle söyleyebilmeli diye düşünüyorum. Gerçi şimdi onlar, “Evet”i pazarlayanlar, tüm “Hayır” diyenleri aynı kefeye koyacaklar ve diyecekler ki, “İşte bakın, ‘istemezük’çüler!” Belki de bir kez olsun onların dilinden örmek gerek yazıyı: Referandumda “Evet”i pazarlayanlar, 12 Eylül rejimini ortadan kaldırdıklarını, demokrasinin, insan haklarının ve bilumum özgürlüğün kapılarının açıldığını çığırıyorlar. İnsan, İsa’nın müjde’lediği Cennet Hükümranlığı’nın kapılarıyla bu kapıların bir ve aynı şey olup olmadığını merak ediyor; hatırlayın AKP’nin eski Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser, “Başbakanımız bizim için adeta ikinci peygamber gibidir,” dememiş miydi(?) Bu noktadan çokça mizah çıkar ya; hoşgörü, “Evet”çilerin harcı değil, hemen dava açıyorlar. Düzen içi resmi muhalefete, mizah dergilerine, Kürtlere, entelektüellere, sosyalistlere ve nihayet emeğinin hakkını arayan işçilere açılan davaların hattı hesabı yok, bir “google”da taratın, sansürlü (bakın işte, “olmazsa ‘milli google’mızı kurarız,” diyenlerin demokrasisi(!)) sitelere “proxy” ile girin, şaşacaksınız…

“Evet”çilerin safında yer alan ve dikkat, demokratik reflekslere sahip gençlik üzerinde ciddi bir basınç oluşturan bir kesim var bu memlekette, “demokrasicilik” oynayanlar… Fino köpekleri gibi cıyaklayan “istemem ama yan cebime koy”cular, “Biraz daha kırıntı, biraz daha kırıntı,” diye yalvaran tabak yalayıcıları, “ya kısmet”ciler, “yetmez ama buna da şükür”cüler, peşi sıra demokrasi birikim’liyorlar, beş taş misali, kemik bilye misali. Nihayete erdiklerinde bozdurup bozdurup harcayacaklar herhalde! Çocukluğumuzda, anamızı da alıp bir yere gidemediğimiz için, evde onun canını çokça sıktığımızda hepimiz sıkça işitmişizdir, “Hasbunallahu ve ni’mel vekil!” Manasından apayrı bir anlamda kullanıla gelmiştir Türkçe konuşanlar arasında: “Seni Allah’a havale ediyorum,” niyeti ve mealinde. Bu demokrasicilik oynayan çocukları Allah’a havale etmemek lazım, zira hiç de masum değiller: İşçi sınıfı ve onun genç kuşakları üzerindeki bilinç yanılsaması, yanlış bellek oluşturulması, ideolojik çarpıtma bilinçli bir, hadi gündemdeki deyişlerle söyleyelim, toplum mühendisliğinin parçası…

Gelelim boykotçulara, iki kesim var burada. İlk kesimin, yani azami programcıların (“şimdi hiçbir şey, sosyalizmde herbir şey”cilerin) yani Lenin’nin çocukluk hastalığı diye teşhis koyduğu “‘Sol’ Komünistler”den (yani Avusturya “Marksizm” Okulu çıkışlılar(!)) Stalinizmin us’lanmazlarına kadar olan şürekânın, düştüğü yanılgı çok açık. Biz doğrusunu söyleyelim, değil’i onların olsun: Mücadele şimdiki ortalama toplumsal bilinç üzerinden, geçişsel talepler etrafında örülür, ilerletilir ve nihayet toplumsal altüst oluşa taşınır. Boykot, bu altüst oluşun belirli bir anında, sözgelimi ikili iktidar gibi bir durumda geçerli olan bir taktiktir. Aksi durumlarda, “elini kirletmek” istemeyenler, tatlı su müdavimleridir, kendi çalıp kendi oynayanlardır, biraz daha ciddi; toplumsal politik süreçlere müdahil olamadıkları için, kendilerine bir toplumsal taban bulamayıp kitlesel bir devrimci parti inşasını tepenlerdir. Bu kesimin izleyen adımları, gün gelir (zorbalar yerinde durur) işçi sınıfına küskünlükte son bulur. “Biz neler yapmadık halk için”cilik, “anlamıyorlar be kardeşim”cilik, “bu sınıftan adam olmaz”cılık, işte varılan bu küskünlük noktasının alışıla geldik tezahürleridir…

Aslında, Kürt halk hareketinin, referandum sürecinde boykotu, böylesi bir manada (defalarca vurgulu), bir taktik olarak uygulama şansı vardı. DTP’nin kapatılmasının ardından, parlamentodan toplu istifa, Kürt nüfusunun yoğunluklu olduğu illerde alternatif referandum ve sürece eşlik eden bir serhıldan ile ikili iktidar süreci örülebilirdi. Ama mevcut önderliklerin Kürt halk hareketi önünde oynadıkları fren işlevi (bak. Mesafe, sayı 4 ve 5) bu olasılığı ortadan kaldırdı. Tüm bunlar olmaksızın boykotun anlamı, “utangaç evet” ya da “Evet”e verilen pasif destek demek, başka bir şey değil. Ki bu da, boykotçuların ikinci kesimini oluşturuyor…

Hrant Dink’i, süre giden davasını (demokratik yargı(!)) hatırda tutarak ve onu anarak, zorlama da olsa, bir “bakalorya sorusu” da biz soralım: “100 kişinin oy hakkının olduğu bir seçimde 40 kişi ‘evet’ oyu vermiştir, 35 kişi ise ‘hayır’ oyu. Geri kalanlar ise seçimi boykot etmişler ve sonuçta seçim ‘evet’ ile sonuçlanmıştır, eğer boykotçular ‘hayır’ deselerdi, seçimin sonucu ne olurdu?”

İşçi Cephesi’nin gerek başyazısında gerekse arka plan yazısında referandum süreci ve alınması gereken tutuma ilişkin kapsayıcı değerlendirmeler mevcut. Bu yazılar CHP, MHP ve diğerlerinin de kapsamlı eleştirilerini barındırıyorlar (sayı 20). Sadece gençlik için, bir iki noktaya değinip, bu metne “yeterlilik verelim”.

Her rejim kurumlarıyla ve teşkilatlarıyla var olur, 12 Eylül rejimi de öyle. Polis Vesayet ve Salahiyet Kanunu’nda gerçekleştirilen değişikliklerle, bu hükümet döneminde, polisin yetkileri, baskısı ve şiddeti arttı. Kürt halkı ve gençliği üzerinde, süre giden baskıda hiçbir değişiklik olmadı (şimdi kendi tutuklattıkları çocukları, salıvermeyi konuşmayı meziyet sanıyorlar). İşçi direnişleri ve hareketleri, sendikalaşma süreçleri üzerindeki baskılar ise herkesin malumu. Üniversitelerde soruşturmalar en azından bu kadar fütursuzca, bu hükümet döneminde, baş gösterdi. Yine üniversitelerde Bolonya ile piyasalaşma süreci, yine bu hükümet döneminde hızlandırıldı; ve yazının başına dönelim, YÖK eskisi kadar ve hatta belki daha fazla kurumsal olarak karşı devrimci ideolojik ve idari işlevlerini kuşanmış durumda, vesaire…

AKP ilk hükümet olduğunda İslamcı yanına atıfla ve gizli gayeleri olduğu anlamına gelmek üzere “takiye” etmekle itham edilmişti. Bu anlatı tutmadı, çünkü “takiye” edilen, yani örtülen gaye yanlış işaret edilmişti, hedef İslamcı bir dikta değildi. Bugün olduğu gibi o gün de gizlenip örtülen 12 Eylül rejiminin yamanması ve bu sayede rejimin, yeni-liberal karşı devrimin gereklerine uydurulmasıydı. Hiçbir halk evladı, 12 Eylül rejimine, en azından silahların gölgesinde olmayan plebisitte, bir daha “evet” demez. Emekçi yığınlar içinde hiçbir birey, eğer mazoşist değilse, yeni-liberal karşı devrimi arzulamaz. Velhasıl-ı kelam, yeter ki bilinç yanılsamasını ortadan kaldıralım, yeter ki “gözlerdeki perde”yi çekip atalım.

Bugün orta yaşlarında olanlar anımsarlar, bizim kuşaktakiler ise Jean Vigo’nun harikulade filmi Zéro de Conduiteise’nin klasikleşmiş tercümesinden en azından bir şekilde duymuşlardır: Eskiden karnelerde tek bir davranış notu bulunurmuş, yanında çift nokta ile birden beşe kadar da bir rakam olurmuş. Jean Vigo’nun filminin adı, hükümetin karnesi, eğer toplusal bir dönüşüm hareketi örgütlenmese Türkiye’nin “Makûs Talihi” ve en somut anlamda dillendirirsek yarın için düşlediğimiz hülyalar, hepsi birden: “Hal ve Gidiş: Sıfır”

Jean Vigo’nun filmindeki çocuklardan ilham almanın vakti geldi; rejimi teşhir etmek, işçi sınıfının ve gençliğin toplumsal devrimi hedefleyen partisini inşa etmek, özyönetim için harekete geçmek, örgütlenmek, örgütlenmek…

Yorumlar kapalıdır.