Demokratik Özerklik Modeli ve tartışmaları üzerine: Kürt sorunu artık var, çözümü ise hâlâ…

23

Kürt sorunu etrafında çeşitli tartışmalar sürüyor, çoğunluğun hemfikir olduğu nokta, bugün en azından, sorunun inkâr edilmediği bir aşamaya gelinmiş olması. Ayrışılan yer ise sorunun ve çözümün adının koyulması sürecinde.

Sorunun ve çözümün adını koymak

Sorunun inkâr edilmediği bir aşamaya gelindi, öncelikle Kürt halkının rejimin inkâr ve imha politikalarına karşı sabırlı ve ısrarlı direnci ve mücadelesi sonucunda… Ancak en az bunun kadar belirleyici diğer etken sorunun burjuvazi için gittikçe artan ve daha fazlası karşılanamaz bir maliyet sorununa dönüşmüş olması. Bu nedenle, burjuvazi açısından sorunun bir “azgelişmişlik sorunu” olarak adlandırılması ya da tekelci burjuvazi ile Anadolu burjuvazisinin neoliberal politikalarının üzerinde yükseldiği üçlü sac ayak olan ABD ile stratejik ilişkilerin geliştirilmesi, Avrupa Birliği’ne tam entegrasyon, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesine uyumlu bir Türkiye hedeflerinin önündeki engel olarak görülmesi şaşırtıcı değil. Dolayısıyla burjuvazinin hükümetten beklentisi, bu engeli aşacak açılımlar; ama elbette rejimin istikrarını bozmadan. Bir diğer ifadeyle, rejimin baskı ve şiddet uygulamalarını bir anlamda yumuşatıp takviye edecek demokratik gericilik politikalarına yöneliyorlar. Amaç, kitlelerin hoşnutsuzluklarını ve eylemlerini kısmi uzlaşmalar ve tavizlerle rejimin içine çekerek durdurmak. (Ayrıntı için, bknz: Yusuf Barman, “Rejim ve Kürtler”, Mesafe, n.4)

Bu nedenle, açılım tartışmalarının en başından bu yana, burjuvazinin ve onun bugünkü siyasi temsilcisi AKP hükümetinin öneri ve uygulamalarını, “rejim içi çözüm” arayışları olarak eleştirdik. “Barışçıl” ya da “demokratik” çözüm olarak sunulan tüm öneriler, rejimin niteliğinde bir değişime değil sınırlarında bir esnemeye işaret ediyordu. Bunu da imha politikalarından ağırlıklı olarak demokratik gericilik politikalarına geçişle öngörüyorlar ve sorunu yine sınırlarını kendilerinin belirlediği bir kimlik ve kültürel hak talebine indirgiyorlardı. Sorun da çözüm de rejimin kaygı ve beklentileri üzerinden tanımlanırken, süreç bir kez daha muhatapsızlaşıyordu. Bu durumun son örneği Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından yapılan Demokratik Özerklik Çalıştayı taslağı vesilesi ile yaşanan tartışmalarda görüldü. Taslağın içeriğine değinmeden önce bunun altını çizmekte yarar var:

Taslak, hem MGK hem Başbakan tarafından “tek dil, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” şiarıyla eleştirildi, aslında eleştirilmedi bile, bastırıldı. Üstelik bastırılmaya çalışılan sunulan modelden öte bu projeyi ortaya koyan, tartışmaya açan, çözüm masasında kendine yer açmaya çalışan muhataplardı. Çünkü baskı rejimi için, çözümün, kendisinden başka muhatabı yoktur, olamaz. Evet, bugün Kürt sorununun varlığı kabul edilmiştir, ama Kürtler hâlâ bir özne olarak kabul edilmemiştir.

Bu durum, hükümetin çözüm yönteminin ve sınırlarının iç yüzünü açığa çıkarıyor, ama aynı zamanda DTK tarafından sunulan “Demokratik Özerklik Modeli Taslağı”nın en zayıf yanını da ortaya koyuyor.

Demokratik Özerk Kürdistan Toplum Kongresi

Taslak Kürt sorununun çözümü için en önemli hedefin Demokratik Özerk Kürdistan’ın inşası olduğunu belirtiyor ve Demokratik Özerklik modelini şu şekilde ifade ediyor: “Demokratik Özerk Kürdistan Toplum Kongresi, demokratik Türkiye Cumhuriyeti parlamentosuna kendi temsilcilerini göndererek ortak vatan politikalarına dâhil olur. Demokratik Özerk Kürdistan kendisini temsil eden özgün bayrak ve sembollere sahiptir.”

Taslak, buna ilave olarak iki dilli bir model öneriyor: “Kürtçenin kamusal alanda kullanımı önündeki engellerin kaldırılarak anaokulundan üniversiteye kadar eğitim dili haline getirilmesi sağlanmalıdır. Demokratik özerk Kürdistan’da resmi dil Kürtçe ve Türkçe olmasının yanı sıra coğrafyamızda konuşulan tüm diller (Asuri, Süryani, Arapça, Ermenice vb) ve lehçelerin kullanımı eğitimi, geliştirilmesi de anayasa ve yasalarca teminat altına alınmalıdır. Hizmet dili Kürtçe olmalı, yerleşim yerlerinin orijinal isimleri iade edilmelidir.”

Ayrıca, “demokratik özerklik, Kürt halkının Demokratik Türkiye içinde yaşama iradesidir” denilerek, modelin, temel anlamıyla “siyasi statü” kazanma talebi olarak sunulduğu vurgulanıyor.

Kendi Kaderini Tayin Hakkı

Sürecin en çelişik yanı ise bu noktada belirginleşiyor. Devlet nezdinde siyasi bir özne olarak bile kabul edilmeyen Kürtler, devletten bölgesel bir siyasi statü talep ediyorlar. Bu durum, DTK tarafından sunulan çözümün zayıf yanı olarak nitelediğim eksiklikle doğrudan ilişkili. Bugün Kürt sorununa çözüm rejim tarafından kültürel hakların “bahşedilmesi” olarak dayatılırken, Kürt önderliği de bu sürece hızlı bir uyarlanma süreci izleyerek, taleplerini kültürel ve yönetsel olanlarla sınırlamış durumda. Sorunun çözümünün rejimi dönüştürücü etkisinden sürekli bahsediliyor, bir “demokratikleşme sorunu” yaşandığının altı çiziliyor; bahsedilmeyense, sorunun öncelikle bir ulusal sorun olduğu ve tarihsel devrimci demokratik dönüşümlerle bağlantısı… Bir ortak vatan hedefi, bu ortaklığı paylaşacak ulusların siyasal eşitliği olmadan mümkün mü? Aksi zaten “ortak” olmayacağına göre, değil… Bugün çözüm masasına kendinden başkasını oturtmayan, “ben yaparım, olur” diyen, DTK’nın ve BDP’nin “ortak” vatan vurgusunu, “tek vatan” diyerek sindiren hükümet ve onun bu muhatapsızlaştırıcı uygulamaları karşısında, kendi kaderini tayin hakkını içermeyen her çözüm bu nedenle eksiktir ve rejimi demokratikleştirici etkiden yoksun kalmaya mahkûmdur.

Bu yüzden, bugün Kürt halkının ulusal demokratik hakları için verdiği haklı mücadelenin en büyük açmazı önderliklerinin dile getirdiği taleplerin baskı rejimiyle bir uzlaşma noktası arayan sınırlılıklarıdır. (Bunun en güncel örneği, referandumdaki politik tutum olmuştur.)

Oysa Kürt işçi sınıfı ve yoksul köylülüğünün mevcut baskı rejiminin sürmesinden yana bir çıkarı yoktur, ve çözüm, baskı rejimiyle uzlaşma yoluyla değil onu daha fazla taviz vermeye zorlayacak seferberlikler yolu ile gelecektir. Kuşkusuz bu zemini yaratacak, Kürtlerin ulusal ve demokratik mücadelelerini Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı ile enternasyonalist bir temelde birleştirmeleri olacaktır. Ve bu sorumluluğun daha fazlası egemen ulus kökenli emekçi ve devrimciler için söz konusudur: Kürt halkının ulusal demokratik hakları için verdiği mücadeleyi koşulsuz desteklemek ve rejimin Kürt halkına ve onun siyasi iradesine yönelik her türlü saldırısına karşı mücadele etmek…

Yorumlar kapalıdır.