“Hasta Adam” Avrupa

116

19. yüzyılda Avrupa’nın “hasta adamı” Osmanlı İmparatorluğu idi. Batıda hızla gelişen kapitalizm karşısında onunla rekabet ederek ayakta kalabilecek bir üretim kapasitesi ve çağdaş sanayi geliştiremeyen Saltanat, devasa askeri, bürokratik ve dinsel aygıtını besleyebilmek için sürekli iç ve dış bankerlere -tefeci demek daha doğru olur- borçlanmış, borçlarını ödeyemez hale gelince Avrupalı emperyalistlerin denetimindeki Düyun-u Umumiye’ye teslim olmuş ve sonuçta yıkılıp dağılmaya mahkûm edilmişti. Hasta adamın bu can çekişmesi ve topraklarını parça parça emperyalizme yitirmesi sırasında Yunan halkı da hak ettiği özgürlüğü ve bağımsızlığı kazanmaya başlamış, I. Dünya Savaşı sonrasında da bugüne değin uzanan devlet yapısına ulaşmıştı. Aradan 150 yıl geçti ve bugün Yunanistan Avrupa’nın “hasta adamı” durumunda, üstelik tüm “avro” kıtasını kendisiyle birlikte ekonomik felakete sürüklemekle tehdit ediyor.

Bugünlerde haberlerde sürekli izlediğimiz “Yunanistan battı batıyor” durumunun sorumlusu Yunan halkı, emekçileri değil; asıl sorumlu, onları soyarak ve devleti yağmalayarak ülkeyi bu duruma sürükleyen Yunan burjuvazisi ve Avrupa mali sermayesi ile onların politik temsilcileri. Soygunu görmek basit: Başta Alman ve Fransız tekelci burjuvazisi olmak üzere emperyalist sermayenin müttefiki Yunan burjuvazisi, “Avrupa uygarlığının beşiği” sayılan Yunanistan’ı Avrupa Birliği’nin üyesi yapıyorlar, para birimi drahmi‘yi terk edip avroyu kendi paraları haline getiriyorlar. Hemen ardından, Avrupalı bankerlerle (spekülatörler, tefeciler, simsarlar) birlikte Avrupa Merkez Bankası’ndan %1,5 faizle kredi alıyorlar ve bu paralarla %6 faizli Yunan devlet bonolarını topluyorlar. Hesap açık: aradaki %4,5, yani milyarlarca avroluk kazanç bir anda cebe indiriliyor. Bu milyarlar elbette Yunan emekçilerinin ödediği vergiler. Bu yağma, devlet artık borçlarını ödeyemeyecek hale gelene kadar sürüyor.

Yunan devleti neden borçlarını ödeyemiyor! Zira borçlarının yekûnu ulusal gelirinin %147’sine ulaşmış durumda. Yani Yunan hükümeti devlet dairelerini, kamu işletmelerini, okulları, hastaneleri, vb. kapatsa, emekliler ve politikacılar dâhil kimseye tek kuruş ödemese bile iki seneden önce ödeyemez borçlarını. Kaldı ki devletin gelirleri de sürekli düşmekte: Krizle birlikte Yunan burjuvazisi, devlet gelirlerinin neredeyse üç katı parayı (560 milyar avro) yurt dışına kaçırıp Avrupa bankalarına gizlemiş durumda. Sadece ünlü Latsis ailesinin ülke dışındaki servetinin 3,4 milyar avro civarında olduğu hesaplanıyor. Şirketler sistematik olarak vergi kaçırıyor, yüzde 20 dolayında olması gereken gelir vergilerini “yasal” hilelerle %4 oranında tutuyorlar. Onların yardımcıları da iktidarı kendi aralarında alıp veren Yeni Demokrasi ve PASOK partilerinin temsilcileri.

Bu durum karşısında ne yapılabilir? Her şeyden önce avrodan çıkmak, devleti soyup soğana çeviren bankaları millileştirmek, yağmacı mali sermayeyi mülksüzleştirmek, dışa kaçırılan paraları geri istemek ve nihayet dış borç ödemesini reddedip bu duruma neden olan tefecileri, spekülatörleri yargılamak doğru olmaz mı? Evet, ama iktidardakiler aynı politikacılar. Bunu yapmak yerine “borçlarını” ödeyebilmek için halkı daha fazla soymaya girişiyorlar. Ücretleri %15 düşürüyorlar, çalışma saatlerini haftalık 40 saate çıkarıyorlar, dul-yetim yardımını kaldırıyorlar, sağlık ve eğitim sisteminde milyarlarca avroluk kesinti yapıyorlar, on binlerce insanı kapıya koyuyorlar, vb; özetle Avrupalı ve yerli tefecilerin yağmasını bu tip “reformlarla” halka ödetmeye girişiyorlar. Bir yandan da Avrupa Birliği Yunanistan’ı “kurtarmak” adına onu daha fazla borçlandırıyor ve hükümetten “reformları” daha da hızlandırıp yaygınlaştırmasını, yani emekçiler üzerine daha fazla çullanmasını talep ediyor. İnsan buna isyan etmez mi? Ve Yunan halkı isyan ediyor…

Ana sorun sadece Yunanistan’la bitmiyor. Mali sermayeleri ve sanayileri Avrupa’nın en güçlü (özellikle Alman ve Fransız) bankaları ve şirketleri karşısında daha zayıf olan ülkeler (bunlara PIIGS deniyor, yani Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan ve ispanya, hatta şimdi bunlara Belçika’yı da eklemek gerekecek) birbiri ardına sarsılıyor, bazıları “kurtarma operasyonları” talep ediyor. Eğer Türkiye, burjuvazisinin o denli ısrarı sonucunda AB’ye dâhil edilmiş olsaydı bu grubun adı PIIGST olacaktı. Türkiye’nin şu andaki yegâne avantajı avro dışında kalmış olması, zira parasını “serbest piyasada dalgalanmaya bırakarak”, yani sürekli olarak devalüe ederek tarım ve kısmen sanayi malları ihracatını ayakta tutabiliyor. Ama bunun sonucu da kaçınılmaz olarak enflasyon, fiyatların yükselmesi, gelirlerin düşmesi ve ardından gelecek olan mal kıtlıkları. Bu yüzden AKP hükümeti “önlemlerini” daha şimdiden alıyor: Krizle sarsılan ve hızla yoksullaşan Avrupa ülkelerinde uygulanan karşıdevrimci “reformları” bir bir Türkiye’ye uyarlıyor.

Yunanistan Avrupa’nın hasta adamı, ama hastalık tüm Avrupa’ya yayılmış durumda. Yunan emekçileri dişe diş mücadele ediyor; İspanyollar, Portekizliler ve İtalyanlar da öyle. Fransız emekçileri ikinci mücadele dalgasına hazırlanıyorlar… AKP yeni döneme yönelik önlemlerini şimdiden almaya başladıysa, Türkiyeli emekçilerin de hazırlıklarını hızla tamamlaması, örgütlenmesini ve mücadelesini şimdiden derinleştirmesi gerekmez mi? Küçük İzlanda’nın büyük emekçi halkının gösterdiği bir yol var: Dış borç ödemesine hayır! Bankalar millileştirilsin! Soyguncular yargılansın! AB’ye hayır!

Yorumlar kapalıdır.