Kendine başka bir halk bulmak!

107

Bu defa Ukrayna “karıştı!” Ardından Kırım’ın Rus çoğunluğu bir referandumla “ana vatan” ile birleşme kararı aldı. Bundan sonrası elbette Rusya ile Batı arasında geçici veya nispeten kalıcı bir uzlaşmaya varılana kadar muhtemelen giderek kızışacak diplomatik, siyasi, ekonomik bir çekişme süreci; tabii bölgenin geneli açısından ortaya çıkabilecek çeşitli uluslararası durumları, krizleri, kısa, orta ve uzun dönemli askeri ihtimalleri de hesap dışı tutmamak şartıyla…

İçinde yer aldığımız konjonktürde sorunun Ukrayna (veya Suriye) ile sınırlı tekil bir sorun olmayıp dünya çapında bir karakter arz ettiği çok açık. Emperyalizmin de boylu boyunca işin içinde olduğu bu genel durumda devrimci sosyalistlerin olabildiğince net bir tutum almaları elbette çok önemli.

Ancak gerçek güç sahipleri bir yana, bizler, yani en azından şimdilik sadece “tavır” ve “ilke” sahipleri açısından, bütün “netlik” iddialarına rağmen durum epeyce anlaşılmaya muhtaç! Bunun için öncelikle bazı gerçekleri hatırlamamızda yarar var; özellikle de bu gerçeklerden habersizmiş gibi davrananlara!

Acı haber!

Önce acı haberi verelim: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği 1991’de yıkıldı! Maalesef böyle. Kırım’da Lenin heykelini korumak için heykelin etrafında toplanan nedense hemen hepsi yaşlı KP üyelerinin elinde veya bazen bir başka yerde, hatta askeri bir yürüyüş kolunun önünde, kimi zaman diğer milli sembollerin yanı sıra gözümüze çarpan “orak-çekiçli” bayrağa aldanmayın, o bayrak yirmi küsur yıl önce yerini orak-çekiçsiz üç renkli (mavi-beyaz-kırmızı) bayrağa bıraktı. Rusya Federasyonu’nun amblemi, çoktandır eski Bizansı ve Ortodoks Kilisesi’ni de temsil eden ve ortasında ejderhayı öldüren Aziz Jorj tasvirinin yer aldığı çift başlı çarlık kartalı.

Kırım’daki bir gösteride Lenin heykelinin hemen altında toplananlar orak-çekiçli kızıl bir bayrakla üzerinde çarlık kartalının yer aldığı burjuva Rusya’nın bayrağını sallıyor: İşte size tam bir “milli birlik ve beraberlik” sembolü!

Bugün hâlâ ayakta kalabilen Lenin heykellerine gelince, gerçek Lenin ile, yani tarihin zafere ulaşmış ilk ve tek gerçek proleter devriminin önderiyle bir ilgileri yok; onlar, dün bürokratik bir istismarın, bugün, tarih boyunca çeşitli kılıklara bürünen “büyük Rus şovenizmi”nin veya “yeniden büyük Rusya” amacının “taşlaşmış” birer simgesi. Rusya dışındaki eski “blok” ülkelerinde ise, ayakta kalabilmiş birkaç küçük istisna dışında, Rus hâkimiyetinin unutulmaya çalışılan kötü anıları. Ne yazık ki böyle.

Evet, artık SSCB yok! Stalinist diktatörlük altında adım adım yozlaştırılıp bizzat kendi bürokrasisi tarafından tasfiye edilen bir işçi devleti, bugün bir kısmı eski SBKP ve KOMSOMOL (Komünist Gençlik) üyesi veya geçmişte devlet işletmelerinin yöneticisi olan “oligarklardan” oluşan, çoğunlukla petrol ve gaz zengini egemen sınıfın hâkimiyeti altındaki bir burjuva devletine dönüşmüş durumda. Ülkenin sokaklarında Pamyat dahil çok sayıda faşist örgüt kol gezip kafa göz yarıyor. (Devrim öncesi “Kara Yüzler”in devamı.) En tepede, rejimi kendi adıyla, “Putinizm” olarak anılan “seçilmiş” bir despot var. Yeni Rus devleti, bölge ve dünya siyasetinde kendi hesapları, bağımsız strateji ve planları olan; en ileri savaş teknolojileri ile üretilmiş silah sistemleriyle tepeden tırnağa donatılmış bir orduyu besleyen; dünyanın dört bir yanına her türlü silahı ihraç eden; şimdilik “bölgeyle” sınırlı da olsa “emperyal” politika ve hedefleri olan; kendi politik egemenliğini hiç kimselerle paylaşmayan, yine şimdilik dünya olmasa bile bölge meselelerine usta ve güçlü diplomasisiyle yön verme gücüne sahip; “eski ekibi” şu veya bu yolla toparlayarak nüfuz ve hegemonya alanını genişletmeye çalışan; çok büyük petrol ve doğalgaz kaynakları ve endüstrisini elinde tutan, yeniden eski gücüne ulaşmayı amaç edinmiş devasa bir devlet… Yani ortada öyle emperyalist bir tehdit veya saldırı karşısında (Zaten ancak her şeyi göze alması halinde sadece ABD saldırabilir.) boynunu büküp kaderine razı olabilecek bir “yarı sömürge” falan yok!

Çin’e gelince…

Çin’e (“Halk Cumhuriyeti”) gelince… “Kontrollü kapitalist restorasyon” sonrası ne tür bir “sömürgeye” dönüştüğünü tartışıladursun, aşırı bir emek sömürüsü temelinde, gerek devlet kapitalizmi, gerek yaygın özel sektör ve gerekse ortak ve yabancı yatırımlarla dev bir ekonomik güce dönüşmüş vaziyette. Çin mali sermayesi, başta Afrika olmak üzere dünyanın dört bir yanında sermaye ihraçları (Öncelikle Afrika’nın enerji, mineral ve tarımsal kaynaklarını denetlemek amacıyla), mamûl mal ihracı, mali yardımlar, borçlandırma ve büyük tarımsal toprak alımları (Mesela Ukrayna tarım topraklarının önemli bir bölümü) ve silah satışları yoluyla cirit atıyor. Yani, yabancı yatırımlar da dâhil bütün ekonomik ve teknolojik kaynaklarını devasa bir mali ve askeri güce tahvil eden, bu gücü “emperyal” hedef ve hevesleri yolunda organize eden, ulusal egemenliğine sahip bir devlet söz konusu. Zaten ABD’nin dış politikasının ağırlık noktasını ve askeri gücünü giderek Doğu Asya ve Pasifik bölgesine kaydırmaya başlamasının sebebi hikmeti de bu.

Dolayısıyla, emperyalizmin ve müttefiklerinin, çeşitli ekonomik, diplomatik ve askeri sınırlamalar ve manevralar veya bazı “vekâlet savaşları” dışında Rusya ve/veya Çin’e yönelik bir askeri müdahaleyi, bir dünya savaşını veya neredeyse aynı anlama gelebilecek bir bölgesel savaşı göze almadan gerçekleştirmesi imkânsız görünüyor. Böyle bir savaşın bugün var olan güç dengelerini ve ittifak sistemlerini nasıl değiştireceği de ayrı bir araştırma konusu. Ayrıca Rusya ve Çin, bölgelerindeki bütün diğer askeri güçleri darmaduman edebilecek güce sahipler. Yine görünen o ki, “büyük kıyamet” kopup da, mesela Çin kabaca 1850-1950 dönemindeki (gerçek) yarı sömürge haline dönmediği sürece, muhtemel, hatta kaçınılmaz bir ekonomik kriz neticesinde yaşayacağı ciddi zorlukları, sahip olduğu güçlerle iyi kötü atlatabilir, yoluna epeyce güçlü bir devlet olarak devam edebilir.

Neden..?

Bütün bunları neden anlatıyorum? Nedeni şu: Hem “dünya devrimi” açısından bu devletlerle ilgili bazı hayallere kapılmamak; hem de solcuların, sosyalistlerin, devrimcilerin kendi dertleri yetmiyormuş gibi bir de Rusya ve Çin için gereğinden fazla dertlenmelerine gerek olmadığını hatırlatmak için! Bu ikisi de dünya devrimine ve işçi sınıfının toplumsal kurtuluşuna bir faydaları olmasa da kendi işlerini görür durumdalar; emperyalist bir saldırı karşısında, meşrebimize göre ister “emperyal(ist)”, ister “yarı sömürge”, ister başka bir şey olsunlar, bizlerin devrimci desteğine pek fazla ihtiyaç duymayacakları çok açık! Kısacası en azından bu iki kapitalist güç için, emperyalizmle mücadele hassasiyetimizi kaybetmeden, ancak jeopolitik ve jeostratejik kaygıları aşan ve işçi sınıfının iktidarını hedefleyen sınıfsal bir bakış açısı geliştirebiliriz. Yani, bu bağlamda sosyalistlere yakışır bir tutum almamızda herhangi bir sakınca yok!

Bu iki ülke için, doğrudan askeri savaş ihtimalinden daha güçlü görünen “toplumsal savaş” ihtimaline öncelik vermekte yarar var. Yani kıyametin büyüğü Çin ve Rusya’nın ezilen işçi ve emekçilerinin, bu ülkelerin sınırları içinde yer alan ezilen ulusların sömürü ve yoksulluğa, ekonomik ve siyasi baskıya karşı başkaldırmaları durumunda kopacaktır. Bu durumda emperyalist Batı’nın “demokrasi yanlısı” muhtemel siyasi tavrı da hesaba katıldığında devrimci sosyalistlerin, antiemperyalizmin yanı sıra bağımsız bir toplumsal-sınıfsal tavır takınma konusunda hazırlıklara şimdiden başlamalarında büyük yarar var…

Değinmeden geçmeyelim; günün birinde Rusya veya Çin, Batı emperyalizmi, Japonya ve bölgesel müttefiklerinin saldırısına maruz kalıp hatta işgal edilmeye başlanırsa tavrımızın bu devletlerin cinsine cibilliyetine ilişkin teorik mülahazalarla sınırlı kalmadan doğrudan pratik bir savunma-destek biçiminde olacağı açıktır. Bu elbette rejime değil, o ülkelerin emekçilerine verilen bir destektir ve sadece emperyalist saldırıyı durdurmayı değil, bu ülkelerdeki emek düşmanı rejimlerin yıkılmasını da hedefler.

Bunun dışında, bu ülke burjuvazilerinin, mali sermayelerinin kendi çıkar, nüfuz ve hegemonya mücadelelerine, tampon bölgeler yaratma amaçlı operasyon ve işgallerine, kendi halkları üzerinde kurdukları baskıya, “emperyalizme karşı mücadele” kisvesine bürünseler bile “açık çek” vermek, hem ulusal hem de uluslararası devrimci mücadeleyi bu ülke egemenlerine teslim etmek anlamına gelir.

Devrimci sosyalist tutum, ulusalcılıktan farklı olarak, bu tür devletlere ve bu devletlerin çıkarlarına yeterince mesafeli durmayı gerektirir. Mesela Rusya’nın büyük devlet politikası açısından vazgeçemeyeceği bir “can damarı” olan Ukrayna ile ilişkilerinde, Kırım veya yarın öbür gün Doğu Ukrayna’ya yönelik işgalci ve ilhakçı politikalarına, antiemperyalizm adına da olsa gerekçe ve mazeret üretmek devrimci sosyalistlerin işi değildir. Bizler bu tür politikaları sadece jeopolitik vb. boyutlarıyla değil, emekçilerin bilinçlerinde yol açtıkları sonuçlara göre de değerlendirmeliyiz.

Tabii, mesele Rusya ve Çin ile ilgili endişelerimizden kurtulmakla bitmiyor. Onlar kadar büyük ekonomik, politik ve askeri güce sahip olmayan, hatta rejimleri pamuk ipliğine bağlı daha bir dizi devlet var ki iş bu noktada
çatallaşmaya başlıyor. Bir Suriye, bir Ukrayna bugün gündemde olanlar. Dün ve bugün birtakım ciddi toplumsal işaretler verdikleri için söylüyorum, bunlara yarın öbür gün çeşitli biçimlerde Venezuela, İran falan eklenebilir. Şimdilik çok sağlam görünen, büyük bir “bomba” olarak Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nden (Namı diğer Kuzey Kore) söz etmek dahi istemiyorum!

Bilinmeyen sularda!

Kabul etmemiz gerekir ki, birileri her konuda son derece “net” olduklarını söyleseler de (Tabii, öyleleri de var!) sosyalistler olarak epeydir pek o kadar “bilmediğimiz” sularda yol almaktayız. Sosyalistlerin katılımcı olarak bulundukları ancak önderlik anlamında çok sınırlı ve mütevazı roller alabildiği kapitalizm ve küreselleştirme-özelleştirme (bazı yerlerde de Batı yanlısı diktatörlükler) karşıtı kendiliğinden veya yarı kendiliğinden kitle hareketlerini, bazen doğrudan işçi eylemlerini, büyük grevleri saymazsak, 1979 Nikaragua devriminden beri “gün yüzü” görmüş değiliz.

Kısacası eskisinden farklı bir dünyada yaşıyoruz: 80’ler-90’lar döneminden bu yana uluslararası planda, devletler ve ülkeler arası ilişkilerde, emperyalist sistemin işleyişinde, rejimlerin yapısında, ulusal kurtuluş hareketlerinin niteliklerinde, sınıf mücadelelerinin toplumsal- ekonomik ve ideolojik-politik koşullarında önemli değişiklikler oldu. Eski Doğu Avrupa’nın büyük bölümü bugün emperyalist AB üyesi. Eski SSCB’nin bazı parçaları ve Sovyet Orta Asyası, boğazına kadar yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvete gömülmüş hanedanlar veya mafyalarca yönetilen kapitalist birer diktatörlüğe dönüştü. Bu arada “sosyalist blok”un var olduğu “eski dünya” düzeninin iç ve dış koşullarının etkisiyle ortaya çıkan bir dizi “devrimci” rejim de hem kendi çürüme süreçleri, hem de dünya dengelerinin değişmesi nedeniyle artık farklı bir konumdalar. Bunların başlıca temsilcileri, bir zamanların “Arap Sosyalizmi” veya “İslam sosyalizmi” olarak tanımlanan Mısır, Irak, Cezayir, Libya, Suriye vb. “küçük burjuva radikal” rejimleri iflas etmiş durumda. Bazen uzun da sürse, birer geçiş rejimi olarak var olabilen bu tür “üstü örtülü burjuvadiktatörlükleri”, devrimci enerjilerini tüketerek sınıfsal anlamda asıllarına rücu ettiler. Var oldukları kadarıyla ulusal kurtuluş mücadeleleri ise, yeryüzünün yeni “gerçekleri” gereğince, mesela SSCB’siz bir dünyada, emperyalist devletlerle ilişkileri en azından koparmamaya azami dikkat gösteriyorlar; yani eskiye oranla sosyalizmin geleceği açısından çok daha az güvenilir durumdalar! Moğolistan gibi aşırı bağımlılığı nedeniyle SSCB’nin dağılmasıyla “hükmen” kapitalistleşenleri saymazsak Küba’nın, Vietnam’ın (Çin başka bir şey!) sisteme uyum sağlama çabalarına bakıldığında ulusal hareketlerin hallerini bir noktaya kadar “anlayışla” karşılamaktan başka çare yok!

Geçiş… ama nereye?

Devrimci sosyalistlerin, politik olarak bazı “geçiş” rejimlerinin de var olduğu bu karmaşık dünyada, olabildiğince net bir tutum alması şart. Bu nedenle olup bitenin iyi anlaşılması gerekiyor. Bir rejimin “geçişsel” karakterde olması, onun bu “geçişi” kolaylıkla yapacağı anlamına gelmiyor. Hatta çoğu zaman bu “geçiş” rejimlerinin tepesindekiler, durumun sağladığı güç ve devasa rantlar nedeniyle tarihsel olarak geçici bir hali, siyasi olarak “ebedi” kılmak amacıyla çok ciddi ve çoğu zaman kanlı bir direnç gösteriyorlar. İktidarlarının devamı açısından, yönetimleri altındaki kitlelerin yurtseverliklerini harekete geçirmek amacıyla kullandıkları bayramlık-törensel-milliyetçi “antiemperyalist” söylemleri saymazsak, diplomatik-politik bir takım “sıkıntılar” dışında bunların uluslararası mali sermaye ile, yani emperyalizmle, uluslararası tekellerle, yabancı yatırımcılarla bir derdi yok. Aksine bütün güçleriyle, “meşruiyetlerinin” emperyalizm tarafından tanınması karşılığında ve temsil ettikleri toplumsal güçlerin çıkarları doğrultusunda bunları çekmeye çalışıyorlar. Yani “geçiş” hayırlı bir yönde değil. Üstelik bunların hepsi en temel demokratik hak ve özgürlüklerin ayaklar altında çiğnendiği birer asker ve/veya polis devleti. Bu tür bütün rejimlerde görüleceği üzere, ülke gerçek anlamda doğrudan büyük servet sahibi, bütün ekonomik faaliyetlerden rüşvet ve komisyon alan, paralarını yabancı bankalarda saklayan hırsızlar, kapitalist çeteler (tam da kriminal anlamıyla), mafyalaşmış aileler ve onların çevresinde toplanmış ayrıcalıklı burjuvalar, “oligarklar” tarafından yönetiliyor. Asker, polis ve bürokratlar, bu rant ekonomisinin hem tetikçisi hem de ortağı olarak doğrudan doğruya işin içinde. Başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi halk, geçmişte sahip oldukları sosyal ve ekonomik kazanımların, giderek neoliberalleşen ekonominin gerektirdiği “reformlar” sonucu tasfiye edilmesiyle daha da yoksullaşmış durumda. İşsizlik, özellikle de genç işsizliği korkunç boyutlarda. Bu yoksulluk ve yoksunluk toplumsal eşitsizlik, adaletsizlik, hayal kırıklığı, siyasi baskı vb. ile tepkimeye girdiğinde büyük patlamalara neden oluyor. Sorun da buradan çıkıyor.

Bunların bir bölümünde işimiz kolay. Mesela Mısır’da, Tunus’ta, Bahreyn’de her ne kadar yaşananları “emperyalizmin oyunu” olarak gören ulusalcılara laf yetiştirmek zorunda kalmış olsak da, iyi kötü bir iç ferahlığıyla kitlelerin devrimci kalkışmasını desteklemek fazla zor olmadı. Ancak Libya ve Suriye gibi Batı ile sorunlu, hatta “antiemperyalist kılıklı” rejimlerde; iç savaşa dönüşen, silahlı dini gericiliğin, doğrudan veya dolaylı bir emperyalist müdahalenin devreye girdiği daha karmaşık örneklerde işler daha karmaşık ve tartışmalı bir hal aldı. Benzer bir durum bugün Ukrayna’da yaşanıyor; yarın Venezuela’da, İran’da ve başka yerlerde de yaşanabilir. (Rusya ve Çin’den yukarıda söz ettik.)

Peki, ya halk ayaklanırsa?

Emekçilerin, halkın kahir bir ekseriyetinin iyi kötü sahip oldukları toplumsal kazanımlar hatırına, birçok sorunlarına rağmen en azından emperyalist tehdide, dış müdahalelere karşı rejime sahip çıkması durumunda net ve ilkesel tavır koymak mümkün. İlkemiz, emperyalist güçlerin saldırdıkları azgelişmiş bir ülkeye, rejimine falan bakmadan destek vermektir. Bu elbette ülkenin rejimine değil, emekçilerine ve ulusal bağımsızlığına verdiğimiz bir destektir. Emperyalizmin işgalinin o ülke ve bölge halkları açısından yol açacağı felaketleri engellemenin ve emperyalizmi yenilgiye uğratarak geriletmenin dünya çapındaki önemini tartışmaya bile gerek yok. Ancak sorun her zaman bu netlikte ortaya çıkmıyor. Genellikle emekçiler dâhil halk veya halkın önemli bir kesimi despotik rejime karşı ayaklanıyor.

Bu hareketler toplumun hemen her kesimini, birbirinden çok farklı toplumsal ve siyasi grupları bünyesinde topluyor. Üstelik hemen hepsinde çok karmaşık, bazen epeyce tutarsız bulanık bir bilinç hâkim. Bazılarında en sağından en soluna herkes hareketin içinde. (Bizim Gezi’deki gibi.) Bazen en haklı ve ilerici taleplerle en gerici talepler bir arada ileri sürülebiliyor. Ancak bu toplumsal isyanların hemen hepsi yukarıda da belirtildiği üzere, halkın, boğazına kadar hırsızlık ve yolsuzluk batağına batmış iktidarlar tarafından yönetilen polis devletleri tarafından ağır politik baskı altında tutulduğu kapitalist diktatörlüklere karşı patlıyor. Hemen hepsinde iş, ekmek, özgürlük, hırsızlık ve yolsuzluklara son verilmesi, onurlu bir yaşam, siyasi demokrasi talebi öne çıkıyor. Üstelik hepsinde hükümetlerin neoliberal politikaları (reformlar) iktidar ve çevresindekileri zengin ederken halkın yoksulluğunu daha da artırmış.

Yaşanan örneklere bakıldığında, bu ülkelerden bir bölümünde, zaten epeyce bulanık bir toplumsal-politik bilincin etkisi altındaki halk hareketleri, gerek isyanı, iktidarın emekçiler tarafından alınması noktasına taşıyabilecek devrimci bir önderliğin olmaması ve önderliğin burjuva-gerici güçlere geçmesi, gerekse kitlelerin çeşitli dış destekleri olan rejim karşısındaki çaresizlikleri nedeniyle başka dış desteklere güvenmek zorunda kalıyor. Bu dış destek Batı’nın düşman olduğu, yönetiminden “tam olarak memnun olmadığı” veya rejimin yıkılmasında bir sakınca görmediği bir grup ülkede, genellikle kendi ekonomik, jeopolitik ve stratejik çıkarları doğrultusunda, bölgedeki politik, stratejik dengeleri değiştirmek veya “tıkanıklığı” açmak, “sorunu” gidermek isteyen “emperyalist demokrasilerden” geliyor. Ayaklanan kitleler, bu konuda yanılsama içinde olsalar da, emperyalist destek elbette “demokratik bir refah toplumu” kurulmasını hedeflemiyor. Bu zaten bazı vitrin görüntülerinin dışında mümkün de değil. Ancak “denize düşenin yılana sarılması” misali, her ne olursa olsun var olan polis rejiminden kurtulmak, hatta bazı ulusal bağımsızlık hareketlerinde, katliama uğramaları nedeniyle kitleler bu emperyalist “desteğe” müteşekkir bir tutum alabiliyor. (Bakınız: bazı yerlerde taşınan Amerikan bayrakları!) Üstelik kimi durumlarda rejimin tutumu, dış destekleri veya halkın içindeki etnik farklılıkların toplumun milliyetçi damarını harekete geçirmesi nedeniyle önderlik boşluğu, en azından fiili durumlarda (Hem de iki tarafta birden) şoven milliyetçi, faşist güçlerin yükselişine yol açıyor. Aynı durum, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde kitle hareketinin denetiminin İslamcı partilere ve örgütlere geçmesine neden olabiliyor.

Emperyalizmin rolü

Emperyalizmin buradaki rolü, rejimle ilişkisinin niteliğine ve rejimin direniş kapasitesine
bağlı olarak değişiyor. Bazı örneklerde siyasetin yanı sıra, şu veya bu ölçüde doğrudan veya dolaylı askeri-istihbari faaliyetler söz konusu. Bu arada bir dönem epeyce yaygınlaşan “renkli devrim” örneklerini de unutmamak lazım. Fakat “olayların” çoğunda müdahale genelde bazı “sivil” araçlarla (vakıflar, fonlar, enstitüler vb.) teşvik, “demokratik” yardım ve diplomatik cesaretlendirme biçiminde gerçekleşiyor. Ancak bütün o “her şeye kâdir dış güç” tasvirlerine rağmen emperyalizm esas olarak, “sorunları icat eden” ve “olayları başlatan” konumunda değil. Halk isyanları, esas olarak rejimlerin yönetemez ve kitlelerin de yönetilemez hale geldiği kritik noktada patlak veriyor. Emperyalizm bunların bir bölümüne (Bakınız: 2011 Ortadoğu Devrimleri) tamamen hazırlıksız yakalanıyor ve emperyalist siyaset, her zaman pek “mutlu” olmasa da, muhtemel sonuçlara uyum sağlama yönünde şekilleniyor. Emperyalist güçlerin amacı öncelikli olarak baskı rejimlerine karşı halk hareketlerinin ve devrimci kalkışmaların denetim altına alınarak ülkenin ve bölgenin “istikrarının” kargaşa, istikrarsızlık ve devrimci gelişmelere karşı korunması. Bu nedenle emperyalizm, mesela Tunus ve Mısır gibi örneklerde daha önce güçlü bir biçimde desteklediği baskı rejimlerinin halk tarafından yıkılacağını anladığında uygun bir biçimde taraf değiştirmekte hiçbir sakınca görmedi. Bu “denetim” esasen bölgenin “huzurunu” değil, stratejik güç dengelerinin, bu arada, ne kadar güvenilmez olsalar da bölgesel müttefiklerin korunmasını amaçlıyor. Emperyalist müdahale ve desteklerin elbette temel ekonomik nedenleri var. Enerji hatlarının güvenliğinin yanı sıra, mesela “geçiş” rejimi altındaki kapitalist bir ülkenin, siyasi, hukuki olarak “küresel ekonomi” için daha “açık”, güvenli ve uygun hale getirilmesi gibi. Ancak bu noktada “ilginin” politik yanı çok daha öncelikli. Yoksa emperyalizm açısından bölge petrollerinin iyi kötü denetimi, kullanımı (zaten öyle; bak. Kaddafi dönemi Libyası!) veya Suriye pazarının yabancı sermayeye açılması konusunda, kısmi bürokratik olumsuzluklar ve hanedan üyelerinin zorbalıkları dışında temel bir engel yok. (Bak. “Kuzen” Makluf örneği) Ayrıca uluslararası sermayeyle bütünleşerek daha da zenginleşmek, milli burjuvazinin ve bürokrasinin karşı çıktığı bir şey değil. Neticede ekonomik-siyasi her şey pazarlığa tabi. Üstelik ABD’yi resmen “büyük şeytan” olarak tanımlayan İran bile devletin sınıf karakterine ve burjuvazisinin ihtiyaçlarına uygun bir biçimde ve de “kapitalist aklın” gerekleri uyarınca emperyalist sistemle diplomatik ilişkilerini düzeltme yoluna gidiyor

Kriterler…

Bu şartlarda devrimci sosyalistlerin konuya yaklaşırken hangi kriterleri esas alması gerektiği konusu büyük önem kazanıyor. Halihazırda ağır basan jeopolitik ve stratejik kriterler; tabii “emperyalizm-antiemperyalizm” bağlamında. Emperyalizmi sadece jeopolitik-stratejik boyutuyla ele alıyorsanız, üstelik bir de “millici” bir bakış açısına sahipseniz bu öncelik son derece doğal! Ancak bütün bu “antiemperyalizm” çabası, sosyalist sol hareketin dünya ve bölge meselelerine karşı o derin ilgisizliği (İslamcılardan farklı olarak!) ve neredeyse “olaylı” bölgelerdeki “hiçlik” durumu göz önüne alındığında, ortaya çıkan, solcu bir “amatör diplomatın” veya ulusalcı bir “emekli albayın” yurtsever endişelerinden başka bir şey olmuyor. Üstelik “emperyalizme karşı direndikleri” gerekçesiyle kapitalist-polis rejimlerine verilen destek, solun bu kesimlerini, bu geleceksiz rejimlerin peşinden adeta intihara sürüklüyor.

Bu çizginin temelinde sadece dış dünyaya duyulan ilgisizlik değil, o ülkelerin emekçilerine ve onları ayağa kaldıran sorunlara karşı da derin bir ilgisizlik var. Küçük burjuva yurtseverliği açısından başka türlüsü de mümkün değil. Aksi halde gerçek toplumsal sorunlar ve sınıf mücadeleleri ile ilgilenmeleri gerekecek.

Tabii, daha “proleter devrimci” bazı akımlarda halkların bu rejimlere karşı başkaldırısını yok saymanın küçümsemenin, hatta aşağılamanın başlıca gerekçelerinden biri ortada; “proletarya partisi önderliğinde işçi ve köylülerin katıldığı” daha sonra vakti geldiğinde sosyalizm aşamasına geçecek gerçek bir demokratik devrimin olmaması. Bu durumda arkadaşların biraz oturup düşünmeleri gerekiyor. Öncelikle “bir devrimin devrim sayılabilmesi için” birinci şart olarak öne sürdükleri sınıfsal önderliğin bu antiemperyalist rejimlerde neden bir türlü ortaya çıkamadığını ve hemen her defasında hiç de devrimci olmadıkları halde, emperyalizmle işbirliği halindeki gerici-burjuva önderliklerinin bu halk hareketlerini nasıl denetimleri altına aldıklarını düşünmeleri şart. Mesela onca yıllık (reel-meel) “sosyalist” veya “küçük burjuva radikal” de olsa “devrimci” rejimlerle yönetilmiş bu ülkelerde kendi talepleriyle ortaya çıkan ve toplumsal harekete iyi kötü önderlik edebilecek bağımsız bir işçi hareketi (Reformistine bile razıyız!) neden ortaya çıkmaz? Bu tuhaflığın, adı geçen rejimlerin yapısıyla bir ilgisi olabilir mi? Mesela, yetmiş küsur yıl boyunca “Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti” adıyla var olmuş bir işçi devletinin yıkılışının ardından bugünün Ukrayna’sında son olaylarda işçi sınıfının örgütlü bir güç olarak Mısır ve Tunus’takinin birazı kadar bile ortaya çıkamamasının nedeni ne olabilir! Tabii aynı soruyu Rusya için de sorabiliriz; elbette her iki ülkede de en azından sokaklarda ciddi bir güç oluşturan faşist örgütleri de unutmadan. Hani, hangi rejimi veya çatışan devletlerden hangisini, neden destekleyeceğimizi anlamamız açısından…

Her halk hareketinin üzerine “devrim” diye atlamamız gerekmiyor elbette. Ancak bu hareketlerin özünde çürümüş baskı rejimlerine karşı iş, ekmek, özgürlük talebiyle ortaya çıkan halk isyanları olduğunu da unutmamak gerekiyor. İçinde faşistlerin, İslamcıların, liberallerin, “renkli devrim” heveslilerinin, emperyalist müdahale çağrıcılarının, her türlü burjuva unsurun farklı farklı niyetlerle yer alması bu halk hareketlerinin haklı temellerini, taleplerini, çıkış nedenlerini ve kaçınılmazlığını geçersiz kılmıyor. Bakın Putin bile “Ukrayna’daki insanların değişiklik istediğini biliyoruz. Yetkililer neredeyse insanları hasta etti. Başbakan değişti, parlamento değişti, ama ulusun tavrı değişmedi. İnsanlar iyi şeyler için mücadele ediyorlar. Ukrayna’da olanları bu şekilde değerlendirmek lâzım” diyor. (Hürriyet -19 Mart) Daha ne desin!

Bütün bilinç karmaşaları ve olumsuzluklar, bize ortada esas olarak devrimci bir önderlik sorunu olduğunu gösteriyor. Evet, bu devrimci bir görev. Bu görevin yerine getirilemediği durumlarda, söz konusu büyük ve temel eksikliği bahane ederek halk hareketlerini, sadece içindeki bazı unsurlara, dış görüntülerine ve ilk eldeki sonuçlarına bakarak “gerici, faşist, İslamcı, emperyalizm yanlısı” ilan etmek, hangi ülkede yaşıyor olursak olalım, dünya devrimine ilişkin görevler konusunda vurdumduymazlık, yanı sıra da meydanı emperyalizme ve her türlü yerli gericiliğe terk etmek anlamına geliyor.

Kitleler, önderlikler ve jeo-gerçekler…

Üçüncü Enternasyonal’in devrimci döneminin o ünlü “kitlelere” sloganı, “iktidarın yolu, kitlelerin kazanılmasından geçer!” ilkesinin bir ifadesiydi. Bu ifade aynı zamanda kitlelerin kazanılmasının ciddi bir devrimci çabayı gerektirdiğine de işaret ediyor. Yani, bütün devrimlerin temelinde kendiliğinden kitle hareketleri yatsa da, önderlik sorununun devrimci bir tarzda çözülemediği durumlarda devrimlerin yenilgisi kaçınılmazdır. Tarih hemen her defasında, devrimleri, devrimci kitle hareketlerini, halk isyanlarını “kitaplardakinden” veya “şablonlardan” farklı biçimlerde ortaya çıkartır. Olup biteni anlamak, bazen “ilgisiz” gibi görünen olaylardan anlamlar çıkarmak devrimcilerin görevidir. Kimilerine (bunlara bazı “devrimciler” de dahildir) “dış güçlerin oyunu” veya “emperyalizmin bölgeyi yeniden şekillendirme projesi” gibi görünen olaylar, kimileri için büyük devrimci imkânlar anlamına gelebilir. Bu tamamen toplumsal meselelere bakış açınıza, ideolojik-politik konumunuza, çeşitli rejimler, devlet güçleri karşısındaki bağımlılık veya bağımsızlık derecenize ve elbette “devrimciliğinizin” cinsine göre farklılık gösterir. Esas mesele sınıfsal bakış açınızla ilgili bir durumdur. Mesela Türkiye’deki ideolojik olarak Baas yanlısı bir solcudan eski Saddam veya eski ve yeni Esad rejimlerine karşı bir tutum almasını isteyemezsiniz; çünkü bu destek sadece emperyalist bir müdahaleyle sınırlı değil, daimidir, her dönemi ve şartı kapsar.

Sorun elbette militan Baasçılıkla sınırlı değil. Küçük burjuva devrimciliğinin, meseleleri, ezen ve ezilen milletler arasındaki mücadeleye indirgeyen, sınıfsal bakıştan yoksun sınırlı antiemperyalizmi burada önemli bir neden. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu noktada devreye öncelikle, hatta sadece “jeopolitik” endişeler girer. Sonrası zaten meseleye dünya devrimi açısından bakması gereken bir devrimcinin değil, yine sözünü ettiğimiz üzere bir “diplomatın” veya konuyla ilgili bir “emekli albayın” işidir. Ancak bütün bunlar jeopolitik ve stratejik sorunların hiçbir önemi olmadığı anlamına gelmez. Meselemiz toplumsal mücadelelere bakışımızda ve elbette eylemimizde (Yoksa bakmasak da olur!) tayin edici faktörün ne olduğuyla ilgilidir Yani,
jeopolitiğin yasalarını mı, yoksa sınıf mücadelesinin yasalarını mı temel alacağız. Hangisini hangisinin bakış açısıyla göreceğiz?

Tabii ki dünya meselelerine ilişkin politik tutumumuzda “jeo-gerçekleri” hesaba katmak zorundayız. (Elbette çoğu uydurma ve harcıâlem basmakalıp hurafelerden söz etmiyorum) Ancak unutmamamız gereken husus bu gerçeklere ancak bağımsız devrimci sınıfsal tutumumuzla, programımız, politikalarımız, strateji ve taktiklerimizle ve elbette bütün bunların ürünü olarak (enternasyonalist) devrimci eylem ve örgütlenmelerimizle müdahale edebiliriz. Tabii, devrimci görevlerimizi Saddamlara, Kaddafilere, Esadlara, Yanukoviçlere, Putinlere vb. bırakmak durumunda değilsek!

Son yıllarda hemen her büyük devrimci kitle hareketi patladığında ve ardından birtakım hayal kırıklıkları da bırakarak geri çekildiğinde sözünü ettiğimiz “devrimci bir önderliğin yokluğu” sorunu, yukarıda vurguladığımız bağımsızlık ilkesiyle sıkı sıkıya bağımlıdır. Bu elbette “kendi başına” ve “her şeyden” bağımsız bir politik önderlik anlamına gelmez; esas mesele proletaryanın bağımsızlığı ve toplumsal önderliğidir. Politik önderlik, kendi “bağımsızlığını” değil sınıfın bağımsızlığını temsil etmek zorundadır. Zaten proletaryadan “bağımsızlaşmış” bütün önderlikler, zorunlu olarak burjuvazinin şu veya bu kanadına bağımlı hale gelirler.

Devletlerin dümen suyunda…

Aslında bütün bunların boşlukta edilen laflar olduğu da söylenebilir. Bunda gerçek payı vardır. Çünkü şu anda sosyalistlerin ağzından çıkan sözlerin kahir bir ekseriyeti, “gücünü” ya geçmişin anılarından ya da muhtemel bir gelecekten almaktadır. O yüzden biraz tevazu göstermekte yarar var. Bunun birinci şartı, uluslararası meselelerde “devrimci diplomat” havalarına girerek bizimle ilgisi olmayan (veya olmaması gereken) birtakım devlet güçlerinin ardına dizilmemektir. Bunun birkaç önemli nedeni vardır. Birincisi, tutumumuzun bugün için uluslararası güç dengeleri açısından maalesef hiçbir önemi yoktur. Yani şu veya bu tarafta yer almamız kendimiz dışında hemen hiç kimseye hiçbir şey ifade etmez. Tutumumuzun önem kazanabilmesi için önce bağımsız ve dişe dokunur bir güce erişmemiz gerekir, Aksi halde gerçekte hiç kimsenin talep etmediği “ilkesel” desteğimiz nedeniyle en iyi ihtimalle kendi kendimize gelin güvey olabiliriz! Elbette devletlerarası çekişmelerin bazen “demokrasi” bazen de “antiemperyalizm” adına basit birer aracına dönüşmemişsek. (Örnekleri vardır.)

İkincisi: bugünkü güçsüzlüğümüzü aşmanın yolunun başka güçlerle ittifak veya onlara destek vermek olduğu söylenebilir. Ancak bu, işçi sınıfı ve diğer emekçi güçler arasında kurulacak ittifaklar içinde geçerli bir yoldur. Tarihte milliyetçi, “ulusalcı”, dinci, burjuva veya küçük burjuva demokrat güçlere veya doğrudan düşman sınıflara destek vererek, daha güçlü hale gelmiş tek bir devrimci örnek yoktur. Aksine, bu yolu izleyerek kendini bitiren, tarih sahnesinden çekilen, veya rejimin arada bir tokatladığı zavallı bir araca dönüşen çok sayıda “proletarya önderliği” vardır.

Son olarak önemli bir hususu vurgulayalım. Emperyalizmin azgelişmiş bir ülkeye saldırısı veya bir biçimde müdahalesi karşısındaki ilkesel tavrımızı tek başına tekrarlayıp durmak gerçekte hiçbir şey söylememek anlamına gelir. Esas mesele bu ilkenin her somut örnekte nasıl hayata geçirileceğidir. Tutumumuzu her defasında somut şartların analizine ve dünya devriminin ve uluslararası proletaryanın çıkarlarına uygun olarak saptamak zorundayız. Bu konuda meselenin iç dinamiklerini ve toplumsal boyutlarını veya devletlerin gerçek ve karşılıklı konumlarını hesaba katmayan ilkesel ve politik tutumlar herhangi bir değer taşımaz.

Ukrayna, Rusya ve halklar…

Ukrayna ve Rusya ile başladık onlarla bitirelim: Ukrayna halkının bir bölümünün AB ve Batı yanlısı tavrını neredeyse tümden “emperyalizm yandaşlığı” ve “faşistlikle” eleştirirken en azından yukarıda sözlerini aktardığımız Putin kadar “insaflı” olmak gerekiyor! “Emperyalizm” meselesi bağlamında Rusya’nın Marksizm açısından hangi devlet tipine veya biçimine girdiği veya emperyalist olup olmadığı konusundaki “ince” tartışmalar veya Batı’nın emperyalizmi, Ukrayna halkı (hem batı, hem doğu Ukrayna) açısından pratik bir değer taşımıyor; onlar kötü durumlarının ve tarihsel korkularının etkisi altında adeta kendi canlarının derdine düşmüş durumdalar. Eğer gerçekten bağımsız bir Ukrayna’dan söz edeceksek, bu sadece Batı’dan değil, aynı zamanda Doğu’dan yani Rusya’dan bağımsız bir Ukrayna olmalıdır. Yaşananlar Ukrayna halkının bir nüfuz mücadelesinin kurbanı haline getirilmek istendiğini gösteriyor. Bu nedenle eğer Ukrayna’nın bağımsızlığını savunuyorsak sorunu her iki ayağı ile ele almak zorundayız.

Rus mali sermayesinin, kavramın dar anlamıyla, henüz emperyalist bir karakter kazanmamış olması Rusya’nın politik ve askeri olarak “emperyal” bir tutum almadığı, dışa dönük çıkarları olmadığı ve bu yönde “agresif” bir tutum takınmadığı anlamına gelmiyor. Rusya’nın tutumunu “emperyalist kuşatmaya karşı direniş” olarak görmek, Batı’nın kuşatmasını engellemek ve bu bağlamda kendi “emperyal” geleceğini kurmak için yapabileceklerini; hegemonya, nüfuz ve yayılma hedeflerini görmemektir. Batı’nın Rusya’yı kuşatma politikasının temelinde onun “emperyalizme karşı direnişin kalesi” olması falan değil doğrudan askeri, politik bir rakip olarak görülmesi yatmaktadır. Üstelik bu ilişki, karşılıklı binlerce ekonomik bağ ve karşılıklı bağımlılık temelinde yürüyen çelişkili bir özellik taşır. Batı, sadece Almanya’nın altı bin şirketinin faaliyette olduğu Rusya’ya sadece ekonomik değil, enerji kaynakları açısından da bağlıdır; Rusya nasıl bin bir yolla Batı’ya bağlıysa.

Kısacası halihazırda devletler arası ilişkiler bağlamında hiç kimsenin sosyalistlerin sanal ve ilkesel desteğine ihtiyacı yoktur. Ancak tavrımızın doğruluğunun bugün bize, yarın da ayağa kalkan halklara faydası olacaktır. Bir “devlet adamı” tavrıyla devletlerarası “yüksek politikaya” soyunup başka ülkelerin emekçilerine, mağdurlarına bilinç düzeyleri, şu andaki önderlikleri nedeniyle “tepeden bakmak” muhtemel bir devrimin zeminini oluşturacak toplumsal boyutu görememek veya görmezden gelmektir. O halkları kazanmadan hiçbir şey yapamayız; tabii, kendimize bir yerlerden başka halklar bulmayacaksak!

Yorumlar kapalıdır.