Irak’ta Sünni isyanı, IŞİD ve emperyalizm

80

Geçtiğimiz günlerde IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) birlikleri önce Irak’ın ikinci büyük kenti olan Musul’u ele geçirdi, ardından Bağdat’a doğru yürüyüşe geçerken, ülkenin Sünni-Arap bölgesinin neredeyse tamamını denetimi altına aldı. IŞİD’in askeri harekatı karşısında Irak ordusu paralize olup Şii bölgelere çekildi. Öte yandan, IŞİD’in askeri ilerleyişi sonucunda, Musul’daki Türkiye Başkonsolosluğu’nun düşmesi ve 49 kişilik personelinin rehin alınmasına ek olarak TC vatandaşı 31 tır şoförünün de esir düşmesi, AKP hükümetinin dış politikasının sefaletini bir kez daha tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.

Amerikan işgali ve mezhepçi politikaların yükselişi

IŞİD’in askeri zaferi burjuva medyada çoğunlukla “kadim Şii-Sünni çatışması” ve IŞİD’in aşırılıkları ekseninde ele alındı. Fakat, yaşanan son gelişmeler, şüphesiz ki, burjuva medyadan süzülenlerden daha çeşitli etkenlerin bileşimi ve karmaşık bir arka planın sonucu olarak ortaya çıktı. Bu etkenlerin başında ise, Irak’ın 2003’te ABD tarafından işgali ve ardından izlenen politikalar gelmekte. ABD, emperyalist çıkarları doğrultusunda Irak’a saldırıp Saddam’ı devirdikten ve merkezi devlet aygıtını çökerttikten sonra, atadığı sömürge valisiyle Irak’ın yeniden inşasına girişti. Fakat ABD, 2004’ten itibaren beklemediği bir silahlı direnişle karşılaştı. Silahlı direnişi bölmek ve yok etmek için, Baas rejimine muhalif burjuva Şii ve Kürt partilerin koalisyonunda bir Irak hükümetinin oluşturulması planını geliştirdi. Saddam döneminde kayırılan Sünnileri dışlayan ve ülkenin mezhepler temelinde ayrıştırılmasını derinleştiren bu politika, Şiilerin silahlı direnişten çekilmesi sonucunu verdi ve direnişi Sünni bölgelere hapsetti.

Maliki önderliğinde kurulan hükümetler döneminde Sünnilere dönük ayrımcı politikaların derinleştirilmesi ve ABD ordusu tarafından silahlı direnişin büyük bir zalimlikle bastırılmaya çalışılması, radikal Sünni grupların ve bu arada El Kaide’ye bağlı olarak 2003’te kurulan Irak İslam Devleti’nin (IŞİD’in eski adı) bölgede güçlenmesinin de koşullarını yarattı.

ABD ordusu silahlı direniş karşısında yenilgiye uğrayarak 2011 yılında ülkeyi terk ederken, “böl ve yönet” taktiğiyle ülkeyi kontrol altında tutmak için kışkırttığı mezepçiliğin yarattığı sosyal çürümeyi ve ülke altyapısının ağır tahribatını (pek çok sosyal hizmet, halen Saddam döneminin gerisinde) işgalin bir mirası olarak geride bıraktı. Öte yandan, İran ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerinin, Irak’taki nüfuzunu artırmak için Şii ve Sünni radikal dinci gruplara verdiği destek, mezhepçi ayrışmayı körükleyen bir başka etmen oldu.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimlerinin ardından

ABD yanlısı ve İran’ın müttefiki Maliki döneminde, bir yandan uygulanan mezhepçi ve otoriter politikalar, diğer yandan kitlelerin yaşam koşullarının giderek kötüleşmesi, Irak halkının Maliki hükümetine karşı hoşnutsuzluğunu derinleştirdi.

Bu süreçte, Tunus’ta başlayan ve tüm bölgeye yayılan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimleri dalgası Irak’ta da yansımasını buldu. Son iki yıldır, yükseliş ve inişlerle, Maliki hükümetinin otoriter ve mezhepçi politikalarına ve yolsuzluklara karşı sosyal taleplerle kitlesel seferberlikler gerçekleşti. Maliki hükümeti bu barışçıl seferberlikleri “radikal Sünni teröristlerin işi” olarak sundu ve ağır bir polis şiddetiyle ezmeye girişti. Özellikle Sünni bölgesi Anbar vilayetinin başkenti Ramadi’de, 2013’ün başında Maliki hükümetinin politikalarını protesto etmek için kurulan çadır kampının, Aralık ayında, 13 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan yoğun bir polis şiddetiyle tasfiye edilmesi, ülkenin kuzey ve batısında bulunan Sünni şehirlerinde büyük bir tepki yarattı ve bu arada 44 milletvekili parlamentodan istifa etti. Maliki’nin bu baskıcı otoriter tutumu barışçıl protestoları boğarken silahlı direniş eğiliminin güçlenmesini teşvik etti ve IŞİD bu hoşnutsuzluğu başarılı biçimde kendi leyhine çevirerek bölgedeki Sünni aşiretlerin desteğiyle Ramadi ve Felluce kentlerini, 2014’ün başında ele geçirdi.

Yaşanan son gelişmeler de bu Sünni isyanının bir devamı niteliğinde. Vurgulanması gereken bir diğer nokta ise, Maliki hükümetinin Sünni bölgelerdeki denetimini yitirdiği son süreçte, savaşan tek örgütün IŞİD olmadığı. Söz konusu olan, gücünü Sünni kitlelerin hoşnutsuzluğu ve desteğinden alan, içinde IŞİD’in de yer aldığı Sünni temelli örgütlerin bir askeri koalisyonu. Maliki’nin büyük bir çoğunluğunu Şiilerden oluşturduğu Irak ordusunun Musul ve diğer Sünni bölgelerde bu kadar kolay yenilmesinin ardında da, IŞİD etrafında yaratılan efsanelerin aksine, bölgedeki halkın Irak ordusundan duyduğu nefret yatıyor.

Yaptığı insanlık dışı eylemlerle ses getiren, ultra gerici bir örgüt olan IŞİD, Irak İslam Devleti (IİD) adıyla, ABD işgalinin ardından 2003’te kuruldu. ABD’ye karşı gelişen silahlı direniş döneminde Sünni bölgelerde önemli bir güç kazandı. Fakat 2007 yılından itibaren ABD, IİD’i zayıflatmak için Sünni aşiret liderleriyle anlaşmalar yapmış, bunun sonucunda IİD’e karşı Sünni aşiretler Sahva güçleri kurarak çatışmaya başlamıştı. Bu dönemde gücünü önemli ölçüde yitiren IİD; Sünni aşiretlere ve oluşumlara verilen sözlere rağmen Sünnilerin dışlanmaya ve ayrımcılığa uğramaya devam etmesinin ve 2010’dan itibaren Sahva güçlerinin tasfiye edilmeye başlamasının ardından, Irak’ta yeniden güç kazandı. Öte yandan, 2011’de Suriye devriminin patlak vermesi ve IİD’in IŞİD adını alarak Suriye’ye müdahele etmesi, IŞİD’in gelişiminde ikinci önemli etken oldu. Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye Suriye devrimini yozlaştırması ve manipüle etmesi için bu örgütü desteklerken, IŞİD’in Suriye’nin isyan bölgelerinde güçlenmesi Esad’ın ve İran’ın da işine gelmekteydi. Zira, böylelikle, Suriye halkının isyanını yüz binlerce kişinin katledilmesi pahasına bastırma girişimlerini, “teröre karşı savaş” olarak sunabilmektelerdi. Bu çerçevede, sözde Esad’a karşı savaşan IŞİD, cephe gerisindeki isyancı örgütleri tasfiye etmekte ve kendi “emirliklerini” kurmakla meşgul oluyor, Rakka bölgesinde denetimi altına aldığı petrol kuyularından çıkan petrolü Esad rejimine pazarlıyordu. Sivil halkın üzerine varil bombaları yağdırmaya devam eden Esad ise, IŞİD güçlerine karşı bir askeri operasyona girişmeye yeltenmiyordu.

Ne var ki, IŞİD’in denetim altına aldığı bölgelerde uyguladığı aşırı gerici kurallar, baskı ve şiddet, Esad’a karşı ayaklanan Suriyelilerin, geçtiğimiz yılın son ayında, bu kez İŞİD’e dönük ikinci bir ayaklanmasını tetiklemiş, bu tepkinin sonucunda diğer savaşçı gruplarla IŞİD arasında çok sert çatışmalar yaşanmış ve IŞİD’in bölgedeki gücüne bir darbe inmişti. Şimdi Irak’ta da bugün için Maliki hükümeti ile çatıştığından Sünni kitlelerden geçici bir destek gören IŞİD’in uygulamaya giriştiği ve girişeceği aşırı gerici, faşist politikalarla kitlelerin tepkisini ve öfkesini çekmesi, ihtimal dahilinde bulunuyor. Bölge devrimlerinin emperyalizm ve bölge hükümetleriyle birlikte düşmanı olan IŞİD’in bölgedeki halklar tarafından tasfiyesi, Arap devrimlerinin yeni bir yükselişinin başlıca koşullarından birine dönüşmüş durumda.

ABD’nin de İran’ın da müdahalesine hayır!

Ülkedeki Sünni isyanı Maliki hükümetine ağır bir darbe indirdi ve emperyalizmin bölgenin denetimini sağlama noktasında yaşadığı zayıflığı bir kez daha ortaya koydu. Şimdi, “IŞİD’in tasfiyesi” için ABD müdahalesinin gerekli olduğu dile getiriliyor ve Maliki hükümeti ABD’ye ve İran’a askeri müdahale çağrısında bulunuyor. Afganistan ve Irak’taki askeri yenilgilerin ardından, ve içinden geçtiği ekonomik kriz döneminde, ABD’nin kapsamlı bir kara operasyonu yapma ihtimali bulunmuyor. Fakat, “askeri danışman” sıfatı altında 300 kişilik seçkin bir birlik Bağdat’a gönderilmiş durumda. Aynı zamanda Obama yönetimi, bir uçak gemisini de Basra Körfezi’ne göndermekte. Öte yandan, İran’ın Devrim Muhafızları’na bağlı birliklerin şimdiden Bağdat’ın çeşitli bölgelerinde ve Şiilerin kutsal saydığı bölgelerde konuşlanmaya başladığı, gelen haberler arasında

Ülkeyi enkaza dönüştürmek için ellerinden geleni yapmış bu güçler, şimdi de “IŞİD’e karşı” ülkenin koruyucusu sıfatı altında; ABD işgalinin mirasçısı, iktidarını ancak seçim hileleriyle koruyabilen, meşruiyetini büyük ölçüde yitirmiş ve nefret edilen Maliki’nin diktatöryal hükümetini ayakta tutmanın peşindeler. Irak’ın emekçi ve yoksul halklarının kendisine dayatılan bu deli gömleğinden tek çıkış yolu, mezhepçiliğin reddi temelinde kendi özörgütlenmelerini inşa ederek, demokratik ve sosyal talepleri için, kendi kaderlerini kendilerinin tayin edebilmesinden geçiyor.

AKP hükümetinin dış politikadaki iflasında yeni bir eşik

Musul’un, IŞİD’in de dahil olduğu Sünni askeri koalisyon tarafından düşürülmesinin bir diğer önemli sonucu da, Musul’daki tek başkonsolosluk olan TC Başkonsolosluğunun IŞİD güçleri tarafından ele geçirilmesi ve 49 kişilik personelin tamamının rehin alınması oldu. Aynı zamanda, 31 Türk tır şoförü de IŞİD’in eline rehine olarak geçti. Bu gelişmeler Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun “gerekli önlemler alındı” açıklamasından 21 saat sonra gerçekleşiyordu. Aradan iki haftayı aşkın bir süre geçmesine rağmen rehineler henüz kurtarılamamışken, AKP hükümetinin temsilcileri bilindik tavırlarıyla, pişkin, umarsız ve tutarsız açıklamalar yapmaktan öteye gidemediler. 80 vatandaşı insanlık dışı yöntemleri ilke edinen bir örgütün elindeyken, seçim çalışmaları yürütmekte de bir beis görmediler.

AKP hükümetinin, Ortadoğu’da hegemonik bir güç olma hevesiyle bölgeye müdahalede bulunmaya başlamasının ardından paçavraya dönen dış politikasında, son yaşanan “rehine
krizi”, iflasın yeni bir halkasını oluşturmakta. Sözde “Arap baharı”nı destekleyen, gerçekte ise bölgedeki devrimleri kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmeye ve denetimi altına almaya çalışan Türkiye, özellikle de Rojava’ya saldırmaları için radikal İslamcı grupları desteklemiş ve silahlandırmış, bu silahlar da dönüp kendisini vurmuştur. Şimdi, getirttiği yayın yasağıyla hükümet, bu konudaki siyasi sorumluluğunu unutturmaya çalışsa da, biriken tüm diğer faturalarıyla birlikte, “rehine krizi”nin faturasını da er ya da geç ödemek durumunda kalacaktır.

Yorumlar kapalıdır.