Paris saldırısı dersleri

133

Bir iki “kahramanın” seçilmiş hedeflere yönelik olarak gerçekleştirdiği -çoğu intihar biçimindeki- şiddet eylemleri yeni bir olgu değil. Anarşizmden faşizme kadar değişen geniş bir yelpazedeki ideolojik ve politik akımların zaman zaman uyguladığı bu bireysel şiddet yöntemi, eğer basitçe intikam almaya yönelik değilse, esas olarak “kitleleri hareketlendirme” amacını taşır. Öncü müfrezelerin bu eylemleri, kitlelere izlemeleri gereken yolu gösterecek, onlara cesaret aşılayacak ve öncünün gücünü ve kararlılığını kanıtlayacaktır. Bu yöntemden beklenen ayrıca düşmanı korkutmak ve öncünün kitleler üzerindeki otoritesini sağlamlaştırmaktır. Bütün bu süreç ayrıca kahramanlık ve şehadet söylemiyle sarmalanarak kendi alt kültürünü yaratacaktır.

Charlie-Hebdo katliamı bu anlayışın pek çok ögesini taşıyor, ama farklı bir kapsam içinde. IŞİD veya El Kaide’nin amacı kuşkusuz Fransızları kendi hükümetlerine karşı ayaklandırmak değil. Esas olarak Avrupa’da yaşayan Müslüman toplulukların, üzerilerinde uygulanan ayrımcılık, ırkçılık ve aşırı sömürüden kaynaklanan öfkelerini kendilerine yönelik uluslararası destek ve militan kazanımı kanalına akıtmayı hedefliyorlar. Şeriatçı faşistler öncü savaşı aşamasını epeyce geride bırakmış durumdalar, şimdi “kurtarılmış bölgeler” stratejisini izliyorlar. Afganistan, Pakistan, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da denetimleri altında bulundurdukları ve devlet örgütlenmesi deneyimlerine giriştikleri toprakları kendilerine yurt edinmiş durumdalar.

Bu bölgelerde İslamcı gericiliğe karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini Rojavalı Kürdistan halkı, Peşmergelerin ve Suriyeli Arap direnişçilerin de katılımıyla göstermiş durumdalar. Şeriatın otokratik karanlığına karşı duracak ve onu yenecek esas gücün, emekçilerin ve halkların birleşik direnişi ve din, dil ve ırk ayrımı gözetmeksizin girişecekleri demokratik yönetim uygulamaları olduğu apaçık ortaya çıktı.

Rojava direnişinin desteklenmesi yönünde özellikle Avrupa’da düzenlenen kampanyaların, Kürdistan’daki bu mücadelenin uluslararası düzeyde bilinmesine ve ona omuz verilmesine katkıda bulunduğu yadsınamaz. Hatta bu kampanyaların, emperyalist hükümetler üzerinde baskı yaratarak Rojava direnişine maddi-askeri yardım yapılmasını sağladığını da gördük. (ABD emperyalizmi inisiyatifi kitlelere bırakmamak için elini çabuk tutmayı yeğledi.) Ama sorun bitmiş değil. IŞİD ve El Kaide operasyonlarına devam ediyorlar. Paris katliamı bunun bir parçası.

Şeriatçı örgütlerin genel kurmaylarında bunun hesabı yapıldı mı bilemeyiz, ama Charlie-Hebdo ve benzeri saldırılar Avrupa ve diğer bölgelerde yaşamakta olan Müslüman topluluklar üzerinde bir dizi yan ama çok önemli sonuçlara yol açıyor. Her şeyden önce, bu toplulukların bir parçasını oluşturdukları işçi sınıfı içinde ideolojik ve politik kafa karışıklıkları yaratıyor ve bölünmelere neden oluyor. Zaten var olan ayrımcı yasalar nedeniyle sendikal ve politik yaşamın dışına düşmüş olan göçmen emekçiler, sırf Müslüman olmaları nedeniyle Şeriatçı faşizmin sorumlusu görünümüyle güven kaybına uğruyorlar ve İslamcı radikalizmin yararlanabileceği bir yalnızlığa itiliyorlar. Öte yandan Müslüman topluluk dernekleri ve cemaat liderleri (imamlar, vb.), İslam’ın katliam tipi eylemlere izin vermediği gibi gerekçelerle “masumiyetlerini ve barışseverliklerini” kanıtlamak amacıyla hükümet yetkililerin yanında yer alıyorlar, burjuva sistemin içine daha fazla yerleşmeye çalışıyorlar. Böylece Müslüman emekçiler, sınıf kardeşlerinden, sınıf örgütlerinden ve sınıf bilincinden daha da uzaklaştırılmış oluyorlar.

Paris saldırısı aynı zamanda emperyalist hükümetlere uzun zamandan beri uygulamak istedikleri bazı baskı önlemlerini yasalaştırma fırsatı tanımış oldu. Sınır denetimlerinin artırılmasının yanı sıra, bazı internet sitelerine ziyaretin bile sekiz ile otuz yıl arasında değişen hapisle cezalandırılması gibisinden, normal zamanda büyük muhalefetlerle karşılaşacak olan “önlemler” hızla parlamentolardan geçirilmeye başlandı. Paris katliamını kınamak amacıyla Fransız hükümetinin düzenlediği mitinge Hollande, Merkel ve Cameron’un yanı sıra dizilen Sergey Lavrov (Rusya), Netanyahu (İsrail), İbrahim Keïta (Mali), Davutoğlu, Kral Abdullah (Ürdün), Victor Orban (Macaristan), Ali Bongo (Gabon) gibi kendi ülkelerinde düşünce özgürlüğü ihlalleriyle ünlü yöneticilerden oluşan tablo, İslamcı terörizme karşı mücadele ikiyüzlülüğüyle oluşturulan dünya karşıdevrim cephesinin net bir görünümünü sergiliyordu.

İslamcı faşizme karşı mücadele sıcak savaş alanında sürüyor. Bu mücadelenin nihai zaferi, bölge diktatörlüklerini de yıkacak Ortadoğu devrimci sürecinin tekrardan canlanarak yaygınlaşması ve işçi-emekçi hükümetlerinin kurulmasıyla olanaklı olacak. Öte yandan Şeriatçı gericiliğin Avrupa ve diğer göçmen işçi yoğunluklu ülkelerdeki kaynağının kurutulması ise, Müslüman kökenli emekçilerin o ülkelerdeki işçi sınıfıyla ve onun örgütleriyle bütünleşmesine bağlıdır. Burjuva hükümetlerin ayrımcı ve baskıcı yasalarına ancak emekçilerin birleşik mücadelesi yanıt verebilir. Ortadoğu devrimlerine yardım kampanyaları bu göreve programlarında öncelikli yer vermek durumundadırlar.

Yorumlar kapalıdır.