Patronlar anti-kapitalist mi oluyor?

Ali Koç’un, “eşitsizliği gidermek için kapitalizmin ortadan kalkması gerek” sözleri özellikle sınıf mücadelesinin günümüz toplumlarında yeri olmadığını ve sınıflar ortadan kalktığı için “vahşi” kapitalizme karşı mücadelenin sınıflar üstü olması gerektiğini düşünen kesimler arasında ciddi bir heyecan yarattı. Öyle ya işçiler kendi haklarını savunamaz hatta tam tersi bir istikamette AKP’ye oy verirken “içeriden” konuşan bir patron kapitalizme eleştirel yaklaşabiliyor ve ilk bakışta işçilerin haklarını işçilerden daha çok savunuyor görünüyordu.
Sınıf çatışmasının tek tek kişilerin yaptığı açıklamalara bağlanamayacağını, üretim güçlerinin gelişmişliğine ve üretim ilişkilerinin seyrine bağlı olduğunu biliyoruz. Yine de Türkiye burjuvazisinin özellikle de Koç Grubu gibi Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin temsilcisinden bu açıklamaları duymak bir tür “günah çıkarma”yı akla getirmiyor değil. Hele ki Ali Koç’un geçen Mayıs ayında sarı sendika dahi sayılamayacak mafyatik Türk Metal’e ve düşük ücretlere baş kaldıran işçileri işten atan Ford Otosan’ın yönetim kurulu başkanı diğer deyişle patronu olduğu düşünüldüğünde… Oysa bu Marksist ekonomi-politik yaklaşımın, burjuvazinin yekpare bir kütleden oluşmadığı esas itibariyle bir çıkarlar birliği olduğu ve mevcut düzeni bozmamak kaydıyla farklı sermaye grupları arasında çekişmeler olabileceği iddiasını göz ardı etmek anlamına gelir.

Bu açıdan basitçe Dünya’da burjuvazi içerisinde iki grubun öne çıktığını vurgulamak gerekiyor. Bunlardan ilki kapitalizmin -2008-2009 kriziyle bir kez daha gösterdiği ve ciddi ayaklanmalara yol açtığı- “vahşiliğine” yani gelir uçurumunun daha da artmasının ve onunla ilişkili aşırı üretimin sonuçlarına odaklanan “güleryüzlü kapitalizm” savunucuları. Bu kesimler piyasadan devletin el çekmesini savunan neo-liberal görüşe karşı devletin piyasaya müdahalesini ve belirli tedbirler alması gerektiğini kabul edebiliyor. Diğer grupta ise krizin daha fazla serbest piyasa politikasıyla aşılabileceği ve kemer sıkma politikalarının devam etmesi görüşünü savunan kesim bulunuyor. Son zamanlarda Dünya’nın dört bir yanındaki ayaklanmalarla da bağlantılı olarak ilk grubun güçlendiğini iddia etmek yanlış olmaz. Bununla birlikte iki kanat arasındaki rekabetin yansımaları her zaman bu kadar berrak değilken konumların hızla değişebildiğini de akılda tutmak gerekiyor.

Burjuvazinin iki kanadının ne pahasına olursa olsun çatışacağı sonucunu çıkarmak oldukça yanlış olur. Bu durum yalnızca küresel sermayenin iç içe geçmişliğiyle de açıklanamaz. Burjuvazi, temel çıkarı yani kapitalizmin bekası için birlikte mücadele etmelidir. Ancak birbirine zarar vermeyen ve konsensüse dayanan dostça bir rekabetten niye rahatsız olunsun? Üstelik bu rekabet işçi sınıfına “demokratik temsil” adı altında yutturulmaya çalışılırken.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.