Sokağa çıkma yasaklarının bilançosu

25

7 Haziran’dan bu yana Türkiye olağanüstü baskı halinin süreklileştiği bir yer haline geldi. Bilhassa 20 Temmuz Suruç katliamından bu yana, başta Kürt Halkı olmak üzere ülkenin muhalif, örgütlü kesimlerine dönük baskı politikaları Kürt illerinde neredeyse “iç savaş” metotları halini aldı.Sokağa çıkma yasağı ve önlenemez savaş

Erdoğan’ın deyimiyle çözüm sürecinin iktidar tarafından ‘buzdolabına kaldırılması’ ile; PKK çeşitli kentlerde fiili olarak ‘demokratik özerklik’ ilan etti. Bu politikanın sonucu olarak, çeşitli ilçe ve mahallelerde hendek ve barikatlar yoluyla direnişe geçilmesi sonucu; devletin güvenlik güçleri bu bölgelerde sokağa çıkma yasağı getirdi; mahalleler abluka altına alındı. Bölgelere düzenlenmekte olan askeri baskı, savaş ortamında bir düzenli orduya karşı kullanılan araçlarla sürdürülüyor. Mahalleler tank, top ve hava araçları ile bombardıman altında tutulmaya devam ediyor. Ağustos ayından bu yana, Cizre, Silopi, Silvan, Kulp, Hani, Lice, Varto, Nusaybin, Derik ve Sur’da düzenli olarak sokağa çıkma yasakları ilan ediliyor; evler taranıyor, siviller yaşamını kaybediyor.

Eylül ayının başında Cizre’de sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Diyarbakır Barosu’nun raporuna göre, 15 sivil ateşli silahlar sonucu; 6 sivil hastaneye kaldırılamadığı için hayatını kaybetti. Bu ölümler, kimi zaman 10 yaşındaki Cemile Çağırga gibi çocukları; kimi zaman Selamet Yeşilmen gibi anneleri buldu. Günlerce aç-susuz bırakılan onlarca insan ihtiyaçlarını karşılamak üzere evden dışarı çıktıklarında ya da daha güvenli buldukları komşularına, akrabalarına giderken hayatlarını kaybettiler.

Yine Ağustos ayının ortasından beri düzenli olarak sokağa çıkma yasağı ilan edilen yerlerden biri de Silvan. 3-14 Kasım tarihlerinde ilçede ilan edilen sokağa çıkma yasağında, savaş mühimmatı, ağır silahlar ve iki bini aşkın güvenlik personeli ile gerçekleştirildiği söylenen operasyonlarda; 8 sivil yaşamını kaybetti, onlarca kişi yaralandı. Bu operasyonlar boyunca Silvan’da 14 bin kişi elektrik-su, mobil şebekelerin kesilmesi ile tecrit edildi; bakkalların, eczanelerin taranması sonucu Silvanlılar açlık ve susuzluğa mahkum edildiler. Ev ve işyerlerinin çoğu yandı ve kullanılamaz hale geldi. Operasyonlara katılan özel harekat polisleri “kızlar devlet geldi”, “TC burada” gibi cinsiyetçi, ırkçı ve milliyetçi duvar yazılamaları yaptı.
13-21 Kasım tarihlerinde Nusaybin’deki sokağa çıkma yasağında ise, 5 kişi ateşli silah sonucu yaşamını yitirdi. İnsan Hakları Derneği’nin raporuna göre, bu kişilerin suikast silahları ile açık hedef alınarak öldürüldüklerine dair ciddi kanıtlar bulunduğu belirtilmekte. Şu an Derik ise çok yoğun ateş altında; evlere roketler isabet etmekte; yaşayanlar temel ihtiyaçlara dahi erişememekte.

Batıda kelepçe, doğuda infaz

Sokağa Çıkma Yasağı başlı başına bir yaşam hakkı ihlalidir. Bu uygulama sırasında meydana gelen ölümler sonucunda ne etkin bir soruşturma yürütülmekte; ne de sorumlular cezalandırılmakta. Devlet sokağa çıkma yasağı ile sivil ölümlerini bir yaşam hakkı ihlali olarak görmeyip, kayıpları “terör” gerekçesiyle meşrulaştırmakta. Selamet Yeşilmen hayatını kaybettiğinde, yanında bulunan çocuğu da şarapnel parçaları sonucu gözünü kaybetti. Devlet bu çocuğun hayatını kararttığı gibi, bakımı ya da tedavisi ile zerre kadar ilgilenmemekte. Küçücük bedenler, yürütülen savaşın birer “zayiatı” olarak görülmekte.

Sokağa çıkma yasağı uygulanan mahalleler, AKP’nin 7 Haziran ve 1 Kasım’da ezici bir hezimete uğradığı ve iki seçim arasındaki kanlı dönemde de sokağa çıkma yasakları ve bombardımanlarla teslim alamadığı bölgeler. 1 Kasım seçimlerinin ardından yeniden başlayan yasak ve bombardıman hükümetin yaşam hakkı gibi en temel demokratik haklara dahi saygı göstermediğini gözler önüne seriyor.

Çatışmaların diğer muhatabı olan PKK ise izlediği “öncü savaş” politikasıyla demokratik özerklik politikasını iç içe geçirdiği bir pratik ortaya koymakta. Bu politik-pratik çizginin kitlelerin aktif politik bir özne olmasına imkan tanımadığını söyleyebiliriz. Oysa batıda tutuklama doğuda infaz ile yürüyen devlet politikası ülkenin dört bir yanında kitlelerin birlikte hareket etmesini hayati hale getirmekte. Buna mukabil kentlerde yürütülen “öncü savaş” yöntemleri demokratik devrimci seferberliklerin yaşanmasına ket vurmakta. 7 Haziran’da ve onca katliama rağmen 1 Kasım’da HDP’nin elde ettiği çok önemli oy oranlarının, izlenen bu yanlış politika ile birlikte giderek güç kaybettiğini tespit ediyor ve terk edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Hükümetin kanlı terbiye metodu olan sokağa çıkma yasakları derhal son bulmalıdır. Bu kanlı uygulamaların katılımcısı valiler görevlerinden alınmalıdır. Ölümlerin durdurulması ve mahallelerde yaraların sarılması için sivil heyetler bölgelere giriş yapmalı ve askeri-siyasi operasyonlar tekrar etmeksizin durdurulmalıdır. Hükümet baskı politikalarına son vermeli; yaşanan ölümlerin hesabını vermelidir!

Yorumlar kapalıdır.