Saray ve Hükümet ortak yapımı bir macera: İstikrarsızlığın istikrarı

48

Saray ve AKP’nin istikrar söylemlerine hiçbir şey son bir haftada yaşananlar kadar tezatlık oluşturamaz. Kürt illerindeki ölümcül sokağa çıkma yasağı uygulamaları direnişler kırılmaksızın devam ederken, bir Rus uçağı düşürüldü. Can Dündar ve Erdem Gül tutuklandı. Son olarak da Tahir Elçi katledildi. (Tahir Elçi’yi katledenleri kınarken, yakınlarına bir kez daha başsağlığı diliyoruz. Alacak hanemize bir onurlu insanın, Tahir Elçi’nin adını üzüntü, öfke ve mücadele dolu hislerle yazıyoruz.)Yaşadığımız günler AKP’nin istikrar söylemlerini hızla boşa çıkartsa da bu hususu incelemek için biz yine de kolay yola sapmayalım. 1 Kasım seçimleri aslında iki seçim arasındaki baskı, katliam ve bunalımlarla geçen sürecin bir sonucu olarak karşımıza çıktı. 1 Kasım sonrasında ise, AKP bir yandan “iç savaş” rejimi uygulamalarını sürdürmekten geri durmazken, temel olarak vaat ettiği istikrar söylemi ile karşımıza çıktı. 2023 hedefi; 3. köprü, Çanakkale Boğazı’na köprü ve yargının durdurduğu pek çok inşaat projesinin de -hamdolsun- hukuksuzca, yahut hukukça bu kez onay verilmiş şekilde devam etmesi ile bir biçimde sürdürülüyor.

Ancak şu istikrar dedikleri vadi, AKP ve Saray’ın “epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; anlatamıyorum” hissiyatını yaşadığı bir çaresizliğin tam da göbeğinde duruyor. Özellikle dış politika, ekonomi ve rejim çatlakları daha çok su sızdırmaya devam edecek görüntüsünü veriyor.

Yeryüzünde istikrar

AKP’nin istikrar batağı hakkındaki sözümüze başlamadan önce her şeyden önemli olduğunu düşündüğümüz bir notu düşmekte fayda var. Kabul edelim, hayatını çalışarak kazanan bizler için yaşamımızda istikrarlı giden şeyler var.

Türkiye, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ülkelerinin içerisinde “Çok Uzun Saat Çalışan İşçiler”, “Cinsiyet Eşitsizliği”, “Boş Zaman ve Kişisel Bakım İçin Ayrılan Zaman” sıralamalarının tümünde en kötü sonuçları elde eden ülke. İşçilerin yılda ortalama 1855 saat çalıştığı Türkiye’de, çalışanların %45’i aşırı çalışma diye adlandırılan sürelerde çalışıyor. OECD’deki bu konumumuz istikrarlı şekilde kötüleşiyor.

Çözümsüz hale gelen işsizlikteki artış da istikrarını koruyor. Artık işsizlik resmi rakamlarda bile iki haneli rakamlara ulaştı. Geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 16.5, işsiz sayısı 5 milyon 418 bin.

25 Kasım’ı henüz geride bıraktık ama yine de bildiğimizi anımsamakta fayda var. Kadına yönelik şiddet olanca vahşeti ile sürüyor. Ancak istikrardan kadınların payına yalnızca şiddetin her türlüsü ve cinayet düşmüyor. Kadınlarda geniş tanımlı işsizlik oranı % 24.2 iken yeni işsizlerin yüzde 67’si üniversite mezunu kadınlardan oluşuyor.

Şunları da atlamayalım: İş cinayetleri, doğaya verilen zarar, örgütlenme yasaklarının muhafazası, Kürt illerine sokağa çıkma yasağı, vb. ile uygulanan baskılar da istikrarlı bir biçimde varlıklarını koruyor.

Kendi hayatımızdaki kötüye gidişin istikrarını ufak bir parantez halinde aklımızda tutalım. Fakat şimdilik kendi derdimiz hiç yokmuş gibi yapalım ve AKP’nin ifade ettiği istikrar arayışının peşine düşme maceramızı sürdürelim.

Dış politika

Yanıt vermek zorunda olduğu her cephede gerçeğin duvarına çarpan AKP’nin dış politikada da ciddi bir kısıtlılık yaşadığını ifade edebiliriz. Dış politikadaki tehlike ve sınırlılıkları anlamak için Rus uçağının düşürülmesi ile tırmanan gerilim ve istikrarsızlık emarelerine değinmek kolaycılık olur. Çünkü Rusya ile yaşanan gerginlik dış politikada yeni bir evreye tekabül etmiyor. Aksine tam da bugüne değin sürdürülen politikaların uyumlu bir parçası olarak karşımızda duruyor.

İktidara geldiği dönemde dış politikada AB ile uyum ve entegrasyon çalışmalarına ağırlık veren AKP, AB’den beklediğini alamadı. Arap devrimlerinin sahneye çıkışından yararlanmak istedi. Tunus’ta patlak veren devrimin hemen ardından, bölgede model bir Müslüman demokrasisi olma hayalleri ile kollar sıvandı. Ancak bu hayal içeride ve dışarıda ciddi engellerle karşılaştı. Gezi seferberliği ortada övünülecek bir demokrasinin olmadığını herkese göstermiş oldu. Bölgede ise Müslüman Kardeşler’in Tunus ve Mısır’da güç kaybetmesi, Esad’ın umulduğu üzere hızla düşmemesi, aynı zamanda varlığından hiç hoşlanmadığı bir Kürt yönetiminin oluşması Erdoğan’ın dış politikada oyunu iyi okuyamadığı gerçeğini gözler önüne sermiş oldu. “Düştü düşecek” denilen Kobane düşmedi. “Esed ile görüşülmez” denirken Esad’lı çözüm tartışılır hale geldi. Suriye’deki Türk istihbaratının desteklediği örgütlere Rusya’nın hava müdahalesi de hamle alanlarının hayati şekilde kısıtlanmasına yol açtı. Türkiye’nin özelde Suriye genelde ise Ortadoğu politikasına müdahale edebilme kapasitesi her gün biraz daha daralmaktadır.

Türk dış politikasının Suriye’ye dair sıkışmışlığının boyutunu belki de şu özetleyebilir: Eğer Cerablus YPG güçleri tarafından IŞİD’in elinden alınırsa Hatay’ın güney sınırı hariç (Bu bölgenin bir kısmı Esad güçleri tarafından, bir kısmı da çeşitli muhalif gruplar tarafından kontrol ediliyor) Hatay’dan Hakkari’ye kadar olan tüm sınır Kürt güçleri tarafından kontrol edilir hale gelebilir. Bu durum da Türk dış politikasının en arzulamadığı şeydir. Böylelikle bir yandan “tampon bölge” hayalleri suya düşerken, öte yandan da “terörist” olarak tanımlanan PYD ile zorunlu komşuluk ilişkilerine girilmesi gerekebilir. Bu da Türk dış politikasının stratejik derinliğinin kendi sınırlarına çekilmesi sonucunu doğurur.

Sarayın dış politika alanında son dönemde kullandığı en önemli koz ise elindeki “mülteci kartı”. Erdoğan’ın “2.2 milyon Suriyeli Avrupa’ya yürürse ne olur” diyerek Avrupa hükümetlerini tehdit etmesi ve her gün binlerce Suriyelinin Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçmeye başlamasının ardından, AB hükümetleri “mülteci krizini” çözebilmek için Erdoğan’la at pazarlığına girme yolunu seçmişti. Erdoğan, “mülteci kartı” üzerinden uluslararası alanda yeniden meşruiyet kazanabilmeye, AB’den çeşitli tavizler ve maddi yardım koparmaya çalışırken, AB, Türkiye’yi Avrupa’nın mülteci kampına çevirecek bir anlaşma doğrultusunda “ikna etmeye” çalıştı. Geçtiğimiz günlerde AB ile varılan anlaşma AKP medyasında “AB ile yapılan tarihi anlaşma”, “vizeler kalkıyor” çığlıklarıyla duyurulurken, anlaşmanın uygulanması halinde, Türkiye’nin Avrupa’nın mülteci hapishanesi haline geleceği ve bugünkü mülteci politikasıyla, bunun orta vadede hükümetin başına büyük belalar açacağı gözden kaçırılmaya çalışılmakta.
Dolayısıyla, AB ile yeniden başlayacağı söylenen müzakere döneminden kimsenin bir umudunun olmaması gibi, Ortadoğu politikalarında da Türkiye her geçen gün belirleyici bir aktör olma pozisyonunu biraz daha yitiriyor. “İzle ve gerekirse dahil olup kazançlı çık” olarak özetlenebilecek tarihsel pozisyondan, “derhal dahil oldu ve zararlı çıktı” pozisyonuna sürükleneli çok oldu.

Dış politikada emperyalizmin yaşadığı istikrarsızlık, gelişme trenine geç binmenin acısını hâlâ yaşayan Türkiye için daha da derin ve acılı bir biçimde yaşanıyor.

Ekonomi

AKP’nin göreve getirdiği ilk Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz Nisan ayında AKP’nin 2023 hedeflerinin bir şehir efsanesi olduğunu dile getirmişti. Türkiye her şeyden önce en büyük 17. ekonomi olmaktan 19.luğa geriledi. Şu anda G20’deki yeri dahi sallantıya girmiş durumda. Şimdilik çılgın projelerle inşaat ve enerji ağırlıklı bir kalkınma kurgusu olsa da paranın dolaşımda kalması, döviz akışkanlığı ve nihayetinde de bir merkez bankası politikası hususlarında halen bir kararlılığa varılabilmiş değil. Kaldı ki, alınabilecek en iyi karar dahi ancak krizin keskin etkilerini biraz daha ötelemekten başka bir işe yarayacağa benzemiyor. Yani ekonomi AKP’nin yumuşak karnı olmayı önümüzdeki dönemde daha şiddetli bir biçimde sürdürecek.

Ekonomide temel vaat olan 2023 hedefi şöyle: Dünyanın 10 büyük ekonomisi arasına girme, 2 trilyon dolarlık GSYH, kişi başına 25 bin dolar gelir ve 500 milyar dolarlık ihracat. Şu aşamada aklı başında hiç kimse bu hedeflerin tutturulabileceğini ifade etmiyor. Ayrıntıya girmeden basit bir örnekle açıklamaya çabalayalım. 2023 hedeflerini tutturabilmesi için her yıl yüzde 14’lük bir büyüme yaşanması gerekirken 2014’ün büyüme oranı %2.9 oldu. Böylece AKP’nin ekonomideki istikrarının “Türkiye tarihinin ortalamasına tutunmak” ile sınırlandığını görebiliriz.

AKP döneminde ekonominin tehlike potansiyelleri hemen her işçinin zihninde açık bir gerçektir. Gelecek üzerine fazladan laf etmeden biraz da AKP’nin abartılan geçmişini incelemekte fayda var. Öncelikle AKP iktidarı altında yaşanan büyümenin rekor olduğunu iddia etmek son derecede hatalı. AKP hükümeti (darbeler ve II. Dünya savaşı yıllarını dahil etmezsek) iktidar sürecindeki büyüme ortalamasında en başarısız 3. hükümettir. Bu veriye 2008 dünya krizi bahane ediliyorsa sorgumuzu tarihsel olarak sürdürelim. Bugün tüm dünya üretimi içerisinde Türkiye’nin sahip olduğu pay %1.41 olarak ifade edilmektedir. Bir mukayeseye ihtiyacımız varsa, bu oran 1998’deki pay ile eşittir. (Aynı zamanda 87′, 90′ ve 93′ yıllarında da tüm dünya üretiminin yine %1.40 dolaylarında miktarı Türkiye’de yapılmaktaydı).[1] Şunu da eklemekte fayda var ki, Türkiye ekonomisinin büyüme eğilimi daima cari açıktaki büyüme eğilimini de peşinde sürüklemektedir. Yani ekonominin her büyümesi daha sert problemlerin bir birikimi olarak kendisini ortaya koymaktadır.

Açıkça görünen o ki, 2001’deki tarihi küçülme oranının ardından AKP’nin yakalayabildiği büyüme rakamları, ortalama içerisinde bakıldığında hiçbir şey ifade etmiyor. Dolayısı ile ekonomideki cephesinde AKP geçmişi ile örtüşen bir pozisyonda, istikrarlı bir istikrarsızlıkta kümeleniyor.

Rejim

İstikrar bağlamında AKP’nin elinin en güçlü olduğu sanılan yere, politika arenasına bakalım. Yüzde 49’luk bir oya rağmen, Türkiye’nin tarihsel rejim krizleri mirası Saray ve AKP’nin elleri arasında duruyor.

Tarihsel olarak Türkiye rejiminin sahip olduğu üç problem vardır. Kürt sorunu, kitlelerin yoksulluğu ve üçüncü olarak da bu ikisine yanıt üretememekten kaynaklanan sürekli kriz dönemleri. Kitlelerin baskısı, yahut rejim organlarının kendi iç işleyişlerinin aşınması ile sık sık açığa çıkan krizlerde kimi yapısal değişikliklere gidilmiş olsa dahi, kitlelerin ekonomik ve demokratik talepleri hiçbir zaman karşılanamadı. Her değişiklik yoksulluk ve Kürt sorunu duvarlarına çarptı. Buradan hareketle Başkanlık sisteminin rejimin tarihsel sorunlarını çözemeyeceği oldukça açık. Çünkü devletin kendisi yoksulluk sorununu çözebilecek bir yetiye sahip olmadığı gibi, demokratik hakları da tanıyabilme şansına sahip değil. Bu iki durum ancak rejimden köklü bir kopuşla mümkün olabilir. Başkanlık sisteminin tarihsel istikrarsızlığa niçin çare olmayacağını biraz daha açıklayalım.

Kürt sorunu ile başlayalım. Başkanlık sisteminin Kürt kitlelerine yerel yönetimlerin biraz daha güçlendirilmesinin ötesinde sunabileceği herhangi bir taviz yok. Hiç değilse mahallelerinin bir daha ordu tarafından basılmamasını isteyen kitleler için bu vaadin yeterli olamayacağı açık. Somut verilerden kopup, “Yine de başkanlığı alsa rahatlar mı?” diye düşünen işçilere de kısa bir cevap verelim: Bırakalım başkanlığı, beklemedikleri bir anda tek başına hükümeti kazanan AKP, sokağa çıkma yasakları ve operasyonları sürdürerek Kürt sorununa baskı ile yanıt vermek dışında bir kabiliyetinin olmadığını gösterdi. Basına ve toplantı ve gösterilere karşılık gösterdiği sert müdahaleler ve Tahir Elçi’nin infaz edilişi de kitlelerin basit taleplerine yanıt verebilecekleri bir kayağa yahut esnekliğe sahip olmadıklarını yine gözler önüne seriyor. Başkanlık sisteminin hayata geçmesi halinde dahi, bu durum rejim krizlerine son veren bir istikrar ortamı sağlayamayacak. Çünkü AKP toplumun bir kesimini (yarısını falan değil, ondan çok daha fazlasını) attığı her adımda karşısında görecek. AKP’nin ezici oy üstünlüğü sağladığı köylerdeki polise karşı direnişleri, örneğin Suşehri’ni unutmayalım.

AKP’nin ürettiği her politika, zaten ondan hoşlanmayan kitlelerin nefretini artırmak gibi sınırlı bir sonuç doğurmuyor. Çoğu kez bir hayatta kalma savaşına sebebiyet veriyor. Soma’da ve Bursa’da işçilerin, Kürt şehirlerinde de yoksul halk kitlelerinin yaptığı gibi. İşin en can alıcı kısmı bu olsa da, bir konuya daha işaret etmekte fayda var. Rejimin olumsuz mirasını en güçlü bir biçimde taşıyan Saray bu istikrarsızlığı dahi istikralı biçimde yaşayabilecek güce sahip değil. Çünkü her rejim kendi yöntemlerini finanse etmekle mükelleftir. Demeye çalıştığımız şey şu: Ekim ayında güvenlik ve savunmaya yönelik mal, malzeme ve hizmet alımları için 519 milyon 229 bin lira harcanarak rekor kırıldı. Yılın ilk 10 ayında güvenlik ve savunma için yapılan harcamaların toplamı ise 2 milyar 603 milyon 367 bin lira ile bir başka rekor! Bu oranlara göre geçen yılın güvenlik masrafları ikiye katlanmış durumda ve kırılgan bir Türkiye ekonomisinin bu masrafları uzun bir süre taşıması kolay görünmüyor.[2]

Yeniden yeryüzü

Hasmımızın içerisinde bulunduğu zorluklar bizi sevindirme acizliğine hiçbir şekilde düşürmemeli. Zira ifade ettiğimiz güçlükler bizlere daha fazla işsizlik, daha fazla iş cinayeti, yoksullaşmamızdaki istikrarlı tırmanış ve baskıcı uygulamalar olarak dönüyor.

Nasıl ki dünya krizinden bahsederken, krizin otomatik olarak sınıflar mücadelesinde zaferlerle dolu bir artışa dönüşmeyeceğini biliyorsak, AKP’nin içinde bulunduğu bu istikrarsızlık hali de bizleri otomatik olarak bir yükselişe ve kazanımlara sürüklemeyecektir.

Veriler ortada. Dış politika, ekonomi ve rejim alanında AKP’nin işi oldukça zor. Buna karşılık sonucu belirleyecek şey bizim mücadele düzeyimiz ve azmimiz olacak. Bu konuda da işçi sınıfının çok farklı sosyal katmanlarındaki genç kuşaklarının farklı vesilelerle edindiği deneyimler bizlerin en büyük dayanağıdır. Gezi eylemleri ile nihai sonuçlarına varmayan her adımın karşı tarafa hamle üstünlüğü kazandırdığını gördük. Bursa direnişi ile kendi organlarımızla denetlenmedikçe hiçbir kalkışmamızın taleplerimizin tümünü karşılamaya yetmediğini deneyimledik. Kürt emekçileri de dünün “müzakere yanlılarının” nasıl da “şahin kanat” haline gelebildiğini gördüler. İşte önümüzdeki mücadele dönemi için, bu hafızamıza güveniyoruz.

Sonucu belirleyecek olan sınıfın mücadele halindeki bu sektörleridir. Bu sektörün hafızasının birleşik ve doğru bir biçimde yayılmasıdır. İşçi sınıfının güçlü bir devrimci partiye ihtiyacı var ve bu inşa için biz AKP’nin güçsüzlüğüne değil, işçi sınıfının mevcut mücadele düzeyine inanmayı sürdürüyoruz.

[1] Büyüme verilerinin efsanevi niteliğini yıkmak ve hakkını vererek incelmek için TÜİK ve bakanlık verilerini daha yakından incelemek gerekir. Ancak ne yazık ki yazımızda bunun için yeterli yer yok. Yine de konuya biraz daha eğilmek isteyen okura daha derli toplu ve konsantre verilere ulaşabilmesi için Çağdaş Şirin’in 20 Nisan tarihli yazısını önerebilirim: http://www.businessht.com.tr/yazarlar/cagdas-sirin/1068162-92-yillik-buyume-seruvenimiz . Buna karşılık okur ekonomide genel olarak ciddi bir büyüme yokken, Türkiye burjuvazisinin nasıl olup da büyüme rekorları kırdığını sorabilir. Yanıt oldukça basit. Özelleştirmeler. Özellikle Tüpraş ve Telekom gibi ülkenin en karlı işletmelerinin kelepir fiyatlara özel sektöre geçmesi, üretim oranında ciddi bir büyüme yaşanmaksızın, burjuvaziye büyük bir büyüme ve karlılık olarak döndü. Kısacası AKP’nin ekonomideki istikrarı yalnızca cepten yemekti. Şimdi ise özelleştirmelerin sonu nereyse geldi. Yani gemi karaya oturdu. AKP’nin ekonomi mucizesinin sonuna gelmiş olduğumuzu görmek için alim olmamıza lüzum yok.

[2] Savunma harcamaları için bak: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/421005/Savas_butcesi_rekor_kirdi.html

Yorumlar kapalıdır.