Mülteci “krizinin” sorumlusu emperyalizmdir!

Sahillere vuran bebek cesetleri, denizlerde boğulan insanlar, batan tekneler, açıklarda ümitsizlikle kurtarılmayı bekleyen insanlar, tel örgülerle çevrilen binlerce kişi, kar kış demeden daha güvenli bir yere ilerlemeye çalışan yığınlar, sefil kamplar, acı çeken açlık çeken, trenlere doldurulup oradan oraya sürülen canlar… Sanki kitleler halinde tehcir edilip sonuçta ölüme mahkûm edilen 20. yüzyıl Yahudilerinin yaşadığı felaketin bir örneğini bu kez 21. yüzyılda yaşıyormuşuz gibi. Ve gene “uygar” Avrupa’nın göbeğinde. Ama bu acı haberlere ve görüntülere son günlerde yenileri eklenmeye başladı: tıpkı Yahudilerin Krakov’da, Varşova’da ve pek çok başka yerde Nazilere karşı direndikleri gibi, tel örgülerle, duvarlarla engellenmeye çalışılan mültecilerin Makedonya’da, Macaristan’da, Fransa’da direnişe, mücadeleye geçmeleri. Bu yepyeni bir gelişme.

Biliyoruz, Avrupa’nın pek çok ülkesinde karşıdevrimci gericilik, ırkçılık ve faşizm mültecilerin varlığını bahane ederek güçleniyor. Ama gene biliyoruz ki, Yunanistan sahillerinde, Yugoslavya’da Belgrat’ta, hatta faşist Orban’ın yönetimindeki Macaristan’da halk mültecilere yardımcı olmak için elinden geleni yapıyor. Avusturya ve Almanya’da demokratik ve ilerici kitle örgütleri, mültecilerin kabulü için on binlerce kişiyi alanlarda toplayabiliyor. Fransa’da ve İspanya’da insani yardın örgütleri, bazı belediyeler ve sendikalar mülteciler için seferber olmuş durumda. En son İsviçre’de düzenlenen referandumda halk mültecilerin en ufak bir kusur halinde ülkeden ihraç edilmesi yolundaki bir tasarıyı reddetti. Ve şimdi mülteciler de örgütlenmeye başladılar, onurlu kabul ve insanca bir yaşam haklarını savunmak için.

Kuşkusuz sorunun insani yanı büyük önem taşıyor. Zira sonuçta söz konusu olan aç, açıkta, sefil halde bakıma muhtaç bebekler, kimsesiz çocuklar, yaşlı genç çaresiz insanlar söz konusu. Tüm işçi ve emekçi örgütlerinin, ilerici ve demokratik kuruluşların onların yardımına koşması zaruri. Ama bu yaratılmış “krizin” ardında yatan politik nedenleri ve sonuçları unutmamamız gerekiyor. Birincisi, mültecilerin Avrupa’ya yönelik göçünün bir “kriz” haline gelmesinin nedeni, bu göçün masraflarını kimin ödeyeceği konusunda AB ülkelerinin birbirlerine girmiş olması. Unutmamak gerekir ki AB’nin özellikle gelişmiş ülkeleri, değil göçmen istememeyi, tam tersine göçmen emeğine muhtaç durumda. Öncelikli olarak, eğitimi için tek kuruş sarf etmedikleri kalifiye işgücüne sahip oluyorlar. Bunun yanı sıra hem çok ucuza çalıştırdıkları göçmenlerin sırtından ek kârlar elde ediyorlar, hem de onların bu düşük ücretleriyle emek piyasasını ucuzlatıyorlar, sendikaları zayıflatıyorlar, işçi sınıfını bölüyorlar, toplumda ırkçılığı provoke ediyorlar. Ama şimdi bu politikanın masrafları (göçmenlerin barınması, sağlık ve eğitim sorunları, vb.) konusunda anlaşamıyorlar: hangi ülke ne kadarını alacak, masraflara hangi ülke ne kadar katılacak, bu amaçla hangi ülkeye ne kadar para aktarılacak… Bu arada denizlerde ve karalarda göçmenler telef olmaya devam ediyor…

İşçi ve emekçi yığınlar, milliyetlerinden, dillerinden, dinlerinden bağımsız olarak bir dünya sınıfı oluştururlar. Ve biz devrimci Marksistler, her işçinin, her emekçinin sınırlardan bağımsız olarak tek başına veya ailesiyle birlikte dünyanın istediği yerinde yerleşme ve çalışma hakkına sahip olduğunu savunuyor ve bunun için mücadele ediyoruz. Bugün bu hakkın uygulanması belirli bir bölgede yeni kaynakların harekete geçirilmesini gerektiriyorsa, bunun masrafların başta silah üreticileri olmak üzere kapitalistlerce karşılanması gerektiğini söylüyoruz. Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya, Yemen’e, Suriye’ye askeri müdahaleler için trilyonlarca dolar harcayan emperyalist ülke yönetimlerinin, bu müdahaleler sonucunda yerlerinden ettikleri insanlar için birkaç milyar dolar harcayamayacaklarını söylemeleri kabul edilemez. Aynı şey, AB’den mülteci başına ayda 2 bin Euro’ya yakın para alıp mültecilere 80 Euro ödemekle yetinen; Kürt kentlerine operasyonlar düzenlemek için, ordusunu Suriye’ye müdahaleye hazırlamak için milyarlar harcayan Türkiye hükümeti için de geçerlidir.

İkincisi, bugün Avrupa’nın kapısına dayanmış olan yüz binlerce insan yurtlarını, evlerini ve işlerini kendi istekleriyle terk edip yollara düşmüş değildir. Bu mülteci akınının başlıca sorumlusu, Libya’yı, Yemen’i, Suriye’yi durmaksızın bombalayan emperyalist ve yayılmacı ülkeler, iç savaşları kışkırtıp karşıdevrimci akımlara yardımcı olan bölge yönetimleri ve devrimci kalkışmaya girişmiş kendi halklarını kıyımdan geçiren diktatörlük rejimleridir. Bu kitleler bilerek ve isteyerek ve elbette çok haklı olarak başlarındaki karşıdevrimci diktatörlük rejimlerine karşı ayaklanmışlardır. Ve Tunus’ta ve Mısır’da belirli başarılar da elde etmişlerdir. Ama bu deneyimlerden rejimler ve emperyalizm de ders çıkarmış; birinciler (kendi bölge yandaşlarıyla birlikte) iktidarlarını kaybetmemek, ikinciler ise (onların bölge işbirlikçileri de dahil olmak üzere) devrimci süreçlerin kendi kontrollerinden çıkmasını engellemek için iç savaşları kışkırtmışlar, devrimci demokratik önderliklere alternatif olarak karşıdevrimci cihatçı, selefi akımları desteklemişlerdir.

Bugün devrimciler olarak iki ana görevle karşı karşıyayız: Birincisi, mültecilerin göçtüğü ülkelerde, onların, konut, sağlık, eğitim, çalışma ve insanca yaşama haklarını savunmak, bu doğrultuda tüm işçi ve kitle örgütlerini seferber etmek; onların sosyal ve siyasi yaşama katılımlarını ve var olan işçi-emekçi örgütlerinde yerel sınıf kardeşleriyle birleşmelerini sağlamak; ırkçılığa, ayrımcılığa ve faşizme karşı mücadele etmek. İkinci görevimiz ise, emperyalizmin ve Rusya gibi yayılmacı ülkelerin, İran, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi bölge gerici rejimlerinin bombardımanlarına, askeri veya politik müdahalelerine karşı mücadele etmek, devrimci süreçlerin yanında yer alarak emekçi halkların diktatörlük rejimlerine karşı mücadelelerini her yoldan desteklemek.

Mültecilerin hak ve özgürlükleri, işçi sınıfının hak ve özgürlükleri demektir!

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.