Suriyeli mülteciler ve vatandaşlık tartışması

153

Kilis’te gerçekleştirmiş olduğu bir konuşma sırasında Erdoğan, Suriyeli göçmenlere vatandaşlık verileceğini açıklamış oldu. Böylece kamuoyunda etkileri oldukça hissedilen ve Türkiye’de sayıları yavaş yavaş 3 milyona dayanmakta olan Suriyelilerin konumu ve geleceği üzerine bir tartışma başlamış oldu.

Öncelikle daha mülteci statüsüne dahi sahip olmayan Suriyelilere vatandaşlık önerisi getirilmiş olması, önerinin samimiyetsizliğini ifşa eder nitelikte. Zira sarayın mülteci politikası, tıpkı dış politikada olduğu üzere ikiyüzlüce bir karakter taşıyor, siyasi çıkarlar ve beklentiler tarafından şekilleniyor.

Savaştan kaçarak Türkiye sınırlarının içerisine ulaşmış olan Suriyelilerin ezici bir çoğunluğu yok pahasına denebilecek ücretlerle köle gibi çalıştırılıyor. Güvenceleri veya sigortaları yok. Hayatlarını savunmak adına sendika benzeri en temel ekonomik mücadele aygıtlarına erişim haklarından dahi yoksunlar. İltica hakları ise bizzat Erdoğan ve Merkel arasında yapılan anlaşma ile ellerinden çalınmış vaziyette. Bu bağlamda sarayın vatandaşlık önerisinin, kendilerinin gerçekte sürdürmekte oldukları kirli çıkarlar ve pazarlıklar odaklı mülteci politikasını makyajlamak için kullanışlı bir araç olduğu şüphe götürmez.

Erdoğan’ın vatandaşlık açıklamasının ardından milliyetçi çevrelerce başlatılan yabancı düşmanı bir kampanya da Türkiye’nin gündemine oturmuş durumda. Suriyeli mültecilerin ‘istenmediğinin’ ifade edildiği ve sınır dışı edilmesinin talep edildiği bu ırkçı kampanyanın sınırları mültecilere dönük fiziksel saldırı boyutlarına ulaşmış durumda. Teorik-ideolojik düzlemde dünya nüfusunun tamamının Türk olduğunu veya en azından Türk kökenli olduğunu öne süren Türkçülüğün, sadece 3 milyon Suriyeli mülteciye vatandaşlık verilmesi noktasında almış olduğu bu saldırgan tutum, milliyetçi siyasal akımların çelişkilerine verimli bir örnek teşkil ediyor.

Bu zenofobik (yabancı düşmanı) kampanya anlayış noktasında mülteciliği bir sonuç olarak değil, bir tercih olarak yorumluyor. Milliyetçi duygular ile hareket edip bu kampanyanın bir parçası olan kitleler, kendi yakınlarının Almanya’ya çalışmak için gittiklerinde Suriyeli mültecilerin bugün Türkiye’de karşılaştıkları koşulların bir benzeri ile karşılaştıklarının, esasen Suriyeli mülteciler ile toplumsal bir kardeşliğe sahip olduklarının bilincinde değiller.

Bu yaklaşımın sonuçları ise elbette saray rejiminin çıkarına bir tablo çıkartıyor karşımıza. Öncelikle Suriyeli mültecilerin konakladıkları yerellerde ve kentlerde, bu bölgelerin sosyo-ekonomik problemlerini doğrudan doğruya mültecilerin varlığı ile ilişkilendiren bu anlayış, hayat şartlarındaki geri çekiliş üzerinde sarayın sahip olduğu sorumluluğu perde arkasına gizliyor. Öte yandan bu anlayış, mültecilerin evlerinden kaçmasına sebebiyet veren asıl aktörlerin, Esad’ın, Rusya’nın, IŞİD’in, ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin ve Türkiye’nin rolünü önerdikleri politikada hiçe indirgeyerek, çözüm odaklı değil sorunun yeniden ve yeniden üretilmesi odaklı bir perspektif ile hareket ediyor.

Yukarıda çizmiş olduğumuz çerçeve etrafında ise sosyalistlerin belli başlı görevlerinin saptanması bir ihtiyaç olarak hissediliyor. Hem saray rejiminin ikiyüzlü mülteci politikasına, hem de milliyetçi/ırkçı odakların mülteci düşmanı kampanyasına karşı gerçek bir alternatif yaratmak için tüm demokratik güçlere, ilerici, sosyalist ve devrimci partilere ve özellikle de sendikalara büyük görevler düşüyor.

Mülteci ve göçmen emekçilerin Türkiye’deki işçi ve emekçi yığınların saflarında örgütlenmesi, onların proletaryanın ve ilerici ve devrimci güçlerin yaşamıyla ve mücadeleleriyle bütünleşmeleri en temel enternasyonalist ve ulusal bir görev olarak karşımızda durmakta. Ancak bugün gelinen noktada en acil görevimiz Suriyeli mültecilerin, artmakta olan fiziksel saldırılara karşı kendilerini savunabilmeleri için direniş komitelerini kurmalarında onlara yardım etmek. Bugün Türkiye’deki ve Avrupa’daki en yakıcı görevlerimizden biri budur.

Yorumlar kapalıdır.