“Suriye modeli”

131

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Saray’ın anayasa değişikliğini bir totaliter diktatörlük rejimine geçiş olarak tanımlarken, bunun “Suriye modeli” olduğunu belirterek “Esad anayasasını tercüme ettiler. Devlet çökertirsen bu hale gelirsin, sonunda gidersin Esad’ın elini öpmeye kalkarsın!” dedi. Adı iktidar tarafından Baas’çıya çıkarılmış Kılıçdaroğlu’nun bu açıklaması, ister bir retorik, isterse samimi bir endişenin sonucu olsun, önemli.

Erdoğan’ın kendi kafasının içinde Suriye’yi model olarak alıp almadığını, eski kankası, sonraki kanlısı Esad’ın anayasasını tercüme ettirip ettirmediğini bilemeyiz. Şüphesiz herkesin başkalarından öğreneceği bir şeyler vardır! Ancak, bir zamanlar bütün Batı’nın bölge için “model” kabul ettiği Erdoğan gibi “yerli ve milli” bir liderin başkalarından kopya modellere, tercüme anayasalara falan tenezzül etmeyeceği de söylenebilir. Hem zaten bizimki, olursa “Türk tipi başkanlık” olacak! Ancak, yine de Kılıçdaroğlu’nun memleketle ilgili endişelerine katılmamak mümkün değil. Ayrıca, CHP Genel Başkanı’nın sözlerinden “Suriye modelinin” iyi bir şey olmadığını da anlıyoruz. Peki, Kılıçdaroğlu’nu endişelendiren bu model nasıl bir şeydir bakalım.

Bir polis devleti…

İşçi Cephesi’nde yayımlanan 28 Ocak 2014 tarihli, “Suriye’yi Hatırlamak” adlı yazımızda Esad rejimini (“Suriye modeli” de denebilir!) tanımlarken şunları söylemişiz:

“… Suriye 1963 Baas darbesinden başlayarak 50 yıl boyunca bir olağanüstü hal rejimiyle yönetilmiştir. Bu, polise ve diğer güvenlik güçlerine olağanüstü gözaltı ve sınırsız tutuklama yetkisi veren bir rejimdir. Doğrudan Esad ailesine bağlı Muhaberat ve özel askeri birliklerle paramiliter güçler (Şebiha) her türlü muhalif toplumsal hareketi en kanlı bir biçimde bastırmakla görevlidir. İşkence son derece yaygındır. Halkın bir daktilo makinesi bulundurması bile izne tabidir. (Tabii, daktilolu dönemde) Baas dışında bütün partiler fiilen yasaktır; varlıklarını ancak “Ulusal İlerici Cephe”ye katılıp resmen Baas’a biat etmeleri şartıyla sürdürebilirler. Basın, fikir, ifade ve örgütlenme özgürlüklerini sıkı bir denetim altında tutan rejim, muhaliflerine seyahat yasağı uygular. Bütün medya Baas denetimindedir. 1960’lı yıllardan başlayarak yüz binlerce Kürt vatandaşlık hakları ellerinden alınarak “yabancılar” olarak fişlenmiştir. Bütün internet iletişimi sıkı bir sansür ve denetim altında olup blogger’lar ve gazeteciler sistematik olarak baskı ve tutuklanma tehdidiyle yüz yüzedir. Hiçbir bağımsız siyasi ve sendikal faaliyete ve işçi eylemine izin yoktur; muhalif ve devrimci sosyalist faaliyetleri saymıyoruz bile! Kısacası Baas diktatörlüğü, ortalama bir Türk solcusunun, kendi ülkesinde bunların onda birini dahi “ faşizm!” olarak tanımlayacağı (hatta tanımladığı) bir rejimdir (…)

(…) 2000 yılında baba Esad’ın ölümünün ardından hanedan rejimi gereği başa geçen (veya tahta çıkan!) oğul Esad döneminde başlayan “Şam Baharı” ülkenin geleceğinin tartışıldığı birçok demokratik forum ve tartışmanın da yolunu açar. Politik özgürlük taleplerinin yanı sıra özgür ve adil bir seçim talebi de ön plana çıkar. Ancak “bahar” rejim açısından tehlike teşkil etmeye başlamış olacak ki, Ağustos 2000’de bir tutuklama dalgasıyla sona erer. Bu aynı zamanda kendisinden bir demokratikleşme hamlesi beklenen oğul Esad’dan da umutların kesilmesine yol açar…”

Elbette rejimin bu marifetlerine pek çok başka detay eklenebilir. Bu arada, 2011’de, olayları yatıştırmak için 48 yıllık “baba mirası” olağanüstü halin kaldırıldığını da söyleyelim; tabii, baskıyı başka yollarla sürdürmek üzere. Kılıçtaroğlu’nu endişelendiren ve Saray’ı suçlamasına yol açan “Suriye modeli”nin politik ayağı aşağı yukarı böyle bir şeydir.

Her şeyin başı ekonomi..!

Tabii, “model”in bir de ekonomik ayağı vardır. Onu da aynı yazıda şöyle tasvir etmişiz:

Bu defa bir değişiklik yapalım ve önceki yazılardan farklı olarak mevzuya cenazesi çoktan kaldırılmış “Baas sosyalizminden” değil, devrimci bir halk ayaklanmasını adeta zorunlu kılan “Baas kapitalizminden” girelim. Burada söz konusu olan, yaklaşık yirmi yıldır ivme kazanarak ilerleyen neoliberalleşme süreciyle daha da azgınlaşan, hırsızla polisin birlikte zenginleştiği bir sömürü düzenidir. Bu, yaygın bir rüşvet ve yolsuzluk ağına dayalı, en tepesinde Esad hanedanının olduğu kayırmacı bir “eş-dost-ahbapçavuş kapitalizmi”dir. Bu düzen, rant sağlama ve bu rantı paylaşma esasına dayanır. Bu ranta ulaşmanın en kestirme yolu kapitalistlerle hükümet ve asker sivil bürokrasi mensupları arasında oluşturulan çeşitli işbirlikleridir. Zaten bu rejimde devlet görevlilerinin öncelikli amacı, siyasi güçlerinden istifade ederek servet sahibi olmaktır. Aynı şekilde kapitalistler de devlet yetkilileriyle iyi ilişkiler kurarak daha da zenginleşirler. Suriye, 178 ülkenin yer aldığı aşağıdan yukarıya yolsuzluk sıralamasında 127’ncidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi piramidin tepesinde Esad hanedanı vardır. Mesela bir iddiaya göre 2005 yılındaki petrol gelirlerinin yüzde 85’i Esad ailesine ve ortaklarına gitmiştir. Aşağıdaki örnek, “kayırmacı eş-dost kapitalizmi” tanımlamasının boşa yapılmadığını göstermektedir:

Ülkede ekonomik sistemde kayırmacılığın oldukça yaygın olduğu ve hatta finansal güce sahip bireylerin devlet politikalarını dâhi manipüle edebildikleri biliniyor. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri, yakın dönemde Syriatel ile 94 adlı iki GSM operatörü arasında yaşanan rekabette bir kez daha gün ışığına çıkmıştı.

2000 yılında halka cep telefonu hizmeti sağlanması amacıyla hükümet, Syriatel ve 94 adlı iki özel şirketi yetkilendirmişti. Syriatel’in % 25’i Mısırlı bir şirkete, % 75’i ise Suriye Devlet Başkanı’nın kuzeni Rami Makhluf’a aitti. 94’ün sahipleri ise Lübnan İletişim Bakanı Mekati ve Rami Makhluf’tu. Şirketler faaliyete girdikten bir müddet sonra Makhluf, Syriatel’in kârından alması gereken payı alamadığını iddia etti. Bunun üzerine Suriyeli yetkililer, Mısır idaresini uyardı. Öyle ki Mısırlı CEO ile Mısırlı Pazarlama Müdürü, Suriye istihbaratı tarafından tehdit ediliyordu. Üstelik Mısırlı şirketin avukatının Suriye’ye girişine dâhi izin verilmedi. Sonuçta, Nisan 2002’de Mısırlı CEO, Suriyeli yetkililer tarafından üç gün içinde ülkeyi terk etmesi yönünde uyarıldı; böylece Makhluf, operatörü tekeline alma hakkını elde etti. Sonuçta, Makhluf özel çıkarları için rejimle yakın ilişkilerini de kullanarak kamu otoritelerini yönlendirmiş ve bu sayede mülkiyet haklarıyla adeta alay edercesine Mısırlı şirketin payına el koymuştu…” (Analist. Kayırmacılığın Esareti Altındaki Suriye Ekonomisi. Osman Bahadır Dinçer-Gamze Coşkun)

Diktatör diktatöre benzer..!

Kılıçdaroğlu’nun sözünü ettiği model ve anayasa ithali meselesine dönecek olursak… İllaki kopyacılık gerekmez; ama nihayetinde diktatörlük diktatörlüğe benzer. Üstelik tarihsel, toplumsal, politik nedenlerden kaynaklı kimi farklılıklarına rağmen burjuva diktatörlüklerinin ortak bazı evrensel nitelikleri vardır. Bu rejimler arasındaki düşmanlıklara bakmayın; insanlar gibi rejimlerde dostlarına benzedikleri gibi düşmanlarına da benzerler. Misal, Gezi’den bu yana bizimkinde ortaya çıkan “antiemperyalizm” halleri. Öyle alayı Türkiye’ye düşman (ABD’yi, Almanya’yı kastederek) dış güçler, faiz lobileri, reyting kuruluşları, üst akıllar, emperyalist komplolar, bağımsızlık savaşları, falan… Tabii, dış güçlerin maşası iç hainleri de unutmadan… Yıllar yılı ABD’nin kurdurup iktidara getirdiği söylenen bir partinin genel başkanı, başbakanı, cumhurbaşkanı… olan bir şahsın öyle herkesleri emperyalizmin uşağı olmakla suçlayan antiemperyalizmi… Tabii, öbürü altyapısı ve geçmişi hesaba katıldığında daha tecrübeli, ama bizimki de hızlı öğreniyor; az da laik falan olsa var ya…

Hayalkırıklığı içindeki liberallerin bir kısmı şimdi hapiste; Allah “ulusalcılara yardım etsin!” Bir Esad’ları vardı yakında bir de Tayyipleri olacak, fena halde emperyalizm karşıtı! “Şaka” bir yana, dileğimiz bu şartlarda ne Türkiye’nin Suriye’ye, ne de Suriye’nin Türkiye’ye benzemesi, “model” olarak da, “anayasal” olarak da. Çünkü ikisi de birbirinden beter.

 

 

Yorumlar kapalıdır.