İran: Devrime giden Larissa yolu (mu?)

294

Pers kapitalizminin, 1979 devriminin reaksiyonerleri aracılığıyla kazandığı İslamcı diktatoryal üstyapı, son 30 senedir İran proletaryasını sosyal ve ekonomik bir uçurumun kenarına doğru sürükledi. Bağımsız sendikal ve sınıfsal hareketleri Kur’an’dan alıntılanan ayetler eşliğinde ve polis copunun da “kısmi” yardımıyla sindiren molla rejimi, ulusal pazarının kapitalist işleyişinin akıbeti uğruna, Ortadoğu’nun en karşıdevrimci devlet aygıtlarından birinin yaratımına soyundu. İsrail ve Türkiye ile birlikte bölgedeki polis rejimlerinin en ileri örneklerinden birini sunan İran, 2011’de Ortadoğulu kentli yoksulların, işsizlerin ve proleterlerin devrimci ayaklanmaları karşısında da, hemen hemen hiç vakit kaybetmeden elçileri aracılığıyla, yıkılmakta olan diktatörlüklerin bakanlar kurulundaki safını aldı. Şu gerçek şüphe götürmez ki, Pers kapitalizminin kaptan kamarasındaki molla rejiminin hayatta kalmasının, Ortadoğu’nun işçi ve emekçi sınıfları nezdinde hiçbir olumlu tarafı bulunmamaktadır.

Bu gerçekler bir kenarda bütün somutluklarıyla beraber yakıcılıklarını korurken, İran’da yaşanmakta olan son seferberliğe dönük olarak bir kere daha komplocu (asılsız, temelsiz, idealist) teoriler, mücadelenin sosyal dinamiğinin neden emperyal bir kurgudan ibaret olduğunu ispatlama çabasına girişti bile. Elbette bu teorilerin çıkış noktasını, İranlı bir metal işçisinin hangi çalışma şartları altında ve ücret seviyeleri eşliğinde hayatta kalmaya çalıştığı olgusu değil, Donald Trump’ın bir sosyal medya mecrası olan Twitter kullanımı oluşturuyor. Söz konusu konspiratif hipotezlerin programatik temeli, Pers kapitalizminin sınıflar nezdindeki sosyo-ekonomik sonuçları değil; zaten öyle olamazdı da. Bu temel kendisini dolaysız bir şekilde Körfez ülkelerinin suni diplomatik ihtiyaçlarında veya Birleşik Devletler’in dış politikadaki taktiksel ve sözel etik önermelerinde buluyor. Özetle son derece mistik bir öznelciliği ölçüt almayı kabul etmiş olan, çarpık bir tarih okumasıyla karşı karşıyayız. Söylemeye dahi lüzum yok ki, bu metafizik tarih okumasının, tarihsel materyalizmin felsefi ve siyasal metodolojisi ile uzaktan yakından herhangi bir alakası bulunmamakta.

Elbette, artık neredeyse yoksulların iç çekişlerinde bile maddi zeminini kazanmakta olan devrim ve devrimci seferberlikler benzeri toplumsal süreçlerin, birtakım “üst akıl” şablonları uyarınca kriminalize ediliyor oluşu, yeni bir fenomen değil. 1924’ün Ocak ayında, “Devrimin Zaman Çizelgesi” başlıklı metninde Troçki aşağıdaki tezi ileri sürüyordu:

Ancak devrimler çok sık gerçekleşmediğinden, devrimci kavramlar ve düşünsel süreçler özensiz hale gelmekte, çerçevesi belirsizleşmekte, problemler yükseltilmekte ve bir şekilde çözülmektedir.

Bu önermenin bizimle ilgili olan kısmı, devrimlerin çok sık gerçekleşmiyor oluşu. Acaba sol, bir devrimin nasıl ve ne gibi biçimler eşliğinde başlayabilmekte olduğunu; daha da önemlisi onun sosyo-politik tarzını unuttu mu? Pedagojide, ilkokulun ardından okuma yazmayı unutmuş olan kimseler, işlevsel okumaz yazmaz olarak adlandırılır. Solun genişçe bir kesimi, uzun senelerdir herhangi bir devrime ve iktidarın fethine önderlik edememiş olmasından kaynaklı olarak, işlevsel bir okumaz yazmazlığın cenderesinde olabilir mi? Eğer öyleyse bile, bu problemin aşılmasının siyasal şartları nelerdir?

Larissa yolu metaforu, aslında epistemolojik bir tartışmanın konusu olarak gündemdedir. Platon’un Menon diyaloğunda Larissa’ya varmanın iki yolu olduğundan söz edilir. Birincisi, daha önce oraya gitmiş birisinin rehberliğinde olandır. Bu yolun alamet-i farikası, deneyimden sonra gelmesidir. Rehber bizi oraya götürür çünkü onun Larissa yolu bilgisi, tecrübenin ertesinde oluşmuştur. İkinci yol, aslında bir açık adres tarifidir. Bu sefer elimizde deneyimin ampirik sonuçları yoktur; yalnızca teorik bir yol tarifi mevcuttur. Çağımızda (21. yüzyılda), devrimci bir önderlik henüz ne bir Şubat’a öncülük işleviyle kitlesel olarak eşlik edebildi, ne de bir Ekim’e önderlik edebildi. Bu gerçeklik (bugün a posteriori bir devrimci önderliğin, politik gelenek olarak değil, doğrudan doğruya organik olarak var olmayışı), kuşağımızın üzerine ikinci yolun sorumluluğunu yüklemektedir. Omuzlarımızdaki yük, bizim ardımızdan gelenlerin bir rehber aracılığıyla (Enternasyonal), çeşitli ulusal arenalarda Larissa’ya (kapitalizmin mülksüzleştirilmesine) varabilmesinin şartlarını hazırlamaktır.

Ancak bu ilişki tek başına sola, yığınların devrimci olanın doğumu için sarf ettikleri inanılmaz çabaları karalamak adına başlattığı karalama propagandasının meşruiyetini sağlamamaktadır. Önümüzdeki misyon ikinci Larissa yolu dahi olsa, elde pusula işlevini görecek olan bir metodoloji; bir açık adres tarifi vardır. Ekim dersleri bu noktada özgünlük kazanmaktadır.

Aslında Ekim okulunun sadık öğrencileri açısından, Ortadoğu kapitalizminin ve ona karşı yükseltilen devrim bayrağının çizmekte olduğu manzara, en azından programatik tavır alma noktasında, son derece açıktır. Devrimci eylemin çekim merkezine doğru akın eden kitleler ile onların sınıfsal tepkileri, kendilerinin önderliklerinden bağımsız olarak desteklenir. Güçlerimizin son kırıntısına dek savunduğumuz dinamik, doğası gereği anti-kapitalist bir karakter taşımaya yazgılı olan seferberlikleri ve onların sürekliliklerini savunmaktır. Yoksa bu dinamizmin sönümlenmesi için hareketin önderliğini gasp etmeye çalışan karşıdevrimci programları savunmak değildir. Bununla beraber, ulusal ve uluslararası düzlemde yabancı sınıf önderliklerinin ilgi alanına girmeyen; daha doğrusu onların müdahale etmeyeceği herhangi bir devrimci seferberlik gelişmeyecektir. Yerel, ulusal ve uluslararası burjuva aktörler, kendilerinin sosyo-ekonomik ve hatta fiziksel varlıklarını tehdit eden devrimci gelişimleri ya baskı araçlarıyla, ya da demokratik gericilik metotlarıyla (önderliği ele geçirip, hareketi sistem içi mevzilere geriletmek) önlemeye ya da frenlemeye çalışacaktır. Bu aktörlerin hepsi, kendi karşıdevrimci programlarının ihtiyaçları uyarınca kitlesel seferberlikleri kullanmayı deneyecektir – tarihte birçok kereler yaptıkları üzere. Bu noktada solun tavrı, hareketin devrimci olmayan önderliklerce teslim alınabileceği olasılığı üzerinden, eski olanı savunmak olamaz. Solun yeri, sınıflar mücadelesinin bütün biçimleri için geçerli olan bu olasılığa karşı, kitlelerin yanı ve onların demokratik ve/ya muhafazakar önyargılarının karşısıdır. Zira sol, öncülüğün kendinde olmadığı durumlarda eski rejimleri ve onların neoliberal ekonomik çevrimlerinin yıkıcı sonuçlarını savunuyor gözüktüğü her noktada, önderlik karşıdevrimci aygıtların gaspına uğramayı sürdürecektir. Bu, çağımızda kısır bir döngü halini almıştır. Bu kısır siyasal döngünün kırılmasının şartı seferberlikler içerisinde, kitlelerle birlikte devrimci partilerimizi inşa etmeye cüret etmekten geçmektedir. Bununla beraber, üretimi durduğu fabrikasından rejimin namlularıyla korunan sokağa çıkan işçinin, ABD Dış İşleri Bakanlığı’nın hangi diplomatik ve konspiratif planlarını hayata geçirmekte olduğuna dair ortaya atılan demagojiler, ezoterizm ekolünün saçmalıklarının bir kopyasıdır. 

Ayaklanan özneye dair duydulan bu kibirli ve liberal inançsızlık, kaynağını doğrudan doğruya ayaklanma eylemine duyulan inançsızlıktan almaktadır. Özetle iddia olunan, sosyal sömürünün ve zulmün en kritik anlarında devrimci araçların ve metotların kullanılmaması gerektiği ve egemen blokların, yer yer Batılı metropollerin finans programlarıyla sürtüşmeler yaşayan birtakım fraksiyonlarının, müttefik sıfatıyla proleterlerin saflarına davet edilmesidir. Son çeyrek asırdır yaşanmış olan bütün seferberlikleri bu teslimiyetçi ve konspiratif çerçeve içerisinde ele alan programların, kendi siyasal oportünizmleriyle tutarlı bir hesaplaşmayı henüz örgütleyememişken, kitlelerin zihinlerindeki burjuva-demokratik ve liberal-muhafazakar önyargıların faturasını kesmeye kalkışıyor olması, çağımızın politik literatürünün trajikomik türüne kazandırdığı son anlamları ifade etmektedir.

İran’da yaşanmakta olan ve çıkış nedenini yaşam şartlarının ekonomik ve toplumsal yönden budanmasında bulan son devrimci seferberliklerin akıbetinin ne olacağını, kaderci bir yaklaşımla saptayamayız. Ancak şunun bilincindeyiz ki, İran ve Kürt proleterleri, her ne kadar ülke üzerinde kısmi bir ambargo uyguluyor da olsa emperyalizm ile ulusal egemen sınıfların ortaklaşarak ürettiklerini gasp ettiği birleşik bir işçi cephesi. Bu cephe, ülkenin siyasal ve ekonomik üretiminin ve yeniden üretiminin başlıca öznesi ve iktisadi potansiyeli dolayısıyla da ciddi bir siyasal güce sahip. 2006-2007 verilerine göre nüfusun yüzde 23’ü tarımda, yüzde 32’si sanayide ve yüzde 45’i tarımda çalışıyor. Ülkede 10 veya daha fazla işçinin çalışmakta olduğu 16.018 sanayi tesisi mevcut. Bunlar toplamda 1.061.319 işçiyi istihdam ediyor. Bu tesislerin yalnızda yüzde 4’ü devlet mülkiyetinde. Bunun anlamı İranlı devlet monopollerince desteklenen özel karteller ile tekellerin işçi sınıfı üzerinden yüksek bir artı-değer talanını gerçekleştiriyor oluşu. Yine bu sanayi tesislerinin yüzde 25’inde 10-49, yüzde 12’sinde 50-100, yüzde 63’ünde ise 100’den fazla işçi çalışıyor. Bunlar yalnızca ekonominin kayıtlı sektörlerine ait veriler. 10 işçiden daha az sayıdaki kişiyi istihdam eden ve sayısının yüz binleri bulduğu söylenen küçük atölyeleri de bu bağlam içerisinde es geçmemek gerekiyor.

Bu çerçeve içerisinde İran ayaklanmasının önceden belirli olmayan evrimini, hiç kimse çeşitli gerici-burjuva rejimlerinin dünya stratejileri programlarına indirgemeye kalkışmasın. Zira bir devrim ve ayaklanma, siyaset sahnesine ani bir çıkış yapmış bulunan yığınların, olağan dönemlere oranla nesneleşmekten hızla kopmayı başarıp özneleştikleri süreçlerdir. Sürecin maddi yönü bu şekilde tezahür ederken, onu tam tersinden okumaya çalışmak, devrimci gerçekçiliği metodik sınırları içerisinde değildir.

Biz tezimizi şöyle ifade edelim: Kapitalizm ile sosyalizm arasında sürmekte olan savaşım, son 30 sene  içerisinde ortaya çıkmış bulunan çeşitli faktörlerin de etkisiyle, günümüzde bir yok oluş ve var oluş savaşımı biçimini almıştır. Söz konusu olan artık canlı organizmanın sosyo-biyolojik varlığını sürdürüp sürdüremeyecek oluşudur. Gramsci’nin veciz cümlesinde aktardığı üzere, ne ölmekte olan öldü, ne de doğmakta olan doğdu. Şu bir kesinliktir: Onlar; yani yeryüzünün dört bir tarafında yanlarında devrimci programları ve önderlikleri olmadan çıplak elleriyle barikatlara koşan yoksul kitleleri, daima emperyal komploların bilinçli veya bilinçsiz taşıyıcıları olmakla suçlayıp, isyanlara sırt çevirenler; onlar ölmekte olanın temsilcileridirler. Matbaalarının çeşitli burjuva rejimlerinin dış işleri bakanlığı ofislerinde çalışmasının, uyudukları yatakların büyükelçiliklerde hazırlanmasının sebebi budur.

Yorumlar kapalıdır.