“Ver İdlib’i, al güvenli bölgeyi”

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Suriye’de siyasi çözüm için anayasa komisyonunun oluşturulduğunu açıkladı. Aslında anayasa komisyonu tartışması karşıdevrimci Esad rejimi, yine 2011 yılından itibaren bölgede kitle ayaklanmasının bastırılması için aynı rolü üstlenen Türkiye, Rusya ve İran gibi bölge ülkeleri ile emperyalizm tarafından üzerinde uzun sayılabilecek bir süredir uzlaşılan bir konuydu. Adı geçen ülkeler ve ABD’nin ilk temel ortaklaştıkları konu 2011 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu halk ayaklanmalarının bir parçası olarak gelişen, Suriye’deki rejim karşıtı kitle seferberliklerini ezmek ya da yolundan çıkartmak idi. Bu süreci ilerletmeye çalışırken de tüm ülkeler, bir yandan ortak hedefleri etrafında hareket etseler de bölgede kendi öznel çıkarlarını pekiştirmek adına da farklı araçlar kullanıp, farklı pozisyonlar benimsediler.

İç savaş dinamikleriyle kitle ayaklanmasını bastırmakta bir düzeye ulaştıklarına vakıf olduklarında ise ikinci tartışma konuları, Suriye’de nasıl bir “geçiş süreci” örgütleyecekleri oldu. Bu konuda da pazarlık masasına en zayıf oturan ama en ayrıksı sesi çıkartan Türkiye’yi “yola getirmeleri” pek zor olmadı ve Suriye’de Esadlı bir geçiş sürecinin planlanması konusunda anlaşmaya varıldı. O andan itibaren bugüne kadar gelişen süreçte de saymış olduğumuz ülkeler arasında “geçiş sürecinden” kendi bölgesel çıkarları ekseninde ne kopartabileceklerinin pazarlıklarına tanık olmaktayız. Soçi ve Astana süreçlerini, ülkelerin birbirleriyle ve dolaylı ya da dolaysız şekilde Esad rejimiyle yaptıkları diplomatik görüşmeleri ve ortaklaşa ya da birbirlerinden icazet alarak gerçekleştirdikleri askeri harekatları bu bakış açısından değerlendirmek gerekir.

Rusya ve İran 2011’den beri bölgedeki stratejik ortaklıkları doğrultusunda hareket ederek, karşıdevrimci Esad rejiminin yanında rol aldı ve onun bekası uğruna mücadele etti. İran’ın bu süreçten temel beklentisini ABD ve İsrail eliyle bölgede “yalnızlaştırılma” çabası karşısında Suriye rejimi ve Hizbullah ile tarihsel ortaklığını muhafaza etmek oluşturuyor. Rusya ise kartlarının önemli bir bölümünü Suriye rejimi üzerinde geçmişe dayanan etkisini, rejimin mevcut zayıflıklarından hareketle perçinlemek ve gerek bölgede gerekse de Doğu Akdeniz’de etkinliğini artırmak yönünde kullanmakta.

ABD’nin sürece müdahalesini ise Afganistan ve Irak yenilgileri ile başlayan, 2011 yılında tüm bölgeyi etkileyen devrimci kitle seferberlikleri ile bölge halkları tarafından daha derinden sorgulanmasının önü açılan emperyalizmin Ortadoğu’daki politik egemenliğini yeniden tahkim etme girişimi şekillendirmekte. Bu doğrultuda, İsrail ile süren stratejik ittifakı daha da güçlendirmek amacıyla, ABD, gerici Suud rejimi ve darbeci Sisi hükümeti ile işbirliğini ilerletiyor. Öte yandan Irak ve Suriye’nin kuzeyinde Kürt önderliklerini destekler bir pozisyon benimseyerek bu iki ülkedeki etkinliğini korumayı hedefliyor.

Müslüman Kardeşler kozunun hızlı bir şekilde iflas etmesinden sonra bölgede radikal İslamcı, mezhepçi gruplar üzerinden bir müdahale ekseni belirleyen Türkiye, bu maceracı dış politikasında da umduğunu elde edemedi. Şimdi ise pazarlık masasına mülteci sorunu ve Kürt düşmanlığını koyarak dış politikada kendisine manevra alanı kazandırmayı hedefliyor. Mülteci sorunu üzerinden emperyalizm ve bölge ülkeler üzerinde Suriye’de bir güvenli bölgenin inşa edilmesi basıncını yaratmaya çabalarken, İdlib’te sürdürmekte olduğu mezhepçi politikanın yenilgisini kabule zorlanıyor. Kürt düşmanlığı ise Esad rejimiyle en temel yakınlaşma noktası olmasının ötesinde Saray rejiminin kendi iç politikasındaki sıkışmışlığında da bir konsolidasyon aracı olarak kullanılmaya çalışılıyor.

Mevcut tabloyu kısaca özetlemek gerekirse, Suriye üzerinden gelişen tüm bu pazarlıklarda bölge ülkelerinin kendi çıkarlarını gözetmeye çalıştıkları aşikâr. Ancak bundan daha da önemlisi ve tüm bu ülkelerin ortak hareket noktası, emperyalizmin bölgedeki çıkarları doğrultusunda statükonun korunması ya da bu eksende yeniden inşa edilmeye çalışılması. Çünkü kendi ekonomik ve diplomatik çıkarlarını garanti altına alacak olanın bu olduğunun bilincindeler. Bu nedenlerle Suriyeli halkların kendi kaderlerini tayin etme girişimlerinin önüne karşıdevrimci Esad rejimiyle işbirliği içerisinde radikal İslamcı çeteleri, iç savaş metotlarını sürdüler, askeri müdahalede bulundular. Tüm bu girişimler kitle ayaklanmasının geri çekilmesinin ve Esad rejimi muhafaza edilerek bir geçiş sürecinin planlanmasının önünü açtıysa da Suriye’de rejimden, bölge ülkelerinden, radikal İslamcılardan ve emperyalizmden bağımsız bir şekilde kendi geleceğini tayin etmek isteyen halk hareketini nihayete erdiremedi.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.