Yeni rejim, silah sanayisi ve işçileri bekleyen gelecek

“Ben bu konuda pazarlamacılık yapacağım. Çünkü pazarı oluşturacağız ki onlara teşvik olsun.” Recep Tayyip Erdoğan, 14’üncü Uluslararası Savunma Sanayi Fuarı.

“Başkanlık Rejimi”: AKP’nin, 2008 ekonomik kriziyle beraber Türkiye’nin egemen siyasal ve askeri bloklarına sunmuş olduğu seçeneğin, bugün hükmünü süren yeni baskı rejiminin adı.

Bu baskıcı seçenek, egemen sınıf içindeki çatışmaların uluslararası gelişmelere bağlı olarak yoğunlaşmasıyla gündeme geldi. Dahası ulusal kapitalizmin, kendi ulusal pazarını artık demokratik araçlarla ve metotlarla yönetemiyor oluşunun açık bir ifadesiydi.

Giderek despotikleşen bir sermaye birikim biçimi ve yıkıcı neoliberal dönüşüm programı, giderek despotikleşen devlet iktidarı olmadan yürütülemezdi. TMY, İç Güvenlik, OHAL, KHK, gücün merkezileşmesi ve yoğunlaşmasını da böyle anlamalıyız.

Erdoğan, Türkiye büyük sermayesine, emeğe yönelik “ekonomik saldırıyı” kararlılıkla başlatacağını; sosyal harcamalarda kesintiye gideceğini, şirket vergilerini azaltacağını ve ayrıca yatırımcı kazançlarını yükselterek yeni pazarlar kazandıracağını vaat ediyordu.

Büyük sermaye gruplarının yeni bir iktidar bloku olarak halkın yarısının reddettiği bu yeni rejim saflarında kenetlenmesinin nedeni, aslında tam da bu karşılıklı ihtiyaç ilişkisinde yatıyor.

Yeni rejimde kenetlenen oligarşi, özellikle inşaat, enerji ve silah sektörlerinde yoğunlaşıyor. Ama hiç kuşku yok ki genelde sanayi üretiminin düşmekte olduğu bir dönemde silah sanayisi giderek ayrıcalıklı bir yer kazanmakta. Koç ve Zorlu gibi TÜSİAD bünyesindeki şirketlerin yanı sıra Sancak, Bayraktar, Nurol, Katmerciler gibi AKP’ye yakın sermaye gruplarının faaliyetlerini yoğunlaştırdığı “yerli silah sanayi” hem iktidarın propaganda araçlarından biri hem de rejimin ekonomik politikası açısından son derecede stratejik. Bu sayede muazzam büyüklükteki fonları tek merkezden kontrol etmek, büyük sermaye ile iyi ilişkiler kurmak ve kendi sermaye sınıfını palazlandırmak işlevleri aynı anda görülüyor.

Türkiye, 2018 yılında bir önceki yıla göre askeri harcamalarını yüzde 24 artırarak, 19 milyar dolarlık savunma harcaması gerçekleştirdi. Bu, GSYH’nin yüzde 1,68’ine karşılık geliyordu. 2019’da Milli Savunma Bakanlığına ayrılan bütçe 46,4 milyar TL oldu ve şimdi 2020 için bu miktar yüzde 26,7 daha artırılarak 58,8 milyar TL’ye yükseltiliyor ve bu da milli gelirin yaklaşık yüzde 6’sını oluşturuyor.

Şüphesiz, bu yoğunlaşma bir yandan Türk egemen sınıflarının uluslararası pazar arayışında her geçen gün TSK eşliğinde bir köprübaşı tutma eğiliminin bir ifadesi. Öte yandan, yeni rejimin üzerinde yükseldiği baskı koşulları, Suriye’nin kuzeyindeki savaşın kızışması, dış tehdit algısının sürekli artırılması, yıllardır bu düzenden beslenen, savaştan ve savaş harcamalarının artmasından nemalanan savaş baronları için daha yağlı ihaleler ve daha fazla kâr demek.

Yeni rejimin “yerli ve milli” savunma sanayi stratejisi 90’lı yıllardan gelen bir çizginin devamı. Şüphesiz teknolojik anlamda önemli merhaleler kat edildi. Yine de Türkiye’nin her alanda yaşanan hayati bir zaafıyla malul: emperyalizme bağımlılık.

Söz gelimi, Atak helikopterin motoru ABD, Altay tankının motoru Alman menşeli. Bu tip hassas üretimleri mümkün kılan bant hattı, hassas çipler, yazılımlar ve makinalar yabancı kaynaklı. Bunun anlamı hem üretim ve tasarım aşamasında hem de başka ülkelere satışta kısıtlamaya tabi olmak.

Türkiye, yeni rejimiyle uyumlu “aktif dış politikası” sonucu İdlib’de Rusya, İran ve Suriye ile; “Fırat’ın doğusunda” ise ABD ve PYD ile karşı karşıya gelirken, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs, Yunanistan, İsrail, Mısır, Lübnan, AB ve ABD ile gerilimli bir sürece sürüklenmekte. Giderek yalnızlaşan Erdoğan hükümeti, devasa ve çok taraflı sorunları askeri yöntemlerle çözmeye hevesli bir eğilimle bir yandan ülkenin bağımlılığını daha da büyütürken öte yandan iç politikada bir varoluş mücadelesi verildiği kisvesi altında silahlanma politikasını meşrulaştırmakta.

Erdoğan ve ortağı Bahçeli, bir yandan ekonomik krizin Türkiye düşmanlarının yarattığı bir “yapay kriz” olduğu palavrasını sıkarken bir yandan da krizin yükünü emekçilere yıkma maharetini işte bu zehirli atmosfere borçlu.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.