Trump-Erdoğan anlaşması: Suriye’yi uluslararası bir sömürge yapmak

Suriyeli yazar ve devrimci Yasin El Hac Salih, 2016’da çıkan kitabı Suriye Sorunu’nda Suriye halk devriminin geri çekilme eğilimi izlemesinin, bölgedeki yayılmacı kapitalist güçlerin ve emperyalist ülkelerin iştahını kabarttığını; halka karşı bir iç savaş ilan etmiş rejimin de varlığını korumasıyla Suriye’nin “Filistinlileştiğini” yazmıştı.

Filistinlileşmek deyimi, geçtiğimiz aylarda patlak veren Cemmu-Keşmir veya Katalonya krizinin de gösterdiği gibi, bir ulusun yalnızca tek bir yabancı veya yerel gücün despotik sömürgeciliği altında dizginlenmesi değil, adeta bir uluslararası karşıdevrim koalisyonunun sömürgesi haline gelmesini tarif ediyor.

Suriye’de yaşanmakta olan budur. 13 Kasım’daki Trump-Erdoğan görüşmesinin basına yansıyan demeçleri, Türk dış politikasının gerçek hedefleri ve diktatoryal Esad rejiminin gündemine aldığı ekonomi politikaları, bu sürecin hızlandırıldığına işaret ediyor.

Trump ile Erdoğan’ın demeçleri ne anlama geliyor?

Türk burjuva basını iki ülke başkanının demeçlerinin kaymak tabakasının yüzeysel bir yorumlanışı ile yetinmiş olsa da, Beyaz Saray’da yapılan görüşmenin ardından yapılan basın toplantısı, Suriye politikasına dair önemli ipuçları taşıyor.

Trump konuşması sırasında Suriye’de askerlerini bırakacaklarını ve bunu yalnızca “petrol kuyularının emniyetini sağlamak için” yapacaklarını; ek olarak Türkiye’nin “problemlerini” anladığını ve müzakereler sırasında bir “ticaret anlaşmasının” masaya yatırılacağını kaydetti. Erdoğan ise Suriye’de güvenli bölge ve mültecilerin, TSK kontrolündeki bölgeye geri dönüşünün konuşulduğunu dile getirdi.

İkilinin dile getirdikleri, hem ABD’nin Suriye’ye dönük olarak uyguladığı ekonomik yaptırımların ve doğal kaynakları elinde tutma politikasının, hem de Türkiye’nin kuzeyde sahip olduğu askeri varlığın, Suriyeli işçilerin ve halkın zenginliğinin sömürgeleştirilmesinin derinleştirilmesini öngörüyor. Görüşmeden çıkan sonuç, anlaşılacağı üzere, Suriye’nin yeraltı ve üstü kaynaklarının yağmalanmasında, belirli bir diplomatik alışverişin ve jeostratejik ortaklığın kurulmasıdır.

Baas diktatörlüğü ne yapıyor?

Suriye devriminin demokratik istemleri karşısında Şam’daki koltuğuna yapışarak yüz binleri katletmiş olan Esad hanedanlığı, 2011 Mart’ından önce kapsamlı bir şekilde uyguladığı neoliberal politikaları tekrar gündeme getirerek hayata geçirmeye başladı. Rejim zaten, kendisine askeri ve ekonomik yardımda bulunan gerici İran mollalarına ve Rus oligarşisine, yeniden kontrolü sağladığı bütün topraklarda büyük ticari kolaylıklar sağlıyor ve altyapı yatırımları gibi kritik noktaları, İran ve Rus sermayesine pazarlıyor.

Ancak rejimin sömürgeci-yayılmacı güçlere yardımı bunlarla sınırlı değil. Temmuz 2015’te geçirilen bir yasayla diktatörlük, yerel idarelere ve belediyelere kendi bünyelerinde özel sektör holdingleri kurma izni verdi. Bunun amacı ülkenin “yeniden inşa”sında Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) denilen projeleri hayata geçirebilmek. 2016 Ocak’ta çıkarttığı KÖİ yasasıyla rejim, petrol hariç bütün devlet varlıklarının özel sermayenin yönetimine açıldığını ilan etti (çünkü petrol Rusya ile ABD’nin kontrolünde).

Ekonomi ve Yabancı Ticaret Bakanı Humam el-Caze, bunun “özel sektörle ilişkileri düzenleyecek olan yasal bir çerçeve” olduğunu aktarıyor. Ancak Şubat 2016’da açıklanan “Ulusal Ortaklık” başlıklı yeni ekonomi stratejisi, meselenin bu kadar basit olmadığını hemen hatırlatıyor. 2016 ilkbaharında Şam valiliği, Şam Hanı Özel Anonim Şirketi’nin 60 milyar Suriye lirasıyla (129 milyon dolar) kurulduğunu açıkladı. Suriye burjuvazisinin palazlanmayı dileyen kesimlerinin sahip olduğu bu şirket, artık fiili olarak Şam’ı yöneten güç.

Ne yapmalı?

Öncelikle, Suriye’den bütün yabancı askeri varlığın (ABD, Rusya, İran, Hizbullah, Türkiye, Körfez) çekilmesini talep etmeli; bu talebin mantıksal getirisinin, Esad rejiminin yıkılması ihtiyacında somutlandığını anlamalı (çünkü bütün bu güçleri ülkeye davet eden, oluşan kaostan faydalanarak iktidarını konsolide etmeye çalışan rejimdir).

Suriye’nin kaderinin Suriyeli işçiler ve yoksullar tarafından tayin edilmesi, bu iki talepte kristalize olan bir eylem programıyla mümkündür.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.