Şirketler kurtarılıyor, ekonomi batıyor

Simit Sarayı’nın Ziraat Bankasınca 500 milyon dolar aracılığıyla kurtarılması girişimi tüm ülkeyi ilgilendiren ve halk arasında infial yaratan bir konu oldu. Sonunda Cumhurbaşkanı “Bu olmaz” diyerek bankanın bu girişimini durdurdu.

Konu pek çok yanıyla tartışıldı. Ziraat Bankası, kurtarma kararını RTE’den bağımsız almış olamaz, halkın tepkisi karşısında RTE kendini yalanlayarak geri adım atmış oldu, dendi. Diğer pek çok çevre de, hükümet memur ve kamu emekçileri maaşlarında cimrilik yaparken veya asgari ücrette insafsız davranırken veya emeklilikte yaşa takılmışların sorunu varken veya okullar batıp öğretmenler maaşlarını alamaz ve çocuklar açıkta kalırken, hükümetin emrindeki bir kamu bankası bu denli büyük bir meblağı bir simitçiye nasıl olur da ayırır diye sorguladılar durumu.

Bu ve benzeri pek çok haklı soru soruldu ve eleştiri yapıldı. Ama ben biraz daha derine inip şirket kurtarmalarının ardında yatan sistemin ele alınması gerektiğini düşünüyorum.

Sorun, sürmekte olan ekonomik krizde yatıyor. Ekonomik kriz demek, o ülkedeki işletmelerin ve genel olarak ticaretin daralması, dolayısıyla da ulusal gelirin azalması ya da yeterince artmaması demektir. İflaslar olur, işyerleri kapanır, işsizlik yaygınlaşır, halkın önemlice bir bölümü yoksulluğa, yoksullar da açlığa sürüklenir.

Kapitalizm koşullarında, yani özellikle büyük üretim araçlarının ve finansın özel mülkiyetin elinde bulunduğu ve ekonomide serbest rekabetin geçerli olduğu bir ekonomik sistemde bu krizden nasıl çıkılır? Önce krizin neden çıktığına bakmak lazım: Krizin ardında yatan esas unsur rekabet sistemidir. Bir sektörde bir işletme olduğunda bu işletme kâr eder. Bu kârı gören başka yerli ve yabancı işletmeler de bankalardan kredi alarak bu sektöre girerler. O sektörde işletme sayısı arttıkça ve de tüketici miktarı aynı oranda artmayınca rekabet gereği fiyat kırmalarıyla satışlar ayakta tutulmaya çalışılır. Bu arada tabii kâr oranları düşmesin diye işçi emeğinden ve sayısından kısıtlamaya gidilir. Böylece tüketim de azalmaya başlar. Ve nihayet bazı işletmeler krize girer, ardı ardına zarar eder, ne kadar işçi ücretlerini düşürseler ve işçi atarak çalışan sayısını düşürseler de zarardan kurtulamazlar ve nihayetinde iflas ederler.

İşte böylece başlayan ekonomik krizden çıkışın yolu sermaye temizliğidir. Yani iflas eden şirketler piyasadan çekilir ve dara giren sektörlerde işletme sayısı azalır, böylece kâr oranları da yavaş yavaş tekrar artmaya başlar. Tabii bu krizin faturasını da işsiz kalan, ücret ve sosyal haklarını kaybetmiş olan, yoksulluğa ve açlığa mahkûm edilen işçiler ve emekçiler ödemiş olur.

Bu şema tabii serbest rekabetin geçerli olduğu ve devletin bu rekabet sistemine müdahale etmediği bir ortamda gerçekleşir. Ama bu gerçek bir durum değil. Bugün devletin göbeğinde bir dizi yandaş firma, büyük işletme toplaşmış durumda. Ve hükümet şimdi bu şirketleri kurtarma çabasında. Bugün 200 kadar firmaya kredi desteği, istihdam desteği, nefes desteği veriliyor; bazı işletmeler de kamu bankaları eliyle devralınıyor.

Bu yolla ekonomiyi kurtaracaklarını sanıyorlar. Ama kapitalist sistemde piyasada sermaye temizliği olmadıkça, bazı işletmeler batıp yok olmadıkça çıkış yolu mümkün değil. Yani Tek Adam devleti yandaşlarını kurtarmak adına ekonomiyi, özellikle de bankacılık sistemini daha da büyük bir krize doğru sürüklüyor.

Bu kısır kriz döngüsünden kurtulmanın yegâne yolu ise, rekabete dayalı kapitalist sistemden kurtulmaktır. Bu yapılmadıkça, krizlerden, işsizliğin ve yoksulluğun artmasından kurtulmanın yolu yok. Bu konuyu gelecek yazımda işlemeye devam edeceğim.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.