Grev deyince ne anlıyoruz?

Bu satırlar yazılırken metal işkolunda Türk Metal (TM) ve Birleşik Metal-İş (BMİS) sendikaları grev, MESS ise lokavt kararı almış durumdaydı. BMİS grevin 5 Şubat’ta başlatılacağını ilan etmiş, TM ise herhangi bir tarih açıklamamıştı. Büyük olasılıkla TM patronlarla yeni bir görüşme ve uzlaşma arayışı içinde olacaktır.

Biz elbette her iki sendikanın da birleşerek etkili bir grev yaparak metal işçisinin haklı ücret ve sosyal hak taleplerini elde etmelerini isteriz ve talep ederiz. Ama sürecin nasıl sonuçlanacağından bağımsız olarak (ve özel olarak) grev konusuna değinmekte yarar var.

Gazetemizin bu sayısında “Kavram Atölyesi” çerçevesinde verdiğimiz “Grev nedir? Nasıl yapılır? Türkiye’de grev hakkı” başlıklı metni okumanızı tavsiye ederim. Burada görüleceği gibi, ülkemizde grev hakkı son derece sınırlıdır. Sadece toplu sözleşme süreçleriyle ilgili olarak ve kısıtlı biçimde yapılabilir, ayrıca pek çok işkolu grev hakkından mahrum edilmiştir.

Üstelik hükümetin grevi erteleme hakkı vardır. Aslında bu bir erteleme değil, fiilen yasaklamadır. Zira yasaklama süresi bitince taraflardan biri (tabii kesinlikle patron tarafı) Yüksek Hakem Kurulu’na başvurabiliyor ve bu kurul sözleşmenin nasıl olacağına karar veriyor. Bu kararı tanımama imkânı yok, aksi takdirde sendikanın yetkisi düşüyor. Kısacası, ertelemeden sonra tekrar grevi başlatma yolu kapanmış, işçi ise patron-hükümet işbirliğine mahkûm edilmiş oluyor. (Böylece sendika bürokratları da “yükü” sırtlarından atıp “kurtulmuş” oluyorlar.)

İşçiler olarak grev hakkının bu denli sınırlı olmasının, hükümetlerin ve patronların insafına bırakılmasının, hatta sendika bürokratlarının gizli niyetlerine bağlı kılınmasının nedenlerini anlayabilmemiz gerekiyor. Neden örneğin işyerindeki haklarımız verilmeyince grev ilan edemiyoruz? Veya neden sendikalaşma sırasından işten atılan arkadaşlarımızı geri aldırabilmek veya patronun haksızlığına uğrayan bir arkadaşımızı savunabilmek için işi durduramıyoruz? Ya da neden yanımızdaki bir işyerinde mücadele eden işçileri desteklemek için biz de grev yapamıyoruz? Ya da neden asgari ücretin sefalet düzeyinde açıklanması karşısında tepkimizi grevle gösteremiyoruz? Ya da neden grev hakkımızı genişletmek veya başka demokratik bir hakkımızı talep edebilmek için hep birlikte ülke düzeyinde greve gidemiyoruz?

Bunları yapamıyoruz, çünkü grevi esas olarak sendikayla ve toplu iş sözleşmesiyle ilişkilendiriyoruz. Oysa grevin toplu sözleşme süreçlerinin ötesinde bir silah olduğunu kavrayabilmemiz gerekiyor. Grev işçilerin bir sınıf olarak ellerindeki en önemli ve etkili mücadele aracıdır. Sadece sendikalı bir işyerinde iyi bir ücret alabilmek için değil, tüm ekonomik, sosyal ve demokratik haklarını geliştirebilmesinde kullanabileceği bir araçtır o. Grevi sadece sözleşme sırasında kullanılabilecek bir mücadele biçimi olarak görmek, evinde koca bir kepçesi olan birinin çatalla çorba içmeye kalkışmasına benzer.

Evet, sözleşme dışı grev yasaktır, ama bunu kazanılmış bir hak haline getirmek için kepçeyi kullanmaya başlamak da son derece meşrudur. Unutmayalım ki haklar ancak meşru mücadelelerin ardından yasallaşır.

Şimdi diyelim ki, MESS ile olan anlaşmazlık sürdü, sendikalarımız greve çıktı ve grev yasaklandı… Sonra ne olacak? “Buraya kadarmış” diyerek belki söylenerek, belki kızarak veya belki suçu başkalarının üzerine atarak makinelerin başına mı dönülecek? Yoksa işyeri komiteleri kurup tüm diğer işyerleriyle ortak ve koordineli biçimde meşru mücadele aracımızı mı harekete geçireceğiz? Buna karar vermeliyiz. Bugün olmasa bile hemen yarın, acilen.

22 Ocak 2020

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.