Yayılmacı savaşın emekçiye hayrı var mı?

AKP’li cumhurbaşkanı RTE İdlib’de olan bitenler için, “savaş diyebilirim” dedi. Demek ki Türkiye Suriye’de bir savaşın içinde. Daha üç ay önce başlattığı Barış Pınarı harekâtına, “savaş değil, çünkü savaş devletler arasında olur” demişti. Eğer İdlib harekâtı bir “savaş” ise, o zaman hangi devlete karşı veriliyor bu savaş? Suriye devletine karşı. Başka? Suriye’yi destekleyen Rusya’ya karşı.

Peki, Türkiye neden savaşıyor? RTE ve hükümet çevreleri başlıca iki gerekçe ileri sürüyor: 1) Sınırları PKK ve PYD’ye karşı güvence altına almak; 2) Savaştan kaçan Suriyelileri içeri almamak ve onlara insani yardımda bulunmak. Ama bu iki hedef için Suriye’nin içlerine girmek, oralara tugay tugay asker ve konvoy konvoy tank, top, silah, mühimmat yollamak şart mı? Aklı başında herkes buna “Hayır” diyecektir.

O halde Ankara’nın asıl amacı ne? Birincisi: Tüm anketlerin de gösterdiği gibi Tek Adam rejiminin destekçileri AKP ve MHP’nin iktidarı sallantıda; kesintisiz kan kaybediyor. Ayakta durabilmek için taraftarlarını milliyetçi bir ruhla oyalayabilecekleri bir “zafere” ihtiyaçları var. Bu hırsla, Rusya gibi güçlü bir rakiple karşı karşıya gelmeyi bile göze alıp Anadolu’nun emekçi evlatlarını ölüme yollayabiliyorlar.

İkinci neden: Ekonomi sallantıda. Patronların kârları azalıyor. İçeride işçileri ve emekçileri açlığa ve işsizliğe mahkûm etmek bile onları kurtarmıyor. Gözleri dışarıda, Suriye topraklarında. Oraları ele geçirip inşaatlar yapmak, enerji kaynaklarından yararlanmak, sefalete sürüklenen Suriyeli emekçilerin köle emeğini sömürmek arzusundalar. Savaş naraları atanlar, bu tip patronların vekilleri. Üstelik bütün bu operasyonun milyarlarca dolarlık masrafını da Türkiyeli işçi ve emekçiler ödemek zorunda bırakılıyor.

Üçüncü neden: RTE ve AKP taraftarı Sünni şeriatçılar, Suriye’de mümkünse Şii Esad’ı devirmek, bu mümkün olmasa bile oralarda gene Sünni mezhebe dayalı bir bölge oluşturmak istiyorlar. Yani hükümet ne kadar, “Suriye’nin birliğini, bütünlüğünü istiyoruz” dese de, bu ülkeyi radikal İslamcı gruplar aracılığıyla bölmeye yöneliyor. Bir yandan İdlib’deki en büyük askeri grup olan ve El Kaide kökenli Heyet Tahrir el Şam’ı “terörist” olarak tanımlayan hem de Suriye’deki yerli ve yabancı İslamcı milisleri koruyup kollamaya çalışan, bu amaçla Soçi’de, Astana’da anlaşmalar yapan hükümet, bu bakımdan mezhepçi dış politikasını sürdürmekte diretiyor.

Tabii bunlara, bölgede konumlanmak ve etkisini artırmak isteyen emperyalist ve dış yayılmacı güçleri de eklemek gerekir. Bizim hükümetin pinpon topu gibi aralarında gidip geldiği güçler.

Gizli diplomasi

Bir işçi, işvereninin şirketle ilgili ne kararlar aldığını, bunun için kimlerle görüştüğünü, hangi anlaşmalar yaptığını asla bilemez. Patronun bir kararını sadece kendisine duyurulduğu zaman ve anlatıldığı kadarıyla bilebilir. Kapitalizmin işleyişi böyledir. Patronun aldığı kararlar ise doğrudan işçiyi etkiler, ama buna rağmen işçinin şirket üzerinde söz ve karar hakkı yoktur.

Kapitalist devletler de, özellikle dış politika alanında böyle işler. Devlet yöneticileri başka ülkelerle bir dizi anlaşmalar yapar, sözler verilir, sözler alınır, buna yönelik uygulamalar yapılır, hatta ülkeler savaşlara sürüklenir. Ve emekçiler bütün bu süreçlerin dışındadır. Ne olup bittiğini ancak devlet yetkililerinin yaptığı açıklamalardan ve onların açıkladıkları kadarıyla öğrenebilirler. Ve bu açıklamaların çoğu da yarı yalan, yarı propagandadır. Ama devletin aldığı her karar emekçi halkı doğrudan etkiler. Hatta onlar savaş kararı alırlar ve biz de savaşa gitmek zorunda kalırız.

Suriye meselesinde de aynı bu gizli diplomasi sürdürülüyor. Öyle ki, milletvekilleri bile, “Suriye’ye savaş mı ilan edildi?” diye soruyorlar. Halkın seçtiği meclis tamamen devre dışı. Bütün kararlar Saray’da alınıyor. Emekçiler gelişmeleri maç seyreder durumda bırakılıyor: Yok S-400’ler alınmış, yok şimdi Patriot’lar gelecekmiş, dün RTE Trump’la konuşmuş, bugün Putin’le buluşacakmış, gözlem noktaları şuradaymış da buraya taşınacakmış, meğerse Suriye ve Rusya’yla savaştaymışız… Bütün bu gizli diplomasinin, halkın iradesi olmadan alınan kararların faturası dönüp dolaşıp emekçilerin sırtına açlık, yoksulluk ve ölüm olarak yükleniyor. Bir halk deyişi vardır: “Alavere dalavere, haydi Mehmet nöbete…” Aynen öyle.

Bize yararı ne?

RTE’nin “iktidarımı ayakta tutayım” diye; patronların “Suriye topraklarında yüksek kârlar elde edelim” diye; şeriatçıların “kendi mezhep ve meşrebimizi yayalım” diye; emperyalist ve yayılmacı güçlerin “Suriye’yi biz ele geçirelim” diye kışkırttıkları ve ağır masraflarını emekçilerin ödeyeceği bu savaş durumundan halkın ne çıkarı olabilir? Tam tersine bu yayılmacı savaş zihniyeti halka daha fazla yoksulluk getirecektir. Bu nedenle Suriye’ye sevk edilen Silahlı Kuvvetler derhal ülkeye dönmeli. Bu gidişat durdurulmalı.

Peki nasıl durdurabiliriz? Öncelikle, “gizli diplomasiye son!” demeliyiz. Bütün anlaşmalar, hükümetin bütün planları, alınan bütün kararlar halka açıkça anlatılmalı. Bu arada muhalefete de bir eleştirimiz var: CHP sözcüleri hükümeti Suriye konusunda mecliste bir “gizli oturuma” davet ediyorlar. Neden bir gizli oturum? Her şey halkın gözü önünde konuşulmalı.

Dahası: Bütün işyerlerinde, mahallelerde, sendikalarda, emek örgütlerinde devletin politikaları tartışılmalı ve emekçiler kendi düşünce ve görüşlerini serbestçe ifade edebilmeli. Üstelik bu görüşlerini mitinglerle, yürüyüşlerle, basın açıklamalarıyla hükümete ve tüm kamuoyuna iletebilmeli. Hatta bir referandum talep edilmeli.

Halkın yoksulluğa ve ölüme itildiği bir savaş kararının alınması öyle kolay olmamalı. Gerekirse emekçiler aktif mücadeleleriyle bu gidişatı durdurmanın çaresini bulmalı.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.