ABD: Sosyalizmin reformisti bile kapitalizmi titretiyor

2020’nin Kasım ayında gerçekleşecek olan ABD başkanlık seçimleri için geri sayım başladı. Demokrat Parti (DP) kendisi adına kimin başkanlık yarışına katılacağını belirleyebilmek için bir önseçim sürecinin içinden geçmekte. Öne çıkan adaylar arasında eski başkan yardımcısı Joe Biden, Afganistan gazisi ve banker Pete Buttigieg, Massachusetts senatörü Elizabeth Warren, New York belediye başkanı ve milyarder Michael Bloomberg ve kendini “demokratik sosyalist” olarak tanıtmasıyla öne çıkan Bernie Sanders var. Cumhuriyetçi Parti ise benzer bir önseçim sürecinden geçmeyecek ve zaten başkan olan Trump’la seçime katılacak.

DP içinde, önseçim süreci ilerledikçe, ABD kapitalizminin önde gelen düzen partilerinden olan bu yapının içindeki kriz de derinleşiyor. Geleneksel burjuva güçler “demokratik sosyalist” önerilerin yükselişini durdurabilmek için öncelikle Sanders’ın önerilerinin yumuşatılmış ve liberalleştirilmiş versiyonunu savunan Warren’ı öne sürdü. Daha sonra Obama dönemiyle anılan Joe Biden’ın prestijini kullanmak istedi. Ardından Buttigieg, cinsel yönelimi kullanılarak “gay başkan” kampanyasıyla ilerici bir seçenek olarak lanse edildi. Bloomberg ise kapitalist sınıfların kaygılarının doğrudan bir ürünüydü: Bir finans imparatorluğunun üzerinde yükselen bu isim, Sanders’a karşı bütün adayların kendi kampanyasının ardında kenetlenmesini istiyor. Ancak sürecin bugüne kadarki evrimi gösteriyor ki, işçilerin ve gençliğin radikalleşmesi bütün bu reklam kampanyalarının ölü doğmasına sebebiyet veriyor ve verecek.

Iowa’da Demokrat Parti’nin önseçim sonuçlarını açıklamayı bir hayli geciktirmesi, oy pusulalarının işlendiği dijital veri tabanının çökmesi, Sanders’ı önde gösteren ilk sonuçların geri çekilerek ardından onun ikinci gösterildiği sonuçların basın organlarına servis edilmesi, ABD “demokrasisinin” reformist dahi olsa kendine “sosyalist” diyen bir adayın kampanyasının kitleselleşmesi karşısında nasıl refleksler vereceği üzerine kamuoyunda belirli bir yankı uyandırdı.

Sanders’ın hiçbir önseçimi kaybetmemiş olması ve kampanyalarına yüzlerce milyon dolar harcayan Buttigieg, Biden gibi milyonerleri yenmeyi ve anketlerde Bloomberg gibi bir milyarderin önünde çıkmayı sürdürmesi, düzen kurumlarının endişe çığlıklarının kaynağını açıklıyor. Amazon şirketinin kurucusu ve CEO’su Jeff Bezos’un sahibi olduğu Washington Post gazetesi Sanders’ın Rus istihbarat servislerine çalıştığı ve Putin’den direktif aldığına dair asparagas haberler yayınladı. Fox, CNN ve benzeri birçok kanal Sanders tipi sosyalizmin ekonomik hakların ve politik özgürlüklerin baskılandığı bir diktatörlük anlamına geldiğini anlatan yorumcularla dolup taşıyor. Elizabeth Warren, Sanders’ın kadın düşmanı olduğunu söyleyerek #MeToo hareketinin onun adaylıktan çekilmesini sağlaması gerektiğini bile deklare etti.

Bütün bunlar iki partili aristokratik paradigmanın dışına çıkmaksızın kendi programını emperyalist DP’nin içinden ifade eden ve programının en radikal tarafları zenginlerin vergilendirilmesi ve ücretsiz sağlık hakkı gibi maddelerden oluşan Sanders’ın reformist önerisine karşı geliştirildi. Bu tablo finans oligarşisinin yağması altında can çekişen ABD’li ve göçmen işçi ve emekçi sınıflarının zenginliğin yeniden paylaşımını gündeme getirdikleri anda, dünyanın “demokratik” gücü olmakla övünen bir ülkenin vereceği cevabın ne denli şiddetli olabileceğine işaret ediyor.

Sanders aslında 2008 ekonomik krizinin ve politik alanda Trump’ta şahsına kavuşan despotik bir sağ yönelimin sonuçlarından hoşnutsuz milyonlarca yoksulun devrimci ve sosyalist fikirlere yakınlık duymaya başlamasının bir sonucu ve göstergesi. Beyaz Saray merkezli onlarca anket şirketinin sonuçları yeni işçi sınıfı gençliğinin hızlı bir biçimde sosyalizme sempati duymaya başladığına işaret ediyor. Bu kuşaklar Afganistan ve Irak savaşlarının mazeret olarak kullanılmasıyla sağlık, emeklilik ve işsizlik fonlarının askerî-sınai komplekse aktarılmasıyla ve bütün sosyal ve demokratik haklarının tırpanlanmasıyla büyüdüler. Aynı kuşaklar ücretsiz sağlık için kaynak yok diyen ABD devletinin, 2008 krizinin ardından iflas eden bankalara nasıl milyar dolarlık kurtarma operasyonları gerçekleştirdiğine tanıklık etti.

Bu bağlamda Sanders’ın bu dalganın nihai ifadesi olmadığını, onun yalnızca dönemsel bir yansıması olduğunu bilmekte fayda var. Sanders iki partili antidemokratik siyasal temsiliyet sistemine dönük eleştiriler getirmezken, DP’den bağımsız ve devrimci bir işçi partisinin inşası için de çalışmıyor. Halbuki Demokrat Parti, 1828’de kurulmuş olması itibariyle, bugün dünyanın en eski kapitalist partisi olma unvanını taşıyor. Bu parti İç Savaş’ta köle sahiplerinin tarafındaydı. I Dünya Savaşı’nda sosyalistleri tutukladı ve II. Dünya Savaşı’nda da Japonya’ya iki tane atom bombası attı. Aynı parti Kore ve Vietnam işgallerini organize etti, Irak ve Afganistan işgalleri lehine oy kullandı.

Bunların yanı sıra Sanders’ın “demokratik sosyalizmi” kapitalistleri mülksüzleştirmeyi de öngörmüyor. Sanders’ın aklındaki aslında bir “güler yüzlü kapitalizm”. Halbuki işçi ve emekçilerin gündelik ve tarihsel sorunları ancak ve ancak ABD emperyalizminin bir ekonomik ve politik tahakküm sistemi olarak ilga edilmesiyle çözülebilir.

Sanders’ın, düzen kurumlarından ve kapitalist sınıflardan gelecek bütün saldırılara karşı demokratik olarak savunulması gerektiği kuşku götürmez bir gerçek. Ancak bu, sosyalistlerin onunla beraber hareket etmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Sanders programını ve hareketini DP’nin içinde inşa etmeye çalışarak, düşmana en büyük kozu veriyor: politik ve örgütsel bağımlılık. Dolayısıyla sosyalistlerin önceliği işçi sınıfının siyasal ve örgütsel bağımsızlığı olmak zorunda.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.