Küresel koronavirüs salgını kapitalizmin zalimliğini yüzümüze vurdu. Sosyalistler ne yapabilir?

Kuzey Afrika ve Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın bildirisi: “Öteki” olandan korkmaya odaklı hâkim söylemi, kapitalist sistemin insanlığı ve doğayı sorunların merkezine koyamamasına meydan okuyan bir söylem haline getirmeliyiz. Kapitalizmin halk sağlığına öncelik vermesini önleyen yapısal nedenler var.

Şu ana kadar dünya genelinde bilinen 130.000 koronavirüs (COVID-19) vakası var ve rapor edilen toplam ölü sayısı 5000’i aşmış durumda. Rakamlar her geçen gün artıyor ve bazı durumlarda olduğundan az söyleniyor olması da mümkün. Dünya Sağlık Örgütü 11 Mart’ta durumu pandemi ilan etti.

Bu virüs Aralık 2019’un başlarında Çin’in Wuhan bölgesinde ortaya çıktı. Bazı bilim insanları, insanlarda bu tür virüslerin ortaya çıkma sebebinin, ekonomilerimiz ve ekolojilerimiz arasında bir uçurum yaratan yoğun endüstriyel kapitalist tarım ve çiftçilik sistemi (devletler tarafından desteklenen) olabileceğini öne sürdüler.

Koronavirüsün yakın zamanda insanlara geçmiş hayvan kaynaklı bir virüs olması nedeniyle uzun vadeli sonuçları hakkında çok fazla şey bilinmiyor. Bulaşıcılığının çok yüksek olduğunu ve virüsü taşıyan kişilerin iki hafta boyunca hiçbir semptom göstermeksizin başkalarına bulaştırabildiğini biliyoruz. Semptomları arasında ateş, kuru öksürük, baş ağrısı ve sindirim sistemi rahatsızlıkları bulunuyor. Ayrıca, bilinen diğer grip türlerinden çok daha ölümcül olmasıyla beraber gençlerin, güçlü bir bağışık sistemine sahip kişilerin veya sağlık çalışanları gibi sürekli olarak maruz kalmayanların hayatta kalabildiğini biliyoruz. İnsan vücudunda faaliyet göstermeden mutasyon geçirerek varlığını sürdürüp sürdürmediği veya iyileşmiş bir insanda periyodik biçimde yeniden etkinleşip semptomlara sebep olup olmadığı bilinmemekte.

Wuhan’da cesur bir göz doktoru olan Dr. Li Wenliang 30 Aralık’ta tıp fakültesindeki arkadaşlarını bu gizemli hastalık konusunda uyarmayı denediğinde Çin hükümeti tarafından derhal tutuklanmış ve “yalan haber yaydığını” itiraf etmeye zorlanmıştı. Çin hükümeti bu bulaşıcı hastalığın ciddiyetini gizlemeye çalıştı ve 20 Ocak’a kadar harekete geçmedi. Halkı ve sağlık çalışanlarını uyarma konusunda radikal bir şekilde harekete geçmeyerek, hastalığın epidemi haline dönüşmesini önleme şansını kaybetti.
 
Çin’in %6’lık yıllık ekonomik büyüme oranına ve ileri teknolojiyle tıp uzmanlarına sahip büyük hastanelerine rağmen, devletin kapitalist sistemi grip gibi salgın hastalıkları durdurmak için gerekli işlevsel birinci basamak tedavi sistemine sahip değil. Ocak sonlarından bu yana devlet, Wuhan’ın bulunduğu Hubei eyaletindeki tüm nüfusu karantinaya alarak ve Çin genelinde yüz milyonlarca insanı tecrit ederek koronavirüsün yayılma sorununu çözmeye çalıştı.

Çin hükümetinin epidemiyi saklama çabası, baskıcı tecrit yöntemi ve virüs bulaşanlara veya virüs nedeniyle yakınlarını kaybedenlere karşı acımasız tutumu halkta ciddi bir öfke ve kin yarattı. Bu öfke, tutuklanma korkusuna rağmen sosyal medyada pek çok insan tarafından açıkça ifade edilmekte. Birkaç ay öncesine kadar Çin hükümetini takdir eden pek çok yurttaş fikrini değiştirdi.

Bununla birlikte, Çin hükümetinin virüs salgınını örtbas etme girişimleri Çin’e özgü bir olgu değil. Big Farms Make Big Flu (Büyük Çiftlikler Büyük Gripler Yaratır) kitabının yazarı evrimsel biyolog Rob Wallace şunu öne sürüyor: “ABD ve Avrupa, yakın tarihli H5N2 ve H5Nx gibi yeni grip türleri için sıfır noktası işlevi gördü ve çokuluslu şirketleriyle neokolonyal temsilcileri Batı Afrika’da Ebola’nın, Brezilya’da ise Zika’nın ortaya çıkmasını tetikledi. ABD halk sağlığı yetkilileri, H1N1 (2009) ve H5N2 salgınları sırasında tarım endüstrisi için bunları örtbas etti.”

Salgının Çin’den sonra en kötü durumda olduğu İran’da otoriter hükümet de salgının ülkede ortaya çıkışını gizledi ve şubatın sonlarına kadar halkı durumun ciddiyeti konusunda bilgilendirmedi. İran devleti parlamento seçimlerinden önce koronavirüs salgınından haberdar olduğu halde, seçime katılım (ki düşük oranda oldu) üstünde etkisi olur korkusuyla bu konu hakkında bir duyuru yapmadı. Bunun yanı sıra devlet ideolojik, politik ve ekonomik nedenlerden ötürü dini merkezi olan Kum şehrini karantinaya almayı reddetti ve risk altındaki insanlar ile seyahat edenlere koronavirüs testi yaptırmadı. İran’da pek çok ofis ve işyeri hâlâ çalışırken nüfusun çoğunluğu evlerinde kalıyor ve sağlık hizmetine, minimum gıda ihtiyaçlarına, temiz havaya veya temiz suya erişimden yoksunlar. Ekonomi, İran’ın bölgedeki askeri müdahalelerinin ve ABD yaptırımlarının ağırlığı altında uzun bir süredir zaten çökmekteydi. Emek aktivistleri ve sosyalistler tarafından yeni yayımlanan bir imza kampanyasında belirtilene göre “gecekondu bölgelerinde her gün onlarca insan ölüyor ve hiçbir ölüm kaydı yapılmadan gömülüyorlar… Yoksul kesimde ölüm oranı o kadar ciddi ki artık cesetler toplu mezarlara gömülüyor veya yakılıyor.” Toplu mezarların uydu görüntüleri New York Times ve Guardian gazetelerinde de yayımlandı.

Çin’den sonra salgını en ağır şekilde yaşayan bir diğer ülke İtalya da tüm nüfus için tecrit uygulamakta. Japonya ve Güney Kore de virüsün yaygın bir şekilde yayılmasıyla karşı karşıya. Bunlar, Avrupa ve Ortadoğu’daki diğer ülkeler ve aynı zamanda Hindistan da artık salgına karşı sert tedbirler almakta. Tedbirler test uygulaması ve karantinadan okulları kapatmaya, toplanmaları ve seyahatleri kısıtlamaya ve sınırları kapatmaya kadar çeşitlilik gösteriyor.

ABD’de ise epidemi haberi Trump hükümetinin ilgisiz tavrıyla, akabinde Çin’den gelen yolcuları ve son olarak da Avrupa’daki 26 ülkeden gelenleri engelleme yoluyla karşılandı. ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanı Alex Azar sorunun ciddiyetini 3 Ocak gibi erken bir tarihte öğrenip bunu Trump’a Ocak sonlarında rapor etmiş olsa dahi, Trump Hindistan’a yaptığı resmi ziyaretten döndüğü 23 Şubat’a kadar epidemi hakkında halka açık konuşma yapmadı. Hükümetin halka tedarik ettiği test kitleri bozuktu ve birkaç gün öncesine kadar yeni test kitleri tedarik edilmedi. Üstelik, Trump hükümeti geçtiğimiz üç sene içerisinde ABD’de epidemileri engellemek için kurulmuş olan ağları ve programları bütçelerini keserek mahvetti. Trump şu anda, geçmişte AIDS epidemisine yeterli ilgiyi göstermemiş olan köktendinci ve ırkçı başkan yardımcısı Mike Pence’i koronavirüs epidemisine müdahale etmesi için ülke çapında yetkili kişi olarak atadı. Kamu sağlık kuruluşlarının halka verdiği tüm bilgiler öncelikle Mike Pence ve ofisi tarafından onaylanmak zorunda.

Ekonomik olarak, salgın 2008 ölçeğinde bir krize yol açtı. Salgın üretimde, seyahatte, ticarette şiddetli bir düşüşe ve son olarak da Suudi Arabistan’da Mohammad Bin Salman ile Rusya’da Vladimir Putin arasında fiyatları düşürerek birbirinin pazarını ele geçirmek ve ABD’nin kaya gazından elde edilen petrol pazarıyla rekabet edebilmek adına bir petrol fiyatı savaşının başlamasına neden oldu. Yakın zamanda kaya gazından elde edilen petrol satışında dünya lideri haline gelmiş olan ABD, buradan gelen kârını kaybediyor.

Trump hükümetinin mevcut ekonomik krize tepkisi havayolu endüstrisi ve kaya gazından elde edilen petrol endüstrisi için kurtarma paketi önermek oldu. Trump ayrıca bu vergilere güvenen sosyal güvenlik kuruluşlarının bu parayı nasıl yenileyeceğini bile belirlemeden 800 milyar dolarlık bir sosyal güvence fonu da önerdi. 13 Mart’ta ise Demokratların ücretsiz koronavirüs testi, ücretli hastalık izni, yoksul ailelere gıda yardımı ile ilgili önergesini kabul etmek zorunda kaldı.

Koronavirüsün çeşitli ülkeleri nasıl etkilediği ve bu ülkelerin buna nasıl tepki verdikleri ile ilgili olarak henüz öğrenecek çok şey var. Bildiğimiz şey, çeşitli devletlerin pandemiye karantinaya, “sosyal mesafeye”, kısmi teste, maske ve eldiven kullanmaya, vücudu ve çeşitli yüzeyleri dezenfekte etmeye, okulları kapamaya, seyahati kısıtlamaya ve sınırları kapatmaya odaklanarak yanıt verdikleri.

Sosyalistler fark yaratmak için neler yapabilir?

Koronavirüs sadece bir sağlık sorunu değil, aynı zamanda kökleri kapitalist sistemin insan dışılığına uzanan bir sosyal sorun.

İlk olarak; “öteki” olandan korkmaya odaklı hâkim söylemi, kapitalist sistemin insanlığı ve doğayı sorunların merkezine koyamamasına meydan okuyan bir söylem haline getirmeliyiz. Kapitalizmin halk sağlığına öncelik vermesini önleyen yapısal nedenler var.

Kapitalizm, ister ABD’deki gibi özel sektör ağırlıklı olsun, isterse Çin ve Rusya’daki ve önceki sözde sosyalist devletlerdeki gibi devlet sektörleri ağırlıklı olsun, kendi içinde bir amaç olarak değer birikimine dayanan bir sistemdir. Nitekim, kâr birikimini insan sağlığının, insan ihtiyaçlarının ve gezegenin sağlığının önüne koyar. Uzmanlarla dolu süslü hastaneler inşa edebilir ama kitleler için koruyucu tıbbi bakımı görmezden gelir. Askeriyeye ve savaşlara milyarlar harcarken sağlık için olan bütçeyi kesip yoksulları ve işçi sınıfını sağlık için harcama yapmaya zorunlu kılar.

Dahası, kapitalizm sermaye birikiminin devamlılığını sağlamak için ürünlerin ve insanların kesintisiz tedavülüne dayanır. Koronavirüsle mücadele etmek bu tedavülde geniş kapsamlı kısıtlamaları gerektiriyor. Rekabetçi koşullarda tek bir şirketin işi durdurması handikaba sebep olacağından tüm şirketler sabırla devlet babanın araya girip karar vermesini beklediler ki eşit şartlarda olduklarını garantilesinler. Bu kısaca şu demektir; şirketler finansal bir kumarı toplum sağlığı üzerine kumar oynamaktan daha tehlikeli görüyorlar. Toplum sağlığını ilgilendiren bir krizle ancak bedelini kendilerinin ödemeyeceğine emin olduklarında ilgilenecekler. ABD Federal Rezervinin bankacılık sistemine 1,5 trilyon dolar verme ve hazine menkul kıymet alımlarını genişletme konusundaki son kararını bu bağlamda okuyabiliriz.

İkinci olarak; hepimiz için güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları, ücretli sağlık iznini içeren genel sağlık hizmeti, sağlıklı gıda, temiz hava ve su gibi bağışıklık sistemimizi güçlendirip bu virüsle ve ileride yayılabilecek başka herhangi bir virüsle savaşmamızı sağlayacak yollar hakkında konuşmamız gerek. Kâr güdümlü olmayan bilimsel araştırma anlayışına ihtiyacımız var.

Üçüncüsü; sınır ötesi insan dayanışmasına ihtiyacımız var. Bu virüs sınırları tanımıyor. Bu virüs bir “Çin virüsü” değil. Taşıyanla direkt bir temasa bile gerek duymayan yollarla, hava yoluyla yayılabilen bir virüs bu. İdlib’teki, Türkiye ve Suriye sınırındaki, Türkiye ve Yunanistan sınırındaki Suriyeli mülteciler gibi yerinden yurdundan edilmiş insanlar Suriye, Rusya ve İran bombardımanlarının dünya kamuoyunda yeterince önemsenmemesinin acısını halihazırda zaten çekiyorlar. Onlar ve diğer pek çok Suriyeli 2011’de gaddar ve otoriter Esad rejimine karşı ayaklanma cüretini gösterdikleri için bombalandılar, ölümüne aç bırakıldılar, hapsedildiler ve evlerini terk etmeye zorlandılar. Dahası, ABD’nin güney sınırındaki kamplarda ve gözaltı merkezlerinde acı çeken on binlerce mülteci var.

Dördüncüsü; virüsün mahkûmlar üzerindeki etkisini konuşmalıyız. Çin’de, Xinjiang eyaletinde çalışma ve yeniden-eğitim kamplarına kapatılmış bir milyon Müslüman inancına sahip insan zorla tutuluyor. Çin’deki diğer siyasi tutsakların sayısı ise bilinmiyor. Suriye’de en az 100.000 siyasi tutsak var. İran’da, 2019 Aralık’ta rejime karşı ayaklanmada alıkonulmuş çoğunluğu genç olan 7000-9000 kişi var. Feminist aktivistleri, sendika liderlerini, öğretmenleri, çevre aktivistlerini, baskı gören azınlık milletlere ve inançlara mensup kişileri içeren siyasi tutsaklar uzun hapis cezalarına çarptırılıyor. Bir kısmı koronavirüsün taşıyıcısı, bir kısmı ise taşıyıcı olma tehdidi altında. ABD’de 2,3 milyon mahkûm var. Rusya, Hindistan ve Brezilya da mahkûm nüfusunun yüksek olduğu ülkeler. Hapishane sistemlerine karşı çıkmalı ve bu son pandeminin tüm dünyadaki mahkûmların karşılaştıkları adaletsizliklere neler eklediğine dikkat çekmeliyiz.

Kapitalist sistem daha da otoriterleşme yoluna başvurmadan ve daha fazla hastaya bakım sağlamayı reddetmeden mevcut pandemiyle başa çıkabilecek kapasiteye sahip değil. Eğer korkuya odaklı söylemi bu pandemiye çözüm olarak kabul edersek sadece daha fazla otoriter tedbire ve daha fazla pandemiye kapıları açmış olacağız.

Okulları, kampüsleri ve işyerlerini kapatmayı, bu insanlık dışı sisteme bir darbe olarak görürsek, bu pozitif bir harekettir. Fakat eğer sınıf arkadaşlarımıza, iş arkadaşlarımıza, mültecilere ve diğer ülkelerden gelen insanlara dehşetle yaklaşmamızın başını çekiyorsa öyle değildir.

İlerici hareketler bugün, dayanışma ve salgın hastalıkların yayılması konusunda dikkat etmeyi öğrenme bakımından örnek gösterilir olmalıdır. Bireysel ve kolektif faaliyetler birbirine zıt değil birbirini tamamlayıcıdır çünkü bireysel sorumluluklar pandemiyle savaşmada kolektif bir tepkiyi de içerir. Seferber olmaya ihtiyacımız var fakat bu seferberlik yeni ve güvenli koşullar altında olmalı.

Geçtiğimiz yılda Sudan’da, Cezayir’de, Irak’ta, Lübnan’da, Haiti’de, Şili’de, İran’da ayaklanmalara; Hong Kong ve Fransa’da kitle protestolarına, son olarak da Latin Amerika’da kadınların, kadın cinayetlerine karşı yaptıkları kitlesel protestolara tanık olduk. Dünya genelinde hoşnutsuzluk ve derin bir sosyal dönüşümü arzulama açısından bir eksiklik yok. Ayrıca tüm dünyada takdire şayan bir karşılıklı yardımlaşma çabası var. İtalya’da, Fransa’da ve Birleşik Krallık’ta doktorlar ve hemşireler daha sağlıklı koşullar ve daha iyi çalışma şartları için çevrimiçi protestolar yapıyor.

Koronavirüse bir cevap olarak doğan bu durum, bu hoşnutsuzlukları bir devrimci yönelime taşıyabileceği gibi korkuyu, nefreti ve dünyadaki halklar arasındaki ayrışmayı körüklemek için de kullanılabilir. Kapitalist otoriteryenlik ve hükümetlerin şeffaflıktan yoksunluğu durumu daha da kötüleştirecek. Sahte haberlere ve “gerçek dışı” bilgilerin aksine hakiki bilgi ve ifade özgürlüğünün teşvik edilmesi derhal gereklidir. İnsanlık dışı kapitalist sistemin üstesinden gelinmesini ajandaya koyacak insancıl bir anlatı ve vizyonun geliştirilmesi, sosyalistlere bağlıdır.

İranlı bir sosyalist feminist olan Mahtab Dehqan “Hükümetlerin olağanüstü hâl ilan etmesiyle veya iletişimi ve sınırları kapatmasıyla bu tehdidi bastırmak mümkün değil. Koronavirüsle veya geniş çaplı başka herhangi bir tehlikeyle ancak tabandan gelen çok kültürlü ve uluslararası bir organizasyonla ve ortak zenginlik, bilgi, sağlık ve yemek kaynaklarını paylaşmakla baş edilebilir,” yazdığında durumu oldukça iyi ifade etmişti.

Kuzey Afrika ve Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı
13 Mart 2020

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.