İkinci Dünya Savaşı bize ne anlatabilir?

“Eğer sosyalizm zafere erişemezse, kapitalist devletler arasındaki barış yalnızca bir ateşkes, bir fasıla, halkları yeniden boğazlamak için bir hazırlık olacaktır.” Lenin, 14 Aralık 1917

1945 yılının 7 Mayıs’ı 8 Mayıs’a bağlayan gecesi, Alman yüksek komuta konseyi kayıtsız şartsız teslim olmayı kabul ettiklerini bildiren mesajı sıkışıp kaldıkları sığınaktan müttefik kuvvetlere iletti. Berlin bir haftadır Sovyet birliklerinin işgali altındaydı ve yıkılmaz denen Nazi rejimi fiilen imha olmuştu.

İkinci Dünya Savaşı böylece resmen sona erdi. Oysa yer yüzünün o vakte dek gördüğü en yıkıcı savaş olan Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden 20 yıl geçmeden patlak vermişti. İlkinden çok daha korkunç bir yıkım yaşanacağı kimsenin aklına gelmezdi. Ne de olsa uygarlık dersini almıştı. İkinci Dünya Savaşı boyunca 60 milyonu aşkın insan can verdi. Polonya, nüfusunun yüzde 16’sından fazlasını; Sovyetler Birliği, yaklaşık yüzde 14’ünü kaybetti; Avrupa Musevi toplumu soykırım yoluyla fiilen silindi. Savaşın yalnızca Varşova kentinde yol açtığı tahribat, bugünün değerleriyle 840 milyar avroyu bulmaktadır.

1945 baharında yıkımın eriştiği coğrafi ölçek tahminler üstüydü; Amerika kıtası dışında yeryüzünün hemen her noktası –Pasifik Denizi, Afrika çölleri, Balkan dağları, Mançurya ve Asya stepleri– bu yıkıcı ateşten nasibini aldı. Politik açıdansa İkinci Dünya Savaşı, başlıca iki kapitalist odak arasındaki hegemonya savaşından Alman, İtalyan ve Japon istilası altındaki ulusların kurtuluş mücadelesine, işgale uğramış işçi devletinin ayakta kalma mücadelesinden, propaganda ve teknoloji savaşlarına değişik tipte mücadelelerin iç içe girdiği dünya çapında, devasa bir sınıf savaşıydı.

Öte yandan, İkinci Dünya Savaşı kesinlikle ilk dünya savaşının çözüme kavuşturulamamış sorunlarının bir ürünüydü ve şimdi içinde bulunduğumuz dünya da büyük ölçüde Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının çözüme kavuşturulamamış politik ve ekonomik çelişkilerinin biçimlendirdiği bir barut fıçısı.

Savaşın gerçek nedeni, emperyalist sistemin doğasında aranmalıydı. Zira güç ve nüfuz kazanan kapitalist devletlerin giderek bütünleşen küresel bir ekonomik hiyerarşi içinde, baskın konumunu koruma ya da gerekiyorsa şartları zorlayarak üstün bir konum elde etme çabası, dünya düzeyine yayılacak bir savaş tehlikesinin asıl gerekçesiydi. Örneğin, yüzyılın başından itibaren süratle emperyalist hedefler geliştiren iki “yeni” kapitalist devlet Almanya ve ABD idi ve bu iki gücün hegemonya arayışının tarihsel sonuçları olacaktı.

Troçki’nin de belirttiği gibi, “Dünya ekonomisinin kapitalist temelde gelişmeye devam etmesi, tek ve aynı kaynaktan, dünyadan edinilmesi gereken sürekli daha yeni kapitalist sömürü alanları uğruna aralıksız mücadele” demekti.

Kim ne derse desin, Birinci Dünya Savaşı, kesinlikle başını çeken güçlerin beklemediği koşullar altında sona ermişti. Ekim Devrimi, Rusya’nın hızla savaştan çekilmesine, savaş planlarının akim kalmasına ve sermaye egemenliğinin ilga edildiği yeni bir işçi devletinin inşasına yol açmıştı.

Fransız ordusu isyan dalgalarıyla boğuşmaktaydı. Alman askerlerinin ve halkının açlık isyanları bir süre sonra monarşinin yıkılmasıyla sonuçlanacak bir devrimci dalgayı tetikledi. Alman egemen sınıfları ancak bu isyan dalgasıyla başa çıkamayınca savaştan çekilmeyi kabul edecekti. İngiltere ve Fransa’nın üzerinde ise yeni bir hegemonik güç olarak ABD yükselmekteydi. 1919 yılında ilk savaşa son veren Versay Anlaşması, kesinlikle büyük patlamanın ötelenmesinden başka bir anlam taşımıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nın nasıl başladığını, dünya çapında -SSCB’de bürokratik kastın yükselişinin, 3. Enternasyonal’in yozlaşmasının- ama özellikle de Almanya’da işçi sınıfı içinde baskın olan “işçi” partilerinin oynadığı rolden bağımsız olarak anlamak mümkün olmaz. Hitler’in ve Nazilerin yükselişi, son tahlilde -ve Alman işçi sınıfının iktidarı zapt etme çabasını sürekli felç etmeye uğraşan- hem Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) hem de Stalinist Komünist Parti’nin (KPD) gerçekleştirdiği ihanetlerin iç içe geçmiş ürünüydü.

ABD, İngiltere ve Fransa egemen sınıflarının demokrasi adına faşist totaliterliğe karşı savaş verdikleri tumturaklı bir palavradır; dönemin pek çok muhafazakâr kapitalisti ve çokuluslu şirketi için, komünizmin yayılmasını engellemeye adanmış Hitler’in Almanya’sı ile Mussolini’nin İtalya’sı kaygı değil, saygı uyandıran girişimlerdi.

Öte yandan, Stalin, Nazizm’in zaferinin ardından arsızca imzaladığı saldırmazlık antlaşmasıyla Almanya’nın ilk işçi devletini istila planlarını durdurabileceğini hayal ediyordu. Ancak Naziler, Sovyetler Birliği’nin yıkımını ve topraklarının köleleştirilmesini her zaman, Avrupa’ya egemen olma planının bir tamamlayıcısı olarak görmüşlerdi.

1941 yılının Haziran ayında, dünyanın ilk işçi devletine yönelik Alman istilası başladı. Stalin’in felaket getirici yanlış hesaplarına ve Kızıl Ordu’nun başlangıçta uğradığı ağır yenilgilere rağmen, Nazi güçleri ilk işçi devletinin sınırları içinde boyun eğmez bir direniş ile karşılaştı.

Bu direnişin destansı örneğinin dalga dalga yayılışı, sonraki 60 yılda emekçi yığınların toplumsal kazanımlarının maddi zeminini oluşturacaktı. İkinci Dünya Savaşı bir faşizm çağı olduğu gibi, aynı zamanda bir faşizme karşı mücadele çağıydı.

Öte yandan “Batılı müttefikler” Sovyetler Birliği’nin şiddetle ihtiyaç duyduğu bir rahatlama için batıda yeni bir cephe açılmasını reddederek, SSCB’nin görülmemiş ölçüde bir can kaybı ve yıkımla karşılaşmasının da hazırlayıcısı oldular.

1941’de, Asya’yı kimin kontrol edeceği sorunu, sonunda ABD ve Japon emperyalizmlerini savaşa sürükledi. Avrupa ve Asya’da Alman ve Japon istilasına uğrayan halklar faşist saldırganlığa boyun eğmedi. Direniş hareketleri, sivil itaatsizlik, sabotaj, boykot ve giderek genel grev ve kitle seferberlikleri ile mücadele ettiler. Bu muazzam direniş dalgaları faşist işgalin ardından bir dizi ülkede mülkiyet ilişkilerini hedefine koyan devrimci kalkışmaların da hazırlayıcısı olacaktı.

İkinci Dünya Savaşı da tıpkı bir önceki gibi, emperyalist güçlerin devasa bir hesaplama hatasına dönüştü. Sovyetler Birliği’nin zaferi kapitalizmin Avrupa’nın yarısı üzerinde kontrolü yitirmesine neden oldu. Savaşın ardından Stalinist ve reformist önderliklerin bir kez daha oynadıkları karşıdevrimci rol olmasaydı, tüm dünya üzerinde kapitalizm son bulmuş olabilirdi.

Savaş, ona neden olan sorunların hiçbirini çözmedi. Devrimci işçi sınıfı hareketlerini bastıran, Fransa’da ve İtalya’da güçlü direniş hareketlerini silahsızlandıran Stalinizm’in politikası ile ABD’nin ekonomik gücü temelinde, emperyalist devletler arasında kırılgan bir ateşkes ortaya çıktı. Bu kırılgan ateşkese sonuna dek sadık kalan Stalinist bürokrasinin eşsiz yardımları sayesinde dünyanın başka bir köşesinde yeni bir “Kızıl Ekim” yaşanmadı.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle Almanya, İtalya ve Japonya’nın emperyalist tabloda üstün bir konum elde etme çabaları yenilgiye uğratıldı. ABD, rakipsiz emperyalist güç olarak Britanya’nın yerini almış, Britanya ve Fransa emperyalist imparatorluklarını kaybetmişlerdi.

Alman devlet aparatını yönetenlerin neredeyse tümü Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi üyesiydi. Ne var ki göstermelik birkaç idam ve birkaç bin azılı katilin yargılanmasını saymazsak yüz binlerce Nazi katil mahkeme yüzü bile görmedi. Daha sonra Avrupa’nın kapitalist temelde yeniden ayağa kaldırılmasında bu Nazi artıklarının sıradışı birikimlerinden iştahla yararlanılacaktı.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.