Sosyal mesafeye Hayır!

Aman yanlış anlaşılmasın. Covid-19 pandemisi devam ettiği sürece, (ki bu lanet virüsün daha uzun zaman aramızda dolaşacağı söyleniyor) gerek bireysel hijyenimize, gerekse virüsün bulaşmasını veya başkasına bulaştırmamızı engellemek için mesafelere dikkat etmemiz gerekiyor.

Gerçi biz salgının ortaya çıktığı andan itibaren bütün faaliyetlerin en az bir ay boyunca durdurulmasını, işçilerin ücretlerinin aynen ödenmeye devam etmesini, işsizlere ve yoksulluk sınırı altındaki kişilere ve ailelere devlet ödemesi yapılmasını savunmuştuk. Ama, böylece kısa sürede atlatılabilecek bir salgın, sırf hükümetin patron yanlısı politikası nedeniyle üç aydan beri sürüyor, binlerce kişiyi etkiledi, yüzlerce can aldı. Almaya da devam ediyor.

Pek çok işyeri çalışmaya devam etti. Ettiği sürece de ne yan yana çalışmayı, ne hep birlikte yemek yemeyi, ne de tıkış tıkış servislerde ve toplu taşıma araçlarında seyahat etmeyi engellemek mümkündü. Yani, “aman aranızda en az 1,5 metre mesafe bırakın, sosyal mesafeyi koruyun” lafları havada kaldı. Salgından en fazla etkilenenler de işçiler oldu.

Ama dedim ya, ben bu tip “sosyal mesafe”yi kastetmiyorum. Benim kastettiğim, kapitalist toplumlarda var olan gerçek sosyal mesafe, sosyal sınıflar arasındaki mesafe.

Önce şunu sorayım: Hangi işçi, patronuna zaten 1,5 metreden daha fazla yaklaşabilir? Ya da patron temsilcisine veya CEO’suna? Bırakın yaklaşmayı, özellikle büyük işyerlerinde patronun yüzünü bile göremezsiniz. Aradaki mesafe o kadar büyüktür ki… Ya da kaç işçi patronuyla konuşmak istediğinde bunu başarabilmiştir? Kaç tanesi randevusuz patronun kapısından içeri girebilir? (Tabii patronun işçiler arasındaki ajanı değilse.)

Ama şimdi patron ile işçinin arasındaki kişisel mesafeyi bir yana koyalım. Ve bu ikisinin temsil ettiği sosyal sınıflara bir bakalım: Patronlar sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki mesafeye bir göz atalım.

Birincisi, ülkedeki tüm üretim araçları, işyerleri, şirketler, bankalar, tüm sermaye, patronlar sınıfının tekelindedir, onların mülkiyetinde veya kontrolündedir (ya da patronlar için çalışan devletin mülkiyetindedir; gerçi özelleştirmelerle o da kalmadı). İşçi sınıfının mülkiyetinde olan ise sadece patrona ücret karşılığı satabileceği işgücüdür (bir de tabii eğer varsa borç harç yapabildiği bir evi, köyünde hâlâ elinde tutabiliyorsa iki karış toprağı). Yani, patronlar sınıfının elinde bulundurduğu ulusal zenginlik ile işçi sınıfının sahip olduğu emek gücü arasında, bu kapitalist sistem içinde aşılamayacak bir “sosyal mesafe” vardır.

Yine sosyal sınıflar olarak gelir dağılımına bakalım. Başta sendikalar olmak üzere pek çok kuruluş bu konuda araştırmalar yapıp raporlar yayınlıyor. Bunlara göre ülkede en zenginler ile en yoksullar arasındaki mesafe 9 kat patronlar sınıfının lehine. 2 milyondan fazla işçi asgari ücretin altında çalışıyor. Yoksulluk sınırı olarak kabul edilen 6500 TL’nin altında gelire sahip olanların sayısı 12 milyon. Toplumun %70’i ancak borçlanarak hayatlarını idame ettirebiliyor.

Son yirmi yılda asgari ücret reel olarak yüzde 52 artarken, reel kişi başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) yüzde 91 oranında artmıştır. Bu ne demek? Şu: Milli gelir ücretlerden çok daha hızlı artmıştır. Yani? Yani aradaki fark patronlar sınıfının servet hanesinde toplanmış, işçi sınıfının ücretleri ise gerçekte düşmüş, işçiler bir sınıf olarak yoksullaşmıştır.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ama derdimizi anlattık sanırım. Patronlar sınıfı (burjuvazi) ile işçi ve emekçi sınıflar arasındaki sosyal mesafe korkunçtur. Bazen hükümetler, “aman sosyal bir tepki olmasın” diye bu mesafeyi azaltma hamleleri yaparlar. Ama sermaye ile emek arasındaki temel sosyal sınıfsal farklılık var olduğu sürece bu mesafeyi aşmak mümkün değildir.

Çözüm ise emeğin iktidar olup, patronlar sınıfının lehine olan mülkiyet ilişkilerini toplum yararına değiştirebilmesindedir. Bu yüzden sınıflar arasındaki sosyal mesafeye Hayır diyoruz.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.