Rosa Luxemburg Vakfı için İstanbul Sözleşmesi ve feminist hareket üzerine söyleşi

5

Svenja Huck’un Rosa Luxemburg Vakfı adına, İşçi Demokrasisi Partisi üyesi ve feminist Sena Aydın’la hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme girişimleri ve Türkiye’deki feminist hareket üzerine gerçekleştirdiği söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz. Söyleşinin aslı şu adreste yayımlanmıştır: https://www.rosalux.de/news/id/43208/istanbul-konvention-verteidigen-patriarchat-abschaffen

Svenja Huck: Şu anda Türkiye’deki kadın hareketi İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak için sokağa çıkıyor. Peki neden hükümet partileri bu sözleşmeyi tam bu zamanda iptal etmek istiyorlar, sebepleri nedir?

Sena Aydın: Hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden tam da bu zamanda geri çekilmek istemesinin arkasında tek değil, birbiriyle bağlantılı ve rejimin karakterini yansıtan birden çok neden olduğunu düşünüyorum.  

İstanbul Sözleşmesi sadece şiddete uğrayan kadınları korumaya yönelik değil, aynı zamanda kadınlara yönelik her türlü şiddeti önlemeye ve ortadan kaldırmaya yönelik bir sözleşme ve bunu toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması üzerine temellendiriyor. Dolayısıyla başından beri muhafazakâr ve neoliberal politikalar ekseninde kurguladığı rejimini ilerletmek adına cinsiyet eşitliğinin karşısında duran, her fırsatta kadınların kazanılmış haklarına yönelik gerici hamlelerde bulunan, bedenimizi, kimliğimizi ve emeğimizi tahakküm altına almaya çalışan kadın düşmanı bir hükümetin “demokratik açılımlar” çerçevesinde itibarını toparlamak için imzaladığı, ama zaten hiçbir zaman tam olarak uygulamaya koymadığı 6284 Sayılı Koruma Kanunu’nu da kapsayan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek istemesi şaşırtıcı değil.

Sadece pandemi ve pandeminin derinleştirdiği ekonomik krizle karşı karşıya olduğumuz yakın döneme baktığımızda bile artan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerine rağmen hükümetin sorumluluk üstlenmek yerine tam tersine şiddetin farklı türlerini teşvik edici pek çok girişimine tanık olduk. Kadınlara ekonomik olarak saldıran nafaka mağduriyeti tartışmaları, geçirilen İnfaz Yasası, “evlilik” adı altında 15 yaş altındaki çocukların cinsel istismarının aklanması ve affedilmesine yönelik girişimlerini hatırlayalım.

Neden şimdi sorusuna gelecek olursak da İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme girişimi, sözleşmenin aileyi yıktığı, eşcinselliğe özendirdiği, hatta kadın cinayetlerinin asıl nedeni olduğu gibi manipülasyonlara dayanarak birkaç tarikatın, örneğin Uşşaki Tarikatı ya da tarikat gibi hareket eden Türkiye Düşünce Platformu’nun bu yönde talebi üzerine hükümetin gündemine girdi. Buradaki temel kaygının, en gerici, dinci ve milliyetçi güç odaklarıyla ittifakını sağlamlaştırma çabası olduğunu söyleyebiliriz. Aynı Ayasofya’nın ibadete açılması meselesinde olduğu gibi. Dolayısıyla zamanlamayı hükümetin rejimin sınırları çerçevesinde artık engelleyemediği ekonomik yıkım, giderek kaybedilen toplumsal rıza ve iyice belirginleşen yönetme beceriksizliği karşısında en gerici ve baskıcı unsurlara dayanarak iktidarının ömrünü uzatma çabası çerçevesinde okumak gerekiyor. Şunu da belirtmek gerekiyor: Türkiye’de kadın hareketi AKP hükümetine muhalif kesimler arasında hep en görünür konumda olan hareketlerin başındaydı ve özellikle son birkaç yıldır giderek artan baskılara rağmen sokakları terk etmedi. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme henüz gündemde yokken bile kadınlar artan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri karşısında pandemi koşullarında bile sokaklardaydı. Dolayısıyla hükümetin muhalefet odaklarından biri olarak gördüğü kadınlara yönelik saldırılarının bu dönemde şiddetlenmiş olması sürpriz değil. Yani hükümetin bu dönemde İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme girişimini ne kadınların kazanılmış haklarına dönük saldırılar ne de genel olarak muhalif kesimlere dönük artan baskı ve uygulamalar çerçevesinde tekil bir saldırı olarak okumamız gerekiyor.

Kadınlar olarak maruz kaldığımız sömürü ve baskıların, verdiğimiz mücadelenin son derece sınıfsal bir öze sahip olduğunu, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmanın erkek-egemen kapitalist sistemi de hedef alan, bütünlüklü ve somut politik taleplerde cisimleşen bir programla mümkün olduğunu ve bu yüzden de mücadelemizin sınıf mücadelesiyle örtüşmesi gerektiğini düşünüyoruz.

SH: Az önce bahsettiğimiz kadın hareketi galiba farklı fraksiyonlardan oluşuyor. Sence hangisi hâkim olanlar ve harekete hangi stratejileri öneriyorlar (ve bunları nasıl değerlendirebiliriz)?

SA: Her ne kadar İstanbul Sözleşmesi bir ortaklaşma zemini yaratmış gibi gözükse de Türkiye’de kadın hareketi senin de işaret ettiğin gibi çok parçalı ve oldukça dağınık. Çok genel hatlarla bakacak olursak kadın hareketi ülkedeki genel siyasi bölünme ve ayrışmalarla paralellik taşıyor, bunun sonucu olarak da kadın meselesini ait oldukları siyasi projeler kapsamında ele alıyorlar diyebiliriz. Biraz açmak gerekirse, bir yanda düzen içi çözümlerden medet uman ve burjuvaziden bağımsız hareket etmeyen kadın grupları ve örgütlenmeleri var. Bunların içerisinde lobi faaliyeti yapan kadın derneklerini, girişimci kadınlar gibi patronların desteklediği kadın vakıflarını, STK’ları, genelde proje bazlı fonlanan kadın girişimcileri ve girişimlerini sayabiliriz. Diğer yandan da toplumsal kurtuluş perspektifi taşıyan kadın örgütlenmelerinden bahsetmek mümkün. Örneğin, Kürt kadın hareketi, sosyalist kadınlar, feminist hareket, antikapitalist Müslüman kadınlar gibi grupları bu kapsamda düşünebiliriz. Bu gruplar toplumsal cinsiyet sorununu politikleştirmeleri, devletin erkek-egemen karakterini sorunsallaştırmaları ve toplumun her alanına sızan cinsiyetçi yaklaşımlara karşı mücadele içerisinde olmalarıyla ilk kamptan ayrışıyorlar. Buna bir örnek olarak feministlerin Gezi Direnişi sırasında cinsiyetçi küfürlere karşı çıkıp “Küfürle değil, inatla diren” sloganıyla seferberliğin dilini cinsiyetçilikten arındırma yönündeki başarılı çabası verilebilir. Ya da iktidarın anneliği kutsayarak “en az üç çocuk” isteyen, aile içi şiddeti normalleştiren, kürtajı ya da kadın seferberliklerini kriminalize eden cinsiyetçi ve erkek-egemen devlet söylemlerini teşhir eden, bunlara karşı pozisyon alan da gene feminist hareket.

Kadın hareketi içerisinde feminist hareketi ayrıca ele almak gerekiyor sanırım. Çünkü LGBTİ+ hareketiyle ilişkili feminist hareketin kadın hareketi içerisinde daha hâkim olduğunu ve özellikle son dönemde kısmen de olsa kadın hareketini etkileyip yönlendirdiğini, özellikle son dönemde toplumsal kurtuluş perspektifine sahip diğer kadın grup ve örgütleriyle yakınlaşıp bazı durumlarda iç içe geçtiğini söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Son dönemlerde sosyal medya üzerinden yürütülen, örgütlü feminist mücadelenin ilerletilmesi adına hiçbir katkı sunmadığı gibi feministler içerisinde de sadece belirli bir kesimin dahil olabildiği oldukça akademik tartışmaları bir kenara bırakırsak bile, feminist hareket nasıl bir mücadele yürütülmesi gerektiği noktasında kendi içerisinde farklı gruplaşmalara ayrılıyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini salt kadın ve LGBTİ+ bireyleri etkileyen bir sorun olarak gören, dolayısıyla mücadeleye sadece kendini kadın ve LGBTİ+ olarak tanımlayanların dahil olabileceğini savunan feministler var. Benzer bir şekilde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, erkek egemenliğin ekonomik, politik ve sosyal temellerini yeniden üreten sınıf egemenliği, yani kapitalist sistemle mücadeleden bağımsız olarak ele alınabileceğini savunan ve sınıf mücadelesi perspektifiyle örgütlenmenin yerine kimlik politikaları ekseninde yatay kadın örgütlenmelerini yerleştiren gruplar var. Meseleyi salt bir görünürlük meselesine indirgeyerek büyük şehir merkezlerinde haftalık yürüyüşler ve protestolar gerçekleştirerek toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin çözülebileceğine inanan hareketçi gruplar var. Son olarak da feminist hareket içerisindeki farklılıklara rağmen erkek-egemen ve kapitalist devlet ve hükümetler karşısında, örneğin kadın cinayetlerine karşı sürdürdüğümüz mücadelede, birlikte durmaya hiç olmadığı kadar ihtiyacımız varken zaten dağınık ve parçalı feminist hareket içerisinde aktif olarak en geniş eylem birliklerine katılmayı reddeden, kendi politik hatlarını acil talepler etrafında örülebilecek kitlesel mücadelenin önüne koyan sekter oluşumlardan da bahsetmek mümkün.

Özetle, feminist hareketin en temel sorununun keskin örgütlenme modellerinden kaçmak adına politik-programatik bir hat oluşturabilme ve bunu eyleme dökebilme eksikliği olduğunu düşünüyorum. Farklı mücadeleleri ve talepleri bütünlüklü bir program üzerinden ele alamamak; öncelikle toplumda cinsiyet eşitliği meselesi daha konuşulur, daha görünür bir hale gelmişken kadın hareketini dışarıdan destekleyen bağımsız kadınları örgütlü mücadelenin içine çekemeyerek hareketi kitleselleştiremiyor. Diğer yandan da politik program eksikliği olunca hareketin gündemi hep iktidarın gündemleri belirliyor, talepler o an iktidar neye saldırıyorsa ona yönelik geliştirilen talepler oluyor ve dolayısıyla mücadele bir savunma hattına sıkışıp kalıyor. Zaten bu özetle aslında örgütlü sosyalist feministler olarak bizim meseleye nasıl yaklaştığımızı da az çok ortaya koymuş oldum sanırım. Kadınlar olarak maruz kaldığımız sömürü ve baskıların, verdiğimiz mücadelenin son derece sınıfsal bir öze sahip olduğunu, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmanın erkek-egemen kapitalist sistemi de hedef alan, bütünlüklü ve somut politik taleplerde cisimleşen bir programla mümkün olduğunu ve bu yüzden de mücadelemizin sınıf mücadelesiyle örtüşmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bizim kadınlar olarak bağımsız bir örgütlenmeye ihtiyacımız var. Burada bağımsızdan kastım örgütsüz bir mücadele değil. Tersine erkek-egemen kapitalist hükümetlerden, dini kurumlardan, bir yandan kadın hakları savunuculuğu yaparken bir yandan emekçi kadınların sömürüsüne göz yuman geleneksel burjuva partilerden ve patronlardan bağımsız bir kadın örgütlenmesinden bahsediyorum.

SH: Sence sırf kadın olmak böyle bir harekete katılmak için yeterli mi? Mesela KADEM’de çalışan Sümeyye Erdoğan Bayraktar da bir türlü İstanbul Sözleşmesi’ni savunmuş. Böyle kurumlarla beraber çalışmak mümkün ya da faydalı olabilir mi?

SA: Hayır, tabii ki yeterli, mümkün ya da faydalı değil! Aslında sorduğun soru son dönemlerde farklı ülkelerde farklı şekillerde ortaya çıkan %99’un feminizmi tartışmalarını hatırlattı bana. “Hepimiz kadınız ve hepimiz kadın olarak sömürüye ve şiddete maruz kalıyoruz, dolayısıyla hepimiz aynı gemideyiz” anlayışı. Ama değiliz, kesinlikle değiliz! Bu tarz salt “kadınlık” üzerinden kurulan bir zemin, eğer feminizmi salt bir eşit hak arayışı olarak değil de kadınların özgürleşmesi adına, erkek egemen ve kapitalist sistemin lağvedilmesine yönelik bir mücadele olarak görüyorsak, feminizmin politik hattını seyrelttiği gibi mücadelemizi sınıf perspektifinden de uzaklaştırıyor. Bu noktada şunu sormamız gerekiyor: Biz ne için mücadele ediyoruz? Eğer amacımız kadınların özgürleşmesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin son bulması ise, sadece kadınlara yönelik toplumsal baskılara karşı değil, kadınların sömürülmesine karşı da mücadele etmemiz gerekiyor. Bunlar zaten birbirini perçinleyen ve birbirinden ayrılamaz mücadeleler. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerindeki kadınlar olarak şiddete uğramaya, emeğimizin sömürülmesine, emeğin yeniden üretiminin yükünün, yani bakım emeğinin, sadece bizim omuzlarımıza yüklenmesine karşıysak bu durumda aynı zamanda stratejik bir soru da sormuş oluyoruz: Kadın hareketinin nasıl bir tutum alması gerekiyor ki kadınlar özgürleşsin? Bizim için bu sorunun cevabı ataerkil kapitalist sistemi devirmek; ancak bu şekilde kadınlar özgürleşebilir.

Bu söylediklerimi Sümeyye Erdoğan Bayraktar’ın Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olduğu KADEM’in İstanbul Sözleşmesi’ni savunmasına bağlayacak olursak… KADEM, İstanbul Sözleşmesi’nin “eşcinsel yönelimleri meşrulaştırdığını iddia etmenin kötü niyet olduğu”, sözleşmenin amacının “ailelerin yatak odasına karışmak değil, İslami öğretideki karşılığıyla mazluma yardım etmek” olup, toplumsal cinsiyet kavramının “toplumların yüklediği rol ve görevleri ifade etmek” için kullanılan bir terim olması ve “külli bir eşitliği değil”, toplum tarafından zaten benimsenmiş olan cinsiyet rolleri çerçevesinde ortaya çıkabilecek “adaletsizlikleri ortadan kaldıracak bir fırsat eşitliğini” sağlaması temelinde savundu.

Türkiye’de her gün en az bir kadın cinayeti gerçekleşirken ve COVID-19 salgını süresince kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri hiç olmadığı kadar artmışken, kadına yönelik şiddeti önlemeye karşı bir sözleşmeyi savunmanın alkışlanacak değil, zaten olması gereken bir tutum olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Ancak KADEM’in sözleşmeye sunduğu destek aslında şiddetin temelindeki erkek-egemen kapitalist düzeni ve toplumsal cinsiyet normlarını sorgulamak bir yana, tersine bunları yeniden üreten, sözleşmeyi oldukça gerici bir mevziden savunan bir hat olarak karşımıza çıkıyor. Aslında bu noktada genel olarak düzen içi reformlar kanalıyla çözüm arayan tüm kesimlerin, örneğin CHP’nin de sözleşmeyi “yok siz yanlış anladınız, sözleşme eşcinselliği savunmuyor” gibi toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini ilerleten değil aksine feminist mücadeleye mevzi kaybettiren, kadın mücadelesini hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmemesine indirgeyen bir noktadan savunduğunu da görmek gerekiyor.

Sadece baba Erdoğan’ın bugüne kadar gerçekleştirdiği ya da gerçekleştirmeye çalıştırdığı kadın düşmanı hiçbir uygulamaya karşı çıkmayan (örneğin fiili kürtaj yasakları ya da kadınların esnek ve güvencesiz koşullarda istihdam edilmesi) KADEM değil, pek çok sermaye grubu ve şirket de İstanbul Sözleşmesi’ni savundu. Tabii ki bunların patronlar nezdinde bir reklam değeri var. Ama cinsiyete dayalı şiddet kapitalist sömürü düzeni tarafından desteklenmiyor mu? Söz konusu kapitalist düzeni ve kâr oranlarını korumak olduğunda emekçi kadınları en başta gözden çıkaran ve haklarını gasp eden aynı patronlar değil mi?

Kısacası en başta söylediğimi farklı şekilde ifade edeyim. Bizim kadınlar olarak bağımsız bir örgütlenmeye ihtiyacımız var. Burada bağımsızdan kastım örgütsüz bir mücadele değil. Tersine erkek-egemen kapitalist hükümetlerden, dini kurumlardan, bir yandan kadın hakları savunuculuğu yaparken bir yandan emekçi kadınların sömürüsüne göz yuman geleneksel burjuva partilerden ve patronlardan bağımsız bir kadın örgütlenmesinden bahsediyorum. Çünkü bu tarz düzen içi kurumlarla yapılan işbirlikleri ne kadın mücadelesini ne de sınıf mücadelesini ileriye taşıyor; tersine mücadeleleri geriletip bir savunma hattına hapsediyor.

Sena Aydın

SH: Türkiye’deki kadın hareketinin büyük bir oranı erkekleri dışlamayı tercih ediyor, mesela 8 Mart yürüyüşünden ya da feminizm hakkında olan tartışmalardan. Sence bu doğru bir öz savunma stratejisi mi yoksa erkekleri daha fazla dahil etmek mi gerekiyor?

SA: Kadınların ezilmesine ve sömürülmesine sebep olan her mesele aynı zamanda erkeklerin de yüzleşmesi ve ayrıcalıklarından vazgeçmesini gerektiren bir sorun ve sorun haline de getirilmeli bence. Ataerkilliği yalnızca erkekleri karşımıza alarak ya da dışlayarak yenmemiz mümkün değil; çünkü mücadelemiz bireylere karşı verilen değil sistematik bir düzene karşı verilen bir mücadele. Ek olarak erkek-egemen düzen karşıtı mücadelenin ya da tartışmaların sorumluluğundan erkekleri muaf tutmak ve bunları sadece kadınların göğüslemesi ve ilerletmesi gereken mevziler olarak görmek de yanlış. Yani toplumsal cinsiyet eşitliği aslında adı üstünde toplumsal bir mesele ve sadece kadınları değil erkekleri de oldukça yakından ilgilendiriyor. Emekçilerin giderek artan sömürüsüne dayalı kapitalizm de öyle. Bu kavrayışla, cinsiyetçiliğe, kadınların ezilmesine ve maruz kaldıkları çifte sömürüye karşı sınıf perspektifiyle oluşturulacak bir programla kadınların ve erkeklerin yan yana ve birlikte mücadele etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu, kadınlar yaşadıkları deneyimleri paylaşmak, değerlendirmek ve mücadeleye ve taleplere dökmek noktasında kendi öz alanlarına ihtiyaç duymuyorlar ve bu alanlar var olmasın demek değil. Bu, erkek olarak maruz kalmadıkları sömürü ve baskılara karşı verilen mücadelenin başını çekenler ve sözcüleri erkekler olsun demek de değil. Bu sadece erkeklerin de bu kadın mücadelesini benimsemesinin ve savunmasının elzem olması anlamına geliyor. Yani mücadelenin kendisinin hedef açısından belirleyici olduğunu ve de erkeklerin tarihsel bir mücadele içerisinde “tarihi yazan aktörler” olarak değil de mücadeleye ancak her aşamada toplumsal konum ve ayrıcalıklarını sorgulamak zorunda olan aktörler olarak dahil olmasının da kadın mücadelesinin kitleselleşmesi ve sınıf mücadelesiyle birlikte hareket etmesi açısından oldukça önemli olduğunu vurgulamak istiyorum.

SH: Neden sence kadın hareketi büyük şehirlerin merkezinde daha fazla örgütleniyor ama aynı zamanda köylerde ve şehirlerin yoksul mahallelerinde kadına karşı şiddetin çok sert olmasına karşın oralarda örgütlenemiyor? Bunun için nasıl bir strateji geliştirilebilir?

SA: Aslında büyük şehirlerdeki kadın eylemleri ve örgütlenmeleri çok daha görünür olsa da ufak şehirlerde ve bölgelerde de oldukça fazla sayıda kadın örgütü ve mücadelesi sürüyor. Ya da kadınlar farklı mücadeleler içerisinde hükümetin farklı politika ve uygulamalarının kendileri için etkilerini ayrıca tartışıyor, buna yönelik talepler geliştiriyorlar. Örneğin, Denizli’de oldukça aktif bir LGBTİ+ mülteciler hareketi var. Ya da Kadıköy Belediyesi’nde çalışan DİSK’li kadınlar toplu iş sözleşmelerine kreş hizmeti, eşit işe eşit ücret, regl izni ve kadın kotası gibi toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten maddeleri ekletmek için mücadele ediyorlar.

Ancak bu senin söylediğini çürüten bir durum değil tabii ki — evet şiddetin en yoğun yaşandığı alanlar aynı zamanda en örgütsüz alanlar. Bunun tersi olması da beklenemezdi sanırım. Eğitim ve kamu kaynaklarına erişimin sınırlı olduğu, geçim sıkıntısının yüksek, kadınların ekonomik bağımsızlık olanaklarının ise düşük olduğu, büyük şehirlerde siyasi hareketlerin merkezi olan bölgelerdeki sosyal ve politik destek ağlarının yerine toplumsal baskı mekanizmalarının mevcut olduğu bölgelerde gerçek anlamda hayatta kalma savaşı veren kadınların bu koşullarda kendiliklerinden örgütlenmesini beklemek hem sosyolojik hem de politik gerçeklikle bağdaşmayan bir beklenti sanırım. Ancak bu soru bile bir kez daha aslında meselenin özünün sosyalist feministler olarak ortaya koymaya çalıştığımız gibi ne kadar sınıfsal olduğunu gösteriyor bize.

Bu durum karşısında dünden bugüne kadın mücadelesini bu alanlara sıçratabilecek sihirli bir formül ya da değnek olduğunu düşünmüyorum; olsa bile bunun altını dolduracak mekanizmaları ve politik alanları yaratmamız gerekiyor ki bu sürdürülebilir olsun. Bu yüzden daha fazla kadına dokunabilmek ve kadın mücadelesini kitleselleştirebilmek için emekçi kadınlar olarak mücadelemizi sadece kendi yarattığımız feminist alanlarda ya da sokaklarda değil, sokakları hiçbir zaman bırakmadan işyerlerimizde, fabrikalarda, sendikalarda, meslek örgütlerinde de yürütmemiz ve yükseltmemiz gerekiyor.

SH: Muhafazakâr ve gerici partilerin kadın örgütleri 90’lardan beri büyüyorlar ve kadınları etkileri altına alıyorlar. Bu partiler, vakıflar ve dernekler daha çok yoksul kesimler arasında örgütleniyor. Bunu nasıl başarıyorlar ve buna karşı ilerici örgütlerin bir stratejisi var mı?

SA: Bunu nasıl başarıyorlar sorusuna ne kadar net bir cevap verebilirim bilemiyorum çünkü bu vakıf ve derneklerin son dönemde nasıl örgütlendiğine dair çok fikrim yok. Sadece üniversitedeyken lisans bitirme tezimi 2000’lerin sonunda başörtüsü ve kılık kıyafet tartışmalarının muhafazakâr ya da İslamcı kadın gruplarıyla feminist hareket arasında ortaya çıkardığı görece ortaklaşma noktaları ve bunun Türkiye’deki kadın hareketi üzerindeki etkisi üzerine yazmıştım. Bu bağlamda da birkaç muhafazakâr kadın grubuyla kısa da olsa etnografik çalışma yapma ve onların örgütlenme biçimlerini gözleme imkânım olmuştu. Buna dayanarak şunları söyleyebilirim: Bahsettiğimiz partiler, vakıflar ve derneklerin ya da onların kadın kollarının örgütlenme anlayışı, iktidarın en başından beri savunduğu ve kadının birincil görevinin iyi bir anne, iyi bir eş ve İslami temeller çerçevesinde ahlaklı bir birey olması üzerinden geleneksel toplumsal cinsiyet normlarını sorgulamamak, ama bu normlar çerçevesinde kadınlara kendilerini ifade etme ve geliştirme imkânları sunmak üzerine kuruluydu. Atıyorum, kültürel bir gezi ya da İngilizce kursu ya da parti modelinden bahsediyorsak zamanla yaşadığı bölgenin kadın kolları liderlerinden biri olma, bu şekilde kendi gelirini kazanma gibi toplumsal ve İslami sınırlar çerçevesinde söz hakkı elde etmenin iktidarını özgürleşme olarak sunan imkânlar gibi. Tabii bu orta ve üst sınıflar içerisindeki örgütlenme modeliydi. Bunun emekçi kadınlar ve yoksul kesimler nezdindeki karşılığı, örneğin yeni doğum yapan bir kadına bebek erzağı götürmek, bir kadının işten atılan eşine kendi eşleri vasıtasıyla iş bulmak, çocukların okul masraflarını karşılamak ya da gene maddi yardımların yapıldığı cenaze ve geçmiş olsun ziyaretleriydi daha çok… Yani devletin sorumluluk üstlenmeyi reddettiği boşlukları doldurmak, iktidarın elindeki imkânları kullanarak ekonomik ve sosyal dayanışma ve güvence ağları yaratarak kadınlara ulaşmak ve bu temelde onları örgütlemekten bahsediyorum. İlerici örgütlerin, özellikle bizim gibi küçük partilerin ya da kadın gruplarının devlet kaynaklarını siyasi çıkarlar adına önlerine serilen bu grupların sahip olduğu maddi imkânlara sahip olmadığını düşünürsek, bu konuda ortaya koyabileceğimiz tek strateji aslında kadınların bu tarz muhafazakâr gruplar tarafından karşılanan gündelik ihtiyaçlarına erişimlerinin sürdürülebilir olmasının ve maruz kaldıkları baskıların sona ermesinin tek yolunun erkek-egemen kapitalist sistemle mücadeleden geçtiğini anlatabilmek; emekçi kadınların ihtiyaçlarıyla özel mülkiyet, sömürü ve baskı üzerine kurulu olmayan bir toplumun inşası mücadelesi arasında köprü görevi görebilecek talepler yükseltebilmekten geçiyor. Örneğin pandemi ve ekonomik kriz döneminde işten çıkarmaların yasaklanması, sağlık ve genel olarak bakım emeğine dair tüm hizmetlerin ücretsiz olarak devlet tarafından sağlanması, ücretsiz ve anadilde kreş hizmeti, tüm kadınların güvenilir ve ücretsiz kürtaj ve doğum kontrol yöntemlerine erişebilmesi, nitelikli ve donanımlı sığınma evleri, kadına yönelik şiddette cezasızlığa ve ceza indirimlerine son verilmesi gibi.

Yorumlar kapalıdır.