Sendikalaşma hakkı: Örgütlü emek hedefte

Sendikalaşma hakkı, hem ulusal mevzuatta hem de Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde açıkça tanınmış temel bir haktır. Anayasa’nın 51. maddesi, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ve ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri, işçilerin sendika kurma, sendikaya üye olma ve toplu olarak “pazarlık yapma” haklarını güvence altına alır. Ancak bugün bu “güvence”, fiili hayatta işyerlerinde sistematik bir biçimde hükümsüz kılınmaya çalışılıyor.

Mevzuat, sendikalaşma hakkını tanıyor görünse de bu hak ağır barajlar, prosedürler ve idari engellerle işlevsizleştirilmiş vaziyette. İşkolu barajları, yetki tespit süreçlerinin uzunluğu, işverenlerin itiraz hakkını kötüye kullanması ve yargının bu itirazları yıllarca sonuçlandırmaması, sendikal örgütlenmeyi daha baştan bozuyor.

Bir sendikanın toplu iş sözleşmesi yapabilmesi için o işyerindeki işçilerin yarısından fazlasını üye yapmış olması gerekir. Ancak işçilerin çoğunluğu örgütlenmiş olsa bile işverenin tek bir itirazı süreci yıllarca askıya alabiliyor. Bu süreçte işçiler işten çıkarılma tehdidi başta olmak üzere birçok baskıya maruz bırakılarak işveren tarafından sendikal örgütlenme dağıtılmaya çalışılıyor. İşverenin sendikaya karşı yapmış olduğu itirazın değerlendirme süreci yargıda oldukça uzun sürdüğünden emekçinin sendikalaşma hakkı korunmak yerine, bu süreç işveren elinde bir silaha dönüşüyor.

Bir diğer önemli mesele, işyerlerinde sendikalaşmanın karşılığının çoğu zaman doğrudan fesih olmasıdır. Emekçiler haksız şekilde işten çıkarıldıktan sonra haklarını aramak için yargıya başvurduklarında bir de ispat yükünü sırtlanıyor.

Bugün sendikalaşmanın önündeki engeller, hukuki boşluklardan ya da uygulama hatalarından ibaret değil. Bu engeller, sermaye birikiminin sürekliliği için örgütlü emeği bastırmayı esas alan bilinçli ve sınıfsal bir tercihin ürünü. Taşeronlaşma, esnek çalışma ve güvencesiz istihdam biçimleriyle işçi sınıfı bilinçli olarak parçalanıyor; sendika, sürekli yer değiştiren ve yarın işsiz kalma korkusuyla yaşayan emekçi için erişilmez hale getiriliyor. Grevler ise “milli güvenlik” ve “ekonomik istikrar” gerekçeleriyle yasaklanarak, emeğin en temel kolektif mücadele aracı fiilen ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.

Bu mekanizmalar, örgütlü emeği zayıflatmak için devlet ve sermayenin ortaklaşa yürüttüğü bir sınıf saldırısı. İşkolu ve işyeri barajlarının kaldırılması, sendikal nedenle işten çıkarmalarda işe iadenin zorunlu ve derhal uygulanır hale getirilmesi, yetki tespit süreçlerinin kısa, kesin ve yargı denetimini kötüye kullanmaya kapalı hale getirilmesi, grev yasaklarının kaldırılması, taşeron ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yasaklanması en acil taleplerimizdir. Biliyoruz ki sendikalaşma hakkının bu denli sistematik biçimde gasp edilmesi bir “uygulama hatası” değil, sermaye düzeninin doğrudan sonucudur.

Yorumlar kapalıdır.