8 Mart 2026: patriyarkaya, hükümetlerin kemer sıkma politikalarına ve emperyalizmin saldırılarına karşı

Dünyanın dört bir yanından kadınlar ve lgbti+lar olarak, tüm hükümetlerin emekçi kadınları ve lgbti+ları daha fazla etkileyen kemer sıkma politikalarını protesto etmek için uluslararası feminist grev kapsamında sokaklardayız.

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ve nefret suçlarına karşı seferber oluyoruz. Birleşmiş Milletler’in son raporuna göre (2025), bu suçların sayısı yalnızca bir yıl içinde 83.300’e ulaştı. ABD’de ICE’nin ırkçı ve göçmen karşıtı politikalarına karşı örgütleniyoruz. Filistin’deki soykırıma ve Donald Trump’ın Gazze’deki emperyalist sömürgecilik planına (Barış Kurulu) karşı sesimizi yükseltiyoruz. Jeffrey Epstein’in ABD Başkanı Donald Trump, Prens Andrew ve daha birçok kişinin karıştığı pedofili ağlarını teşhir ediyoruz. Çünkü bir avuç süper zengin, kapitalist ve patriyarkal sistemin devamlılığı için cezasızlık talep ediyor.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik emperyalist saldırganlığını tüm gücümüzle kınıyoruz. Bu saldırganlığı reddediyoruz. Ancak bunu yaparken, hakları için mücadele eden kadınları baskı altına alan diktatoryal ve teokratik molla rejimine karşı siyasi bağımsızlığımızı koruyoruz. Donald Trump’ın Küba halkına dayattığı ablukayı reddediyoruz. Bu abluka, adayı kelimenin tam anlamıyla bir kıtlık ve felç durumuna sürüklemekte.

Her 8 Mart’ta olduğu gibi, 20. yüzyılın başında sekiz saatlik işgünü ve genel oy hakkı için mücadele eden kadın işçilerin mücadelelerini sahipleniyoruz. Onların anısına ve baskıya, sömürüye karşı sürdürdüğümüz tüm mücadeleler adına, 100 yıldan fazla bir süre sonra haklarımız için mücadele etmek üzere yeniden sokaklara çıkıyoruz.

Antiemperyalist feministler olarak NATO’yu ve Avrupa Birliği’nin emperyalist yeniden silahlanma kampanyasını teşhir ediyoruz. Bu kampanya, korku propagandasını ve sözde “güvensizlik” anlatısını kullanarak askeri harcamaları ve baskıyı artırmak için bahane yaratıyor. Bu strateji, 20 yıl önce bankalar için yapıldığı gibi, silah ve metalürji sanayisini kurtarmak amacıyla kamu kaynaklarının devasa şekilde aktarılması anlamına geliyor. Aynı zamanda sağlık hizmetleri, emeklilik hakları ve feminist politikalar gibi temel hizmetlerde kesintiler yapılmakta. Rus işgaline karşı direnen Ukrayna halkının mücadelesinin, onlara çok az fayda sağlayan bir yeniden silahlanma politikasını meşrulaştırmak için araçsallaştırılmasını kınıyoruz. Yalnızca şirketlerin çıkarlarına hizmet eden bu savaş politikalarına karşı, halkların emperyalist saldırılar karşısında kendilerini savunma hakkını savunuyoruz. Emperyalist yeniden silahlanmaya tek bir kuruş yok!

Bu sene 8 Mart’ta Türkiye’de kadınların ana gündemi artan yoksullaşma ve önlenmeyen erkek şiddeti olarak öne çıkıyor. Erdoğan yönetimi, “Aile On Yılı” politikalarıyla kadınların kazanılmış haklarına dönük saldırıları sürekli gündemde tutuyor, bedenimizi ve hayatlarımızı nüfus politikalarının nesnesi haline getiriyor. Kürtaj gibi yasal haklarımıza erişimi fiilen engelliyor. Kadın cinayetleri önlenmezken, cezasızlık politikalarıyla erkek şiddeti faillerini ödüllendiriyor; yargı mekanizmasını bizleri korumak yerine haklarımızı elimizden almak için seferber ediyor. Lgbti+lar düşmanlaştırılıyor, varoluşları yok sayılıyor. Sermayeden yana ekonomi politikalarıyla derinleşen yoksulluk kadın emeğini daha da değersizleştirip güvencesizleştirirken, kamusal bakım hizmetlerinin yokluğu nedeniyle tüm bakım emeği doğrudan kadınların üzerine yıkılıyor. Kadınlar hakları, emekleri ve bedenleri için mücadeleyi büyütüyor.

Portekiz’de toplumsal cinsiyete dayalı şiddet her yıl can almaya devam etmekte. Aile içi şiddet en çok bildirilen suçlardan biri olmayı sürdürüyor. 2025 yılında en az 24 kadın öldürülmesi ve çok sayıda kadın cinayeti girişimi, erkek şiddetimi münferit olmadığını göstermiştir. Aynı zamanda kamusal sağlık sistemindeki kriz, doğum acil servislerinin kapanmasına ve istikrarsız hale gelmesine yol açtı. Bu durum ambulanslarda ve hastane dışında doğumların artmasına neden oldu. Bu, özellikle emekçi kadınları etkileyen bir obstetrik şiddet biçimidir. Ayrıca hükümetin işten çıkarmaların esnekleştirilmesini, güvencesizliğin artırılmasını ve emzirme izni gibi ebeveynlik haklarına saldırıyı içeren çalışma yasası reformu girişimiyle de karşı karşıyayız. Bu nedenle bu 8 Mart’ta erkek şiddetine son verilmesini, kamusal sağlık sisteminin güçlendirilmesini ve emek haklarımızın savunulmasını talep etmek için sokaklara çıkıyoruz.

Arjantin’de Milei’nin kölece çalışma reformu ile karşı karşıyayız. Bu reform; grev hakkı, ücretli izin ve sekiz saatlik işgünü gibi yüz seneyi aşkın süredir kazanılmış olan hakları kısıtlamakta. Bu reform kadınları ve lgbti+ları daha fazla etkiliyor. Çünkü en düşük ücretli işlerde, kayıtdışı istihdamda en çok yer alan; ücretsiz bakım emeğini yüklenen bizleriz. Bu durum toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini daha da derinleştirmekte.

Brezilya’da Aralık 2025’te binlerce kadın ülke genelinde tek bir sloganla sokakları doldurdu: “Kadınlar Yaşasın!” Bu slogan, kadın cinayetleri dalgasına karşı yükseltildi. Günde dört kadın cinayetinin kaydedildiği istatistiklerle, 2025 kadın cinayetleri açısından rekor yıl oldu. Brezilya aynı zamanda dünyada en fazla transın öldürüldüğü ülke. Aşırı sağın, muhafazakâr ve erkek egemen ideolojilerin, red pill gibi akımların faaliyetleri her türlü şiddeti derinleştirmekte. Lula’nın Geniş Cephe hükümeti, Ulusal Kadın Cinayetlerini Önleme Paktı’nın eylem planı için ayrılan bütçenin yalnızca yüzde 15’ini kullandı. Bu nedenle bu 8 Mart’ta Brezilya’daki kadınlar şu taleplerle sokaklara çıkıyor: Toplumsal cinsiyete dayalı şiddete son. Kadın cinayeti failleri, tecavüzcüler ve istismarcılar hapse atılsın. Red pill hareketleri ve kadın düşmanı söylemleri suç sayılsın ve bu hareketlerin liderleri cezalandırılsın. Kadınların ve lgbti+ların korunması için bütçe ayrılsın. Hükümet bize borçlu!

3 Ocak’ta ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri saldırısının ardından kadınların taleplerinin geri plana itilmesi daha da derinleşti. ABD emperyalizminin bu saldırı politikası Venezuela’ya yönelik barbarca, korkakça ve orantısız bir eylem, gerçek bir katliam olduğu gibi Latin Amerika ve Karayipler için de ciddi bir tehdittir. Tüm amacı doğal kaynakları yağmalamak, hakları daha da fazla sömürmek ve şu anda en derin krizini yaşayan kapitalist-emperyalist sistemin sınırlarını zorlayan kitle hareketlerini bastırmaktır. Bu saldırının ciddiyeti, Trump hükümeti ile Venezuela’daki geçici hükümet arasında yapılan anlaşmayla daha da ağırlaştı. Bu anlaşma ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerinin onayıyla yapılırken işçi sınıfının ve halk kesimlerinin gerçek ihtiyaçlarının tamamen dışında gerçekleşti. Bu koşullar altında, bedenlerimizin özerkliği için mücadele eden kadınlar olarak emekçi Venezuela halkının kendi kaderini tayin hakkını savunuyoruz. Bu 8 Mart’ta mücadele eden kadınlar ve lgbti+lar olarak, siyasi tutukluların özgürlüğü talebini de yükseltiyoruz. Özellikle yolsuzluğu teşhir ettikleri ve ücret artışı talep ettikleri için hapsedilen kadın işçilere ve kürtaj nedeniyle hapsedilen kadınlara dikkat çekiyoruz.

Panama’da protestoların kriminalize edilmesi, protestoculara yönelik şiddet ve özellikle kadınlara yönelik şiddet şeklinde ortaya çıkan kurumsallaşmış şiddeti reddediyor ve buna karşı mücadele ediyoruz. Mulino’nun sendika aidatlarını alıkoyan, sarı sendikaları teşvik eden ve işyerlerinde işçilere baskı uygulayan işçi düşmanı politikalarına karşı mücadele ediyoruz. SENIAF’a (Ulusal Çocuk, Ergen ve Aile Sekreterliği) bağlı sığınaklarda yaşayan çocukların ve gençlerin maruz kaldığı utanç verici ve kabul edilemez koşullara karşı mücadele ediyoruz. Bu merkezler birer dehşet mekânına dönüşmüştür. Artan kadın cinayetlerine ve zorla kaybetmelere karşı mücadele ediyoruz. Mulino hükümetinin ILO 190’ı uygulamayı reddetmesine karşı mücadele ediyoruz. Grev hakkını kullandığı için görevden uzaklaştırılan, çoğunluğu kadın olan öğretmenlere yönelik baskılara karşı çıkıyoruz. Kadın Bakanlığının kapatılması girişimine karşı örgütleniyor; Eğitim Bakanlığının okullarda “Afro sertifikası” talep etmesiyle ortaya çıkan ırkçılığa karşı çıkıyoruz. Egemenliğimizin ihlal edilmesine karşı mücadele ediyoruz; ABD emperyalizminin dünyanın diğer halklarına karşı saldırılar için topraklarımızı kullanılmasını reddediyoruz. Mulino’nun bu politikalara teslimiyetini teşhir ediyoruz.

Meksika’da ilk kez bir kadın başbakan olarak Claudia Sheinbaum’un görevde olmasına rağmen işçi kadınlar, gençlerin, lgbti+lar ve yerli halkların büyük çoğunluğu eşitsizlik ve şiddetle karşı karşıya kalmaya devam ediyor. Hükümet, 131 binden fazla kişinin kaybolduğu insani krize karşı kayıtsız kaldı. Kaybolan kadınlar ve kız çocukları insan ticareti, cinsel sömürü veya kadın cinayetlerinin kurbanı oldu. Bu nedenle kayıp çocuklarını arayan annelerin kolektifleri onları bulmak için çeşitli eylemler düzenledi. Çünkü hükümet bu suçlar karşısında ihmalkâr davrandı ve hatta suç ortağı oldu. Bu suçların çoğu organize suç örgütleri tarafından işlenmekte. Sheinbaum hükümetinin ilk yılında kayıp çocuğunu arayan 14 anne öldürüldü veya kaybedildi. Bu davalar ise cezasız kaldı. Bu nedenle bu 8 Mart’ta kadın hareketi bağımsız seferberliği savunacak, Ulusal Eğitim Emekçileri Koordinasyonunun sloganını yeniden yükseltecektir: Yöneten kim olursa olsun haklar savunulmalı.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, dünyanın dört bir yanında kadınlar ve lgbti+lar tarafından yürütülen patriyarka karşıtı mücadelelerin bir parçasıyız. Bu son derece önemli mücadeleler antikapitalist mücadeleyle birleşmelidir. Çünkü derin bir kriz döneminde hiçbir kazanım bu sömürü ve baskı sistemi sona erdirilmeden uzun vadede güvence altına alınamaz. Bu nedenle sosyalist feministler olarak dünyanın her yerinde işçi-emekçi hükümeti hedefi doğrultusunda mücadele ediyoruz.

Yorumlar kapalıdır.