Gazete Nisan olarak Kuzey Kıbrıs’ta faaliyet gösteren Bağımsızlık Yolu’nun yöneticisi Münür Rahvancıoğlu ile yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz. 2018’de sosyalist bir parti olarak kurulan Bağımsızlık Yolu, emekten yana politikaları ve antiemperyalist ilkeleri savunmaktadır. Parti, 2022 yılındaki seçimlerde yüzde 2 oy almıştır. Kuzey Kıbrıs’ta yakın dönemde yaşanan halk seferberliği, Kıbrıs politikası ve antiemperyalist mücadele gibi başlıkları konuştuğumuz bu değerli söyleşiyi 3 parça halinde okurlarımızla paylaşıyoruz.
Nisan: Kuzey Kıbrıs’ta son dönemde sendikaların öncülüğünde önemli politik mücadeleler yaşandı. Hükümetin “hayat pahalılığına karşı mücadele” adı altında emekçilerin kazanımlarına dönük yeni saldırıları çok önemli bir tepkiyle karşılaştı. Genel grev ve halkın meclise doğrudan müdahalesi gibi Türkiye’de uzun zamandır deneyimlemediğimiz radikal eylemler gerçekleşti. Bu mücadeleler hükümete geri adım attırmayı da başardı. Yasa tasarısı şimdilik komisyona havale edildi.
Öncelikle, bu önemli mücadeleyi nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım.
Münür Rahvancıoğlu: 2020 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sivil, bürokratik, muhalefet, iktidar, asker, medya ve bütün gücüyle yüklenerek Cumhurbaşkanlığı seçimine çok ciddi bir müdahalesi oldu. 1960’lardan beri Türkiye bize çeşitli müdahaleler yapmıştı. Son müdahale ile Mustafa Akıncı’ya Cumhurbaşkanlığı seçimi kaybettirildi. Bu müdahalenin temel sebeplerinden biri, Akıncı’nın Türkiye’nin yakın coğrafyalardaki askeri müdahaleleriyle ilgili olumsuz konuşması, yani “akan su değil kandır” sözleridir. Bunun yanında Kıbrıs’ta çözüm sürecinin akamete uğramasından sonra, Türkiye’nin federasyon yerine “iki devlet” söylemini ortaya koyarken Akıncı’nın “benim halkım beni federasyon görüşmem için seçti” şeklinde bir tavır alması da önemli bir etkendir.
2020 seçiminden sonra en büyük sağ parti olan Ulusal Birlik Partisi’nin (UBP) kurultaylarına müdahale edildi. Kurultayda en az oyu alan kişiye daha sonradan mevcut başkan ve başbakan istifa ettirilerek, tek adaylı bir seçimle başbakanlık koltuğu hediye edildi. Çeşitli şaibeler var bununla ilgili; tehditler aldığına, şantaj yapıldığına veya ikna edildiğine yönelik olarak… Ancak seçimi kazanan ve başbakan pozisyonundaki kişi istifa etti. Bir önceki kurultayda en az oyu alan kişi UBP’nin başına oturtuldu, ondan sonra da kendisi başbakan oldu otomatik olarak. O zamandan beri bunun bir darbe hükümeti olduğu, seçilmiş olmayan kişiler tarafından ülkenin yönetildiği kabul edilen bir gerçek.
Bu süreçte aynı zamanda sahte diploma skandalları çıktı. Bürokratların isimlerinin karıştığı, ifadeye çağırıldıkları, kimisinin tutuklandığı ve halen yargılanmaya devam ettiği yolsuzluk davaları var. Düşünün ki Çalışma Bakanlığı’nın müsteşarı, Başbakanlık müsteşarı, Merkezi İhale Komisyonu başkanı şu anda yolsuzluktan yargılanıyor. Bunlar şaibe değil, birilerinin söylediği şeyler değil. Doğrudan polisin, savcılığın devrede olduğu, mahkemelerin devam ettiği süreçler. Bunun dışında sahte reçete skandalları ortaya çıktı. Özellikle yoksul kesimlerin reçete yazdırarak ilaç alma süreçlerinin bir rant kapısına döndürüldüğü ortaya çıktı. Toplum ciddi bir yolsuzluk ve şaibe batağına girerken diğer taraftan cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Ersin Bey de “Ben Kıbrıs sorununda iki devletten başka hiçbir şey görüşmem, federasyon bir opsiyon değildir” şeklinde bir tutum aldı.
Özel sektörde sendikalar ve ücretler
Kıbrıs’ın kuzeyinde Türkiye’den farklı olarak özel sektörde sendika neredeyse yok durumunda. Özel sektörde sendikalaşma yüzde 0.5 düzeylerinde.Bunun tersine kamuda grevli sendika hakkı var. Bizde kamu görevlilerinin toplu sözleşmesi yoktur, hakları yasayla korunuyor. Bu yasa değiştirilmeye çalışılıyor çeşitli şekillerde, bu hayat pahalılığı konusu da bunlarla ilgili bir meseleydi. Kamu sektöründe yaklaşık yüzde 60 sendikalaşma oranı var. Farklı sendikalara bölünmüş de olsa bunların bazıları ciddi anlamda çok güçlü sendikalar çünkü kendi alanlarını tam anlamıyla örgütlemiş durumdalar.
Bu hayat pahalılığı ile ilgili düzenleme, sanki sadece kamu çalışanlarını etkileyen bir konuymuş gibi görülür. Hayat pahalılığı düzenlemesi, altı ayda bir enflasyon oranında artışa ilişkin düzenlemeyi hedef alan bir girişimdir. İlk bakışta özel sektörle bir ilgisi yoktur. Çünkü özel sektörde ücretler asgari ücret üzerinden belirleniyor. Özel sektördeki bütün çalışanların, hatta üniversite profesörlerinin bile asgari ücret aldığını görürsünüz. Gerçekte asgari ücret almasa bile yatırımları asgari ücret üzerinden yapılır. Ama daha fazla aldığında da asgari ücretten 5-6 bin lira daha fazladır. Asgari ücret de yılda iki kez Asgari Ücret Tespit Komisyonu ismi verilen, Türkiye’de de benzeri bulunan işçi, işveren ve devlet temsilcilerinin bulunduğu bir komisyon tarafından belirlenir. Tek fark şudur ki, işçi temsilcisi olan sendika, özel sektörde örgütlü değildir. Kamuda örgütlü olan işçilerin sendikası, özel sektör işçileri adına görüşmelere girer.
Yıllar içinde özel sektör çalışanları, kamu çalışanlarına karşı kışkırtıldı. Patronlar, medya ve rejim partileri, daha fazla hakka ve örgütlülüğe sahip olan kamu çalışanlarını işaret ederek “onlar sizden daha iyi koşullarda” söylemiyle özel sektör işçilerinde öfke yaratmayı hedefledi. Ne yazık ki bürokratik sendikacılık da, özel sektör çalışanlarını kendilerine bir yük olarak gördükleri için buraya yönelik bir faaliyet yürütmedi geçmiş yıllarda. Son on yıldır bu süreç değişti. Bağımsızlık Yolu, özel sektörde sendikasız işçi çalıştırmanın yasaklanmasını talep etti. Ayrıca asgari ücretin en düşük kamu maaşına eşitlenmesini ve Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun kaldırılmasını savundu. Bu sayede kamu çalışanlarının maaş artış mücadelesi doğrudan özel sektör çalışanlarına yansıyacaktı. Eğitim, sağlık, ulaşım, barınma ve enerjiye dair kamucu talepler hem özel sektör çalışanlarında hem de kamu sendikalarında yankı buldu. Tüm bu gelişmelerin sonucunda kamu sendikaları; iş cinayetleri, güvencesizlik, asgari ücret ve sendikasızlık gibi özel sektör sorunlarına yönelik adımlar atmaya başladı. Kamu çalışanları özel sektörde sendika talebiyle bir günlük grev yaptı. Özel sektördeki asgari ücretin en düşük kamu maaşına eşitlenmesi talebiyle mitingler organize edildi. Bunlar kamu sendikalarının geçmişte yapmadığı şeylerdi. Bu süreçlerde Bağımsızlık Yolu olarak biz de yer aldık ve sendikaların olumlu attığı her adımda yanlarında bulunarak onları teşvik etmeye çalıştık.
Hayat pahalılığı seferberliği
Bu çalışmaların meyvesi, son yaşadığımız hayat pahalılığı ile ilgili süreçte ortaya çıktı. Hükümete yönelik birikmiş bir öfke söz konusuydu ve kamu çalışanlarının hayat pahalılığı artışı hakkının ortadan kaldırılmasına yönelik adım, sadece kamu çalışanlarını değil “bizi de ilgilendiriyor” bilinci yerleştiği için özel sektörde muazzam bir toplum desteği aldı. Bu destek kamu çalışanlarının özgüvenini artırdı. Daha önce eylem ya da grev yaptığında adeta utanan, topluma mahcup olan, toplum tarafından yalıtılan kamu çalışanları, bu kez “biz kendimiz için değil tüm toplum için mücadele ediyoruz” duygusuyla muazzam bir özgüven kazandı. Bu özgüvenle süresiz genel grev ilan edildi, dört fiili grev günü yaşandı. Dört fiili grev gününün dördünde de polis barikatlarının aşıldığı, meclis bahçesine girildiği, özellikle üçüncü günde meclisin kapısını tutan polis barikatının da aşılıp meclis koridorlarına kadar girildiği, meclis koridorlarında trampetlerin çalınıp Çav Bella şarkılarının söylendiği, sloganların atıldığı, Kıbrıslı Türklerin mücadele tarihine yazılacak muazzam sonuçlar verdi.
Bu, kamu sendikaları öncülüğünde yürütülen, özel sektör çalışanlarının sendikalı olmadıkları halde destek verdikleri, katılabilenin izin alıp katıldığı, imkânı olanın işinden kaçıp geldiği, okullardan öğrencilerin kaçıp geldiği muazzam bir halk seferberliğine dönüştü. Ama bunun hem maddi yapısal sebepleri var (özel ve kamu sektörlerinin bir araya gelmesi anlamında) hem de hükümetin artık sıfırı tüketmesinden kaynaklı sebepleri var diyebilirim.
Söyleşimiz Kıbrıs’taki güncel siyasal durum üzerine olan ikinci bölümüyle yarın devam edecek.
Yorumlar kapalıdır.