Trump savaşı kaybetti, İran’la anlaşmayı imzaladı
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve onun Arjantin partisi Sosyalist Sol’un liderlerinden Miguel Sorans yazdı.
Trump, 28 Şubat’ta başlatılan savaşı sona erdirmek amacıyla İran’la varılan “mutabakat zaptının” nihayet imzalandığını dünyaya duyurdu. Daha önce 39 kez gerçekleşmeden duyurduğu bu anlaşma, 17 Haziran Çarşamba günü sonunda hayata geçti.
Fransa’daki Versailles Sarayı’nda düzenlenen ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da katıldığı sembolik törende, anlaşmayı ABD adına Trump imzaladı. İran adına ise Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, elektronik imza yoluyla anlaşmayı onayladı.
14 maddelik anlaşma, “Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerde savaşın derhal ve kalıcı olarak durdurulmasını” öngörüyor. Ayrıca, İran’a ait ve dondurulmuş durumda bulunan milyarlarca dolarlık varlığın 60 gün içinde serbest bırakılmasını da içeriyor. Aynı zamanda müzakerelerin bir sonraki aşaması başlayacak. Bu tutarın yarısının görüşmeler başlamadan önce serbest bırakılması gerekiyor.
Mutabakat, İran petrolü, petrokimya ürünleri ve türevlerinin satışına yönelik yaptırımların askıya alınmasını ve ABD tarafından uygulanan deniz ablukasının kaldırılmasını içeriyor. İran ise Hürmüz Boğazı’nı açmakla yükümlü olacak, ancak boğazın İran’ın kontrolünde kalacağı bilgisi de kamuoyuna yansıdı. Nükleer mesele ise görüşülmeye devam edecek.
Anlaşma, ABD açısından siyasi ve askerî bir yenilgi
Trump bu “barış” anlaşmasını kişisel ve ABD adına bir zafer olarak sunmak istemiş olsa da durum tam tersi.
Trump, soykırımcı devlet İsrail’le birlikte bu saldırı savaşını 28 Şubat’ta başlattı ve birkaç hafta içinde İran rejiminin son bulacağını, İran silahlı kuvvetlerinin, füzelerinin ve nükleer enerjisinin yok edileceğini ilan etti. Trump, İran teslim olmaz ve artık meşhur hale gelen Hürmüz Boğazı’nı açmazsa “uygarlığının sonunun geleceği” ve “Taş Devri’ne geri döneceği” tehdidinde bile bulundu. Son tarih olarak da 7 Nisan’ı belirledi. İran kararlı kaldı ve ABD başkanının tehditlerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Hürmüz Boğazı hiçbir zaman açılmadı ve o tarihten bu yana ABD başkanı İran topraklarına tek bir top atışı yapmaya bile cesaret edemedi. İki aydan fazla bir süre sonra ise aynı Trump, görünen o ki lehine olmayan bir anlaşmayı İran’la imzalamak zorunda kaldı.
Bu siyasi ve askerî yenilgi değerlendirmesini yalnızca biz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve Troçkist sol olarak yapmıyoruz. Bunu, ABD’nin en önemli kapitalist gazetelerinden, hatta belki de en önemlisi, The New York Times da dile getirdi. Gazete, 16 Haziran 2026 tarihli sayısında yayın kurulunun imzasını taşıyan bir yazıyı şu başlıkla yayımladı: “Başkan Trump bu savaşı kaybetti.” Trump’ın yenilgisinin anlamını açıklayan şu değerlendirmeyi aktarmaya değer:
“Amerika Birleşik Devletleri bu savaştan askerî, diplomatik ve ekonomik olarak zayıflamış biçimde çıkıyor ve önümüzdeki yıllarda ağır bir stratejik bedel ödeyecek (…) Bu, hem Trump hem de yönettiği ülke için aşağılayıcı bir itibar kaybıdır. Savaş başladığından beri ABD’nin ‘tam ve eksiksiz bir zafer’ kazanacağını ve İran’ın ‘koşulsuz teslimiyeti’ kabul etmek zorunda kalacağını söyledi. Rejim değişikliği olacağını ima etti. İran’ın uranyum zenginleştirmesine ‘hiçbir şekilde izin verilmeyeceğini’ ve ‘ABD’nin İran’la işbirliği içinde, yer altında bulunan ve neredeyse askerî nitelikteki tüm nükleer malzemeyi çıkarıp ortadan kaldıracağını’ söyledi. Bunların hiçbirinin doğru olmadığı görülüyor. İran’daki şahin kanadın hükümeti hâlâ iktidarda.”
ABD emperyalizminin bu yeni yenilgisini açıklayan üç neden var: 1) İran’ın beklenmedik derecede sert direnişi, 2) Hürmüz Boğazı’nın kapanması nedeniyle saldırı savaşının dünya kapitalist ekonomisinin krizini daha da derinleştirmesi ve 3) ABD’de, Cumhuriyetçi taban da dahil olmak üzere savaşa karşı kitlesel bir halk tepkisinin ortaya çıkması. Kamuoyu yoklamalarında savaşa karşı çıkanların oranı yüzde 60’ın üzerine çıktı. Savaşı destekleyenlerin oranı ise yalnızca yüzde 27 idi. Mart ayında ABD’nin 3 binden fazla kentinde yürüyüşler düzenlendi; “No Kings” (Krallara Hayır) ve “Savaşa Hayır” sloganlarıyla 8 milyon kişi sokaklara çıktı. Buna yeni bir siyasi ve askerî yenilgi diyoruz, çünkü bundan önceki yenilgi, 20 yıllık başarısız işgalin ardından 2022’de Afganistan’dan çekilmek olmuştu.
İsrail’e yönelik tepki ve Siyonizmin krizi her şeyi belirsizleştiriyor
Trump ve ABD’nin yenilgisinin bir diğer göstergesi, Netanyahu ve İsrail’le aralarına koymak zorunda kaldıkları siyasi mesafedir; bu mesafe şimdilik yalnızca söylem düzeyinde olsa bile.
Siyonist İsrail devleti, Lübnan, İran ve Filistin’de işlediği insanlığa karşı suçların ötesinde, bu süreçten yenilmiş olarak çıkmaktadır. Öyle ki müzakerelerin parçası bile değildi ve Trump, Netanyahu’nun Lübnan’daki tutumunu kamuoyu önünde eleştirmek zorunda kaldı. Bunu hem İran’ın talepleri nedeniyle hem de siyasi ve askerî çıkmazından mümkün olan en kısa sürede çıkabilmek için anlaşmayı imzalamaya ihtiyaç duyduğu için yapmak zorundaydı. Bu yolla Kasım ayında yapılacak ve kaybetme ihtimali bulunan ABD ara seçimleri öncesinde biraz siyasi nefes almaya çalışıyor.
Trump ve Netanyahu’nun yenilgisinin boyutu, ABD emperyalizmi ile İsrail arasında daha önce görülmemiş bir sürtüşmenin ortaya çıkmasında görülmektedir. İran’daki başarısızlıkları, Siyonizmin iç krizini daha da derinleştiriyor ve İsrail’in dünya çapında giderek artan siyasi tecridini gözler önüne seriyor.
Netanyahu ve Ben Gvir ile Katz gibi aşırı sağcı Siyonist müttefikleri, Lübnan işgalinin ve İsrail’in Filistin ile Ortadoğu’daki sömürgeleştirme politikasının sorgulanmasını kabul edemezler. Lübnan’da kalmaya devam etmek istediklerini zaten ilan ettiler. Ancak anlaşmanın açıklanması ve İran’ın açık biçimde güçlenmiş olması, Siyonizm içindeki bölünmeyi daha da derinleştiriyor. Anlaşma, Siyonist kitle tabanının önemli bir kesiminin ve hükümete muhalif siyasi liderlerin Netanyahu’yu kınamasına ve reddetmesine yol açıyor. Bu bölünme ve eleştiriler, İsrail’de Ekim ayında yapılacak seçimlerde de kendini gösterecektir.
Bu çerçevede, eski başbakan Ehud Barak şunları söyledi:
“İsrail, Netanyahu’nun kibri ve körlüğünün bedelini ödüyor. İran güçlenmiş, İsrail ise zayıflamıştır. Bunun stratejik sorumluluğu Netanyahu’ya aittir. Başarısız oldu.” (Clarín, Arjantin, 16/6/2026)
Krizin zirve noktası ise Trump’ın Netanyahu’ya yönelik açıklamaları oldu:
“Tamamen delirmiş durumdasın. Ben olmasaydım hapiste olurdun. Herkes bu yüzden İsrail’den nefret ediyor.” (Clarín, Arjantin, 2/06/2026)
Anlaşmanın kesinleşmesinden sonra ise şu ifadeleri kullandı:
“Biz olmadan, ABD olmadan İsrail var olmazdı.” (…) “Şimdi Bibi’nin (Netanyahu) Lübnan konusunda daha sorumlu davranması gerekiyor.” (aynı kaynak, 17/6/2026)
Anlaşmanın imzalanması uygulanacağını garanti etmiyor ve kriz sürecek
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat sağlam temellere dayanmadan doğdu. Bu, yalnızca Trump’ın başarısız emperyalist saldırısından çıkma girişimidir. İsrail faktörü ve Lübnan’daki canice işgalini sürdürme çabası, ilk ve en önemli engel olabilir. İmzalanan anlaşmanın kırılganlığı, Trump ve ABD’nin İran’a ve Ortadoğu’ya yönelik yeni askerî saldırılar başlatmasına yol açabilir. İUB-DE olarak İran’a yönelik yeni saldırganlık girişimlerine karşı dünya halklarının birleşik seferberliğinin bir parçası olacağız. İran halkının haklı davasının yanında olmaya devam edeceğiz; ancak bununla birlikte İran’daki kapitalist, diktatoryal ve teokratik rejime siyasi destek vermeyecek ve ona güven aşılamayacağız.
İUB-DE olarak, Trump ve İsrail’in İran’da uğradığı siyasi ve askeri yenilgiyi dünya çapındaki kitle hareketi açısından bir zafer olarak değerlendiriyoruz. Bu durum, emperyalizmin yenilmez olmadığını göstermektedir. Emperyalizmin askeri ve ekonomik gücünün halkları yenilgiye uğratmaya yetmediğini ortaya koymaktadır. Trump’ın bu geri adımı, aynı zamanda dünya aşırı sağı için de bir yenilgidir. Özellikle Arjantin’deki Milei, El Salvador’daki Bukele ve Şili’deki Kast gibi Trump’ın ve İsrail’in suçlarını destekleyen liderler açısından böyledir.
Bu gelişme, emperyalist karşı saldırıyı, aşırı sağı ve kemer sıkma ile sosyal kesinti politikalarını uygulayan hükümetleri yenilgiye uğratma mücadelesini güçlendirmektedir. Aynı zamanda Filistin ve Lübnan halklarıyla dayanışma mücadelesinin sürmesini, Siyonist devletin yürüttüğü soykırımın sona erdirilmesini ve nehirden denize özgür bir Filistin hedefini de güçlendirmektedir. Bolivya’da da işçi sınıfı ile köylüler, yalnızca altı ay önce göreve gelmiş olan sağcı Rodrigo Paz hükümetine karşı mücadeleye atıldılar. Trump’ı ve ABD emperyalizminin tahakküm planlarını yenilgiye uğratmanın yolu budur: kitlelerin seferberliği yolu.
Yorumlar kapalıdır.