Haziran ayının sonunda Erdoğan’ın açıklamasından beri gündemde olan “çerçeve yasa”nın Meclise gelip gelmeyeceği, içeriği ve kapsamı uzunca süredir tartışma konusuydu. 20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinin adaya ziyaretine müsaade edilmesi en azından Meclise bir taslak geleceğini teyit etti. Bu ziyarete ilişkin yapılan açıklamada devlet yetkililerinin Abdullah Öcalan ile “çerçeve yasa”ya dair görüşmeleri sürdürdüğü anlaşılıyor. Oysaki 50 gün boyunca İmralı heyetinin Öcalan ile görüşmesi Tek Adam rejimi tarafından engellenmişti.
Normalde 31 Temmuz’da tatile girmesi beklenen Meclisi 14 Ağustos’a kadar açık tutarak “çerçeve yasa”nın Meclisten geçmesi hedefleniyor. AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in deyimiyle “süreçte ince işçilikteyiz” söylemi, iktidarın metni son ana kadar kapalı kapılar ardında şekillendirdiğinin de itirafı gibi. Nitekim DEM Parti çevrelerinden yansıyan bilgilere göre metnin içeriği çoğu AKP’liye bile tam olarak açıklanmış değil.
Temmuz ayı boyunca süren hazırlıklar sonunda ortaya çıkan tablo şu: Yaklaşık on maddeden oluşması planlanan yasada af kesinlikle yer almayacak, bunun yerine “kontrollü infaz” uygulaması devreye girecek. Bunun anlamı, yasadan faydalanacak Kürt siyasetçilerin başında rejimin yargısının Demokles’in kılıcı gibi sürekli bir şekilde sallanacak olması. Yani yasa kalıcı değil süreli, genel af niteliği taşımayan, istisnai nitelikte bir çerçevede olacak.
Kandil’e giderek PKK yöneticisi Duran Kalkan ile röportaj yapan gazeteci Ruşen Çakır’ın “çerçeve yasa”nın kapsamına dair iddiası Avrupa’da, cezaevlerinde ve Kandil’de bulunan çok sayıda kişinin yasadan yararlanacağı yönünde. Bütün sınırlılıklarına rağmen sürgündeki Kürt siyasetçilerin memlekete dönüşü ve tutsakların serbest bırakılması elbette sahipleneceğimiz bir kazanım olur. Fakat Selahattin Demirtaş vb. çok sayıda siyasetçinin serbest bırakılması için yeni bir yasaya dahi gerek yok. Türkiye’nin de tarafı olduğu AİHM kararlarının uygulanması yeterli. Ya da kayyum atanan belediyelerin seçilmişlere iade edilmesi için de herhangi bir yasal düzenlemeye ihtiyaç yok.
Anlaşılan Tek Adam rejiminin ilgilendiği tek şey silahların bırakılmasını garanti altına almak. Oysaki Kürt meselesinde başından bu yana silahlar sebep değil sonuçtu. Sorunun kaynağı da Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarının tanınmaması, aksine yoğun ve düzenli bir devlet baskısı uygulanmasıydı. Bugün devletle bütünleşen Tek Adam rejimi Kürt meselesinde farklı taktikler uygulasa da ona ve baskı mekanizmasına güven duymamız için herhangi bir sebep yok. Güven duymamız gereken tek gerçek ise Kürt ve Türk emekçilerin inşa edilmeyi bekleyen ittifakı olmayı sürdürüyor. İnşa etmesi zahmetli olsa da Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarının yegâne garantisi emekçilerin birleşik mücadelesi olabilir.
