TEKEL İşçisini Anlamak

157

“Tek bir burjuvanın direncini kırmak için bunca sıkıntıya katlananlar, tüm burjuvazinin direncini kırmayı da başaracaklardır” F. Engels

Ankara’nın kalbinde, Sakarya caddesinde çadırları ile neredeyse küçük bir komün kuran TEKEL işçileri 78 gündür tüm emekçilere umut oldular. Üstelik sadece Türkiye’de değil dünyanın birçok ülkesinde mücadele eden emekçilere de moral verdiler. Tam 78 gündür bürokrasinin Ankara’sında başka bir ses vardı: işçi sınıfının sesi.

Bu ses neredeyse ülkenin dört bir yanındaki emekçileri, mücadeleleri bir araya getirdi. Buradaki irade ne sendikanın, ne de desteklerine rağmen devrimcilerindir. Bu güzel tabloyu yaratanlar, sadece haklarını korumak için Ankara’ya gelen ve mücadele okulunda her gün daha fazla bilinçlenen TEKEL işçileridir. Moreno yoldaşın dediği gibi, “Her grev kapitalistlere, gerçek efendilerinin kendileri değil, ama işçiler olduğunu hatırlatır. Her grev işçilere umutsuz olmadıklarını yalnız olmadıklarını hatırlatır.” TEKEL işçileri bu mücadele okulundan sınıflarının farkına vararak çıktılar. Sadece öğrenmekle kalmadılar mücadeleleriyle diğer işçilere öğretmen de oldular.

Sadece ekmekleri için geldiler ama tüm emekçilere örnek oldular, sınıfın örgütlü gücünün bütün toplumu nasıl birleştirebileceğini gösterdiler. Örgütlü sınıfın karşısında hiçbir gücün duramayacağını unutanlara bir kez daha hatırlattılar. Berlin duvarının çöküşünden sonra “işçi sınıfı öldü” diyenlere, yeni toplumsal hareketlerin peşinde koşanlara, “biz varız” dediler. Tokat çadırındaki işçi dostumuz şöyle diyordu: “Biz bunları başarabileceğimizi hiç düşünmemiştik. Ekmeğimiz için geldik Ankara’ya. Ne zaman ki polis Abdi İpekçi Parkı’nda bize saldırdı, o gün bu direnişe başladık. Ama bu noktaya gelebileceğimizi hiç düşünmemiştik.” İzmir çadırındaki kadın arkadaşımız ise şöyle diyordu “Sınıf mücadelesinin öncüsü olacağımızı hiç düşünmemiştik. Bugün sadece kendimiz için değil, tüm emekçiler için mücadele ediyoruz. Kim inanırdı ki…”

Onlar bu mücadeleyi başardılar. Ankara’nın ortasında bir direniş sokağı oluşturdular. İradeleriyle burjuvalara, sendika bürokratlarına geri adım attırdılar. Emek mücadelesinin meşruluğunu gösterdiler ama aynı zamanda AKP’nin ve tüm burjuva partilerin ikiyüzlülüğünü gösterdiler. Ve ülkede sadece emekçilere değil, daha da önemlisi gençliğe de örnek oldular, umudumuzu yeşerttiler. Sadece Ankara’da değil Türkiye’nin birçok ilinde, ilçesinde onları desteklemek için eylemleri yapıldı. Bu durum elbette burjuvaziyi rahatsız etti, elbette sendikal bürokrasiyi rahatsız etti. Onlar muazzam bir seferberliğin öncüsü oldular. Ama devrimci bir önderliğin olmadığı noktada işçiler sendika bürokratlarına teslim oldular, ya da olmak zorunda kaldılar. Bu nedenle de bu devasa mücadeleyi daha da sıçratma olanağını yitirdik…

Danıştay kararı kazanım mı?

2 Mart’ta 4C’ye geçmeleri için verilen süre dolacak olan işçiler, 1 Mart’ta Danıştay’ın verdiği kararla 7 ay daha süre kazandılar. Bu süre mücadelenin gelişmesi için oldukça uzun bir süre. Bu kararın yarattığı olumlu havadan yararlanan Tek Gıda-İş yönetimi de, işçileri çadırları sökmeye ikna etti. İtiraz edenleri de Sendikal örgütlülüğün kararlarına karşı çıkmakla suçladı. Bu kararı bir olumluluk olarak değerlendiren işçilerin çoğunluğu tam da sendikanın istediği gibi çadırlarını söktüler. Aynı Mengen Barikatından Şemsi Denizer’in sözüyle dönen Zonguldak madencileri gibi… Aynı fabrika işgalini bürokrasinin isteğiyle bırakan SEKA işçileri gibi… Büyük bir mücadeleyi sessizce sonuçlandırdılar. Oysa bu sessiz ve belirsiz gidiş tam da sendikal bürokrasinin ve elbette burjuvazinin istediği gibi bir sonuçtur.

Bunun böyle sonuçlanacağı günler öncesinden belliydi. Konuştuğumuz işçilerin büyük bir kısmı Salı günü karar ne olursa olsun döneceklerini açıklıyorlardı. 78 gün evinden ayrı, başka bir şehirde direnen TEKEL işçileri belirsizlikten yorgundular. Her şeye hazırdılar ancak bu belirsizlik onları yormuştu. Sendikalarına güvenleri de kırılmıştı. Ziyaret ettiğimiz TEKEL işçilerinin büyük bir çoğunluğu karar ne olursa olsun 2 Mart’ta çadırlarını sökeceklerini söylüyorlardı. Hatta bir kısmı döneceklerini ve 4C’yi imzalayacaklarını söylüyorlardı. Sendika öyle etkiliydi ki neredeyse hiçbir işçi çadırları yıkmayacağız diyemiyordu. En direngen görünen Diyarbakır çadırı bile sendikanın işçileri umutsuzluğa ittiğini söylüyordu. İzmir çadırı, çadırı sökeceklerini ancak Türk-iş önünde beklemeye devam edeceklerini söylüyordu. Sendika bürokrasisi görevini başarmış, işçilerin direncini kırmıştı. Sendika işçilere mahkemenin olumlu sonuçlanacağını da söylüyordu. Belli ki birileri kulaklarına bir şey fısıldamıştı… Aynı “bir iki gün içerisinde güzel şeyler olacak” diyen Ankara valisi gibi…

Oysa Ankara’daki çadırların sökülerek, geriye dönülmesi bu deneyimin sonuçlandığının da işaretidir. Umarız yanılırız ama aynı kendilerini zincirledikleri fabrikayı terk eden SEKA işçileri gibi, onlar da bir mücadele mevzisini terk ettiler. Her kim ki Danıştay’ın kararını bir zafer olarak gösteriyor ve sendikal bürokrasinin ihanetini örtbas ederek, Ankara’nın boşaltılmasına ses çıkarmıyorsa o kurum veya kişiler işçi sınıfına ihanet etmektedirler. Kazanım, işçilerin taleplerinin kabulüdür, davanın ertelenmesi değil! 4C’ye geçiş sürecinin 7 ay ertelenmesi ve işçilerin de Ankara’yı terk etmesi burjuvaziye toparlanama fırsatı verecektir. Mahkemelere umut bağlayanlar işçileri büyük bir yanlışa sürüklemektedirler. İşte Sinter’deki kardeşlerimizin durumu… Davaları üç ay daha ertelendi. Onlar şimdi Çiçekçi Adliyesi’nin önünde açlık grevindeler.

TEKEL İşçisinin Talebi Nedir?

TEKEL işçisi öncelikle güvencesiz çalışmaya karşı durmaktadır. Sanılanın aksine TEKEL işçilerinin öncelikli talebi ücretlerinin korunması değildir. Onlar 4C yerine 4D ile çalışmak yani sürekli (kadrolu) işçi statüsünde olmak istemektedirler. Doğal olarak temel talepleri budur. Bu bağlamda 4D talebinin hükümet tarafından kabul edilmediği her sonuç başarısızlıktır. 4D ise kısmi bir kazanımdır. Ancak4D ile başlayan, aynı zamanda ücretlerin ve elbette örgütlülüğün korunmasını sağlayan bir sonuç başarılı kabul edilebilir..

TEKEL işçilerin iş güvencesi talebi tüm emekçiler tarafından sahiplenilmeye devam edilmelidir. Esenyurt belediyesinde işten atılan arkadaşlarımıza söylediğimiz gibi, aslında TEKEL başta olmak üzere tüm direnişlere verdiğimiz destek aslında kendi haklarımız için, kendi geleceğimiz için yaptığımız bir yatırımdır. O yüzden direnen tüm işçilerin mücadelesi tüm işçi sınıfımızın ve emekçi halkımızın ortak mücadelesidir. 4C yani güvencesiz, esnek çalışma patronlar sınıfının bize layık gördüğü yeni çalışma düzenidir. TEKEL buna karşı ilk kitlesel direniştir. TEKEL kaybederse burjuvazi hedefine bir adım daha ilerleyecektir. Bu nedenle TEKEL işçilerinin taleplerin arkasında hepimiz durmak zorundayız. Güvencesizliğe, esnekliğe, geleceksizliğe karşı topyekün mücadele etmek zorundayız. Çünkü gasp edilmek istenen hepimizin geleceğidir.

4 Şubat Grevi başarısız olmuştur

Sendikal konfederasyonların almış olduğu grev kararının göstermelik olduğunu, hazırlık yapılmadan girişilecek bir grevin burjuvaziye güven vereceğini, işçi sınıfının ise moralini bozacağını söylemiştik. Yeterli hazırlığı yapmayan, tabanlarını alanlara taşımayan sendikaların böylesi bir grevden kazanım sonuç almak mümkün değildir. Onlara güvenen sosyalistlerin durumu ise ayrı bir yazı konusudur. Konfederasyonlar işçileri susturmak için grev kararı almış, ancak bunun altını dolduracak hiçbir çalışma yapmamıştır. Sonuç elbette başarısızdır. Oysa böylesi bir grevin etkin olması bugünkü mücadelenin seyrini değiştirebildi. Örneğin Hava-İş aldığı kararın arkasında durabilseydi ve Hava trafiğini durdurabilseydi. Örneğin Belediye-,İş Genel-İş, otobüsleri, yolları durdurabilseydi acaba hükümetin eli bu kadar güçlü alabilir miydi? Örnekleri çoğaltabiliriz ancak sendikal bürokrasinin burjuvaziyle karşı karşıya gelmek gibi bir niyeti yoktu, niyeti olan sendikacıların da bunu destekleyecek gücü ve özgüveni yoktu. Bu nedenle herhangi bir hazırlığa da girmedi sendikalar. Temsilciler ve bir dizi öncü işçinin inisiyatifi ile eylem gerçekleşti.(Hava-İş’ten bahsetmişken Frankfurt’ta greve çıkan Lufthansa pilotlarının grevini kırmak üzere anlaşılan iki hava yolundan birinin Türk Hava Yolları olduğunu hatırlatmak isteriz. Eğer grev ertelenmemiş olsaydı ve Hava-İş üyesi işçiler Lufthansa grevini desteklemek için greve
çıksalardı Lufthansa patronları bu kadar rahat olabilirler miydi? Birileri belki onlara “vatan haini” diyecekti ama onlar işçi sınıfının hanesine bir zafer daha yazacaklardı. İşte işçi sınıfının uluslararası örgütlülüğünün önemi!)

Grevin ardından gerçekleşen 20 Şubat eylemi de anlamlı bir eylem olmasına rağmen yeterli kitleselliği sağlayamamış, sadece sosyalistlerin ve kısmen bazı sendikaların desteğiyle sınırlı kalmıştır. Tüm bu eksikler mücadelenin seyrini de olumsuz etkilemiştir. Daha önce de birçok kez tekrarladığımız gibi, sınıfın genel örgütlülük ve bilinç düzeyini dikkate almadan atılacak sloganlar, önerilecek eylemler mücadeleyi geriletmektedir. Doğal olarak işçi sınıfının durumunu, burjuvazinin ve küçük burjuvazinin durumunu doğru kavramadan yapılan tahliller, yanlış sonuçlar doğurmaktadır. Bu anlamda sınıf hareketinde yükseliş analizleri yapanlar, 15-16 Haziran analojileri kuranlar, doğal olarak işçilerin önüne önemli görevler koymakta ve doğal olarak da sürece uygun düşmeyen talep ve sloganları ortaya atmaktadırlar. Daha da kötüsü ortada örgütlü bir devrimci parti varmış gibi davranarak geniş emekçi kitleleri de yanıltmaktadırlar.

Tek Gıda-İş ve “ikna odaları”

İkna odaları deyimini kullanmamızın nedeni 2 Mart’tan günlerce önce başlayan sendika ve işçiler arasındaki toplantılardır. İl il işçileri toplantıya alan Tek Gıda-İş yöneticileri, işçileri çadırlarını sökmeye ikna etmeye çalışmıştır. İşçilere belirsiz bir tablo sunan sendika, çadırlarını sökeceklerini ancak Ankara’da isteyenlerin beklemeye devam edeceklerini söylemiştir. Sendikaya güvenen işçileri belirsizliğe itmiştir. Bunun sonucunda işçileri gitmeye ikna edebilmiştir.

Aslında sendikal bürokrasi başından beri işçileri Ankara’da istemiyordu. Ancak işçilerin iradesi baskın geldi ve sendikal bürokrasiye rağmen Ankara’da kaldılar. Bununla da yetinmediler sosyalistlerin ve Ankara emekçilerinin de desteğiyle bir “TEKEL komünü” kurdular. Dayanışmanın ve direnişin güzel örneklerini sundular. Sendikacılarsa onları hep geri göndermeye çalıştı. Baştan savma eylemlerle oyalamaya çalıştı. Komite kurmalarına bile izin vermedi, kurulanların dağılmasına önayak oldu. Pasif eylemlerle işçileri oyaladı, elinden geldiğince mücadelenin yayılmasını engelledi.

Bu mücadele bir kez daha göstermiştir ki sendikal bürokrasiler mücadeleci işçiler tarafından devrilmeden, sendikalar yeniden bir mücadele aygıtına dönüştürülmeden mücadelelerin gerçek bir başarıya ulaşması mümkün değildir. Bu ise sınıf bilinçli işçilerin sendikalarda sabırlı bir mücadelesini gerektirmektedir. Bugün TEKEL’in sonucu ne olursa olsun bu unutulmaması gereken bir derstir. Yarın evlerine dönen TEKEL işçileri ve elbette diğer işçiler sendikal bürokrasilere küfür etmek yerine, sendikalara lanet okumak yerine sendikaları yeniden işçi örgütleri haline getirmeye çalışmalıdır. Sınıf bilinçli işçiler bu konuda sorumlu davranmalı işçi arkadaşlarına örgütlenmenin önemini anlatmalılar. Ama her zaman da sendikal bürokrasinin ihanetlerine karşı uyanık olmalılar.

Sınıf mücadelesi sürüyor, direnişlere omuz verelim

TEKEL mücadelesi kuşkusuz çok önemlidir. Ancak sınıf mücadelesi TEKEL’le sınırlı değildir. Mücadele halen devam etmektedir. Güvencesiz çalışmaya, sendikasızlaştırmaya, hak gasplarına karşı işçiler ülkenin dört bir yanında mücadele etmektedirler. Marmaray’da, Sinter’de, Esenyurt’ta, Sabiha Gökçen’de, Tariş’de, Kent AŞ, Ataşehir belediyesinde, Akkardan’da, İstanbul Büyükşehir itfaiyede, Çemen Tekstil’de, Cano Tekstil’de ve adını burada anmadığımız bir dizi fabrikada direniş ve grevler sürmektedir. Sınıf mücadelesi sadece buralarda değil binlerce fabrikada daha sürmektedir. Ancak işçilerin kendi siyasi partileri olmadığı için mücadeleler de hep güçsüz kalmaktadır. Bunu aşabilmenin yolu devrimci sınıf partilerinin inşasından geçmektedir, ama bu partiyi “ben kurdum ve oldu” ile de inşa etmek mümkün değildir. Öyle olsa zaten haddinden fazla parti var… Böyle bir parti ancak mücadele içinde yani kitle seferberlikleri içinde inşa edilebilir. Dolayısıyla bugün verilen tüm mücadelelerin, aynı zamanda, parti inşasının da ayaklarını, yollarını oluşturduğunu görmeliyiz… Bu amaçla bugün işten atmalar yasaklansın, tüm çalışanlar için iş güvencesi vb. talepler etrafında tüm mücadelenin birleştirilmesini hedeflemek gerekir.

Doğal olarak emekçilerin, devrimcilerin, gençliğin görevi bir yandan bu mücadelelerin içerisinde yer almak ve onları geliştirmeye çalışmak ve dahası bu seferberliklerin içerisinde yarının kitle seferberliklerine önderlik edecek bir sınıf partisini inşa etmektir. Partinin inşası sınıf mücadelelerine güç verecektir. İşçileri, sosyalistleri, gençliği enternasyonalist, anti-bürokratik, devrimci bir işçi partisinin inşasında güçlerimizi birleştirmeye çağırıyoruz.

Yazan: Fuat Karahan, 3 Mart 2010

Yorumlar kapalıdır.