Yaşamak için mücadeleye!

DTP Van Milletvekili Fatma Kurtalan, geçtiğimiz aylarda meclise 2002’den bu yana yıllar itibariyle cinayete kurban giden kadın sayısını sormuştu. Adalet Bakanlığı’nın Aralık ayında bu soru önergesine cevabı, 2009’un ilk yedi ayında 953 kadın cinayetinin işlendiği, yedi yılda cinayetlerin yüzde 1400 arttığı yönünde oldu. Öte yandan yine aynı istatistikler, sekiz yılda 5 bin 673 kadının intihar ettiğini söylüyor… Peki, Türkiye’de her gün en az üç kadının, kendisini seven erkek tarafından katledildiğini biliyor musunuz?

Öldürülmek için kadın olmanın yeterli olduğunu söyleyen bu rakamlar, devletin de bu gerçekliğin farkında olduğunu gösteriyor. Peki, kadınlar neden ölüyor, devletin bu suskunluğunun arkasında yatan ne?

Değişen TCK’da değişmeyen tek şey: Namus!

2005 yılında Türk Ceza Kanunu (TCK) belli ölçülerde değiştirildi, fakat namus algısına ilişkin pek bir değişimin olduğunu söyleyemiyoruz. Çünkü kadın katliamlarının gerekçesi namus olunca, bu “değerli” ve “kutsal” emaneti korumaya çalıştığı gerekçesiyle erkeklere hak veriliyor ve cezaları haksız tahrik indirimiyle kuşa çevriliyor. Yargının hak verdiği olaylar ise, cilveli saat sormak, kot pantolon giymek, cinsel ilişkiyi reddetmek şeklinde uzayıp gidiyor. Yani itaat etmeyen, isteğe uygun giyinmeyen kadın yargı nezdinde öldürülmeyi hak etmiş oluyor!

Yazarın diğer yazıları

Yasaları kadınların aleyhine işleten devlet, ya ölümden kaçan, fiziksel, psikolojik, ekonomik, cinsel şiddete maruz kalan kadınlar için ne yapıyor peki? İşkenceci kocasına yargı eliyle teslim edilen Ayşe’nin, kocasından sürekli dayak yiyen ve korunmayan Gülbinşah’ın, eski erkek arkadaşı tarafından tehdit edilen Tuğçe’nin ölümünün göz göre göre yaşandığı ve devletin bu kadınların yaşamını korumadığı açıktır. Nitekim Adalet Bakanlığı, 5 bin 673 kadına rağmen, toplam 51 tane olan kadın sığınma evleri konusunda hiçbir yaptırıma gitmeyerek, kadınlardan taraf olmadığını yeterince belli etmiyor mu?

Kadın cinayetleri politiktir

Kadına yönelik şiddet her zaman; aile içi şiddet, geri kalmışlık ve bilgisizliğin bir ürünü olarak gösterildi, öznesinden bağımsız, münferit bir olaymış gibi değerlendirildi. Aile içinde yaşandığı için karışılmaz dendi, ‘töre’ deyip cahillik addedilerek bir ötekinin sorunu bilindi. Hâlbuki kadına yönelik erkek şiddeti erkek egemen sistemi ayakta tutan, kadının ona biçilen görev ve sorumlulukları yerine getirmediği, sesini çıkardığı anda onu ezmenin, baskı altına almanın bir aracıdır. Bu mekanizma, yargıda, mecliste, karakollarda desteğini bulur.

Tam da bu yüzden biz kadınların yaşamak için bile erkek egemen sisteme karşı örgütlü olarak mücadele etmesi gerekiyor. Kadın cinayetlerinde haksız tahrik indiriminin kaldırılması, her mahalleye bir sığınma evi ve daha birçok talebimizle, hayatının her alanında şiddete ve baskıya maruz kalan biz kadınlar için mücadele etmek ‘hayati’ bir mesele.

Yazan: Dicle Nadin, 2 Mart 2010

Yorumlar kapalıdır.