Acil talepler için mücadele programı

38

Herkes için iş ve onurlu yaşam koşulları!

Özelleştirme ve piyasalaştırmayla yol alan neoliberal saldırılar sonucunda eğitimden sağlığa her şey artık paralı; sosyal güvenlik sistemi ve emeklilik fiilen tasfiye edilmiş durumda. Kapitalistler böylece neredeyse nefes alışımızdan kâr elde etmeye çalışırken, açlık ve yoksulluk tüm dünya toplumlarında tarihin en yüksek seviyesinde.

İşçi sınıfı güvencesiz; sürekli ve düzenli iş imkânlarına sahip değil; esnek, taşeron, düşük ücretli, sigortasız ve sendikasız çalışma koşullarına boyun eğiyor. Ekonomik krizin etkisiyle artan işsizlik bu koşulları daha da yaygınlaştırıyor. Türkiye’de olduğu gibi, hükümetlerin istihdam stratejileri, işsizliği esnek ve taşeron çalışma koşullarını yaygınlaştırarak yasallaştırma yöntemini izliyor. İşçi sınıfından kesilerek oluşturulan fonlar kapitalistlere sunuluyor… Diğer tarafta ise işsiz ama işsizlik fonundan yararlanamayanlar…

Böylece hükümet aracılığıyla kapitalistler kendi çözümlerini dayatıyorlar, yeni çalışma düzeninin kurallarını (esnek, taşeron, sigortasız, sendikasız..) kendileri koyuyorlar. İş istiyorsan buyur, artık böyle diyorlar…

Fakat biz iş istemiyoruz, biz “güvenceli bir iş” istiyoruz! Hükümetin sömürüye dayalı istihdam stratejisinin aksine bizim stratejimiz onurlu yaşam koşullarına dayanıyor. Kimse taşeron, esnek, sigortasız çalışmaya boyun eğdirilemez, bunlar yasallaştırılamaz, yasaklanmak zorundadır. Herkes için iş ve iş güvencesi talep ediyoruz… İşten atılmaların yasaklanması gerektiğini savunuyoruz.Ücretler düşürülmeksizin, iş saatlerinin kısaltılması ve ek vardiyalara yeni işçilerin alınması yolu ile işsizliğin çözüleceğini iddia ediyoruz.

Baskı rejimine son! Demokratik hak ve özgürlükler önündeki engeller kaldırılsın!

Dünyaya paralel olarak Türkiye’de rejim, ekonomik anlamda liberal politikalarını, siyasal anlamda baskı politikaları ile birlikte sürdürüyor. 12 Eylül Anayasası’na dayalı asker-polis rejimi, AKP hükümetinin çeşitli makyajlamalarına rağmen bu baskıcı öz niteliğini koruyor ve, krizin ardından açığa çıkan yürütmelerin güçlenmesi eğilimi de göz önünde tutulduğunda, bundan destek alıyor.

İşçi sınıfının, Kürt halkının, gençliğin, kadın ve eşçinsel hareketinin örgütlülüğü ve her türlü demokratik hak ve özgürlük talepleri önünde fiili ve/ya yasal bir engel olmaya devam ediyor ve ağzından düşürmediği demokrasi yalanının sınırlarını her defasında ortaya koyuyor.

İşçilere birden çok sendikaya üye olma hakkı tanırken, birine üye oldukları için işten çıkarılmalarına göz yumuyor. Kürt halkına çeşitli açılımlar yolu ile çözüm vaat ederken, anadilde eğitim hakkını bile yok sayıyor. Parasız ve bilimsel eğitim isteyen öğrencileri sokaklarda dövüyor. Kadın örgütlerinin kadın cinayetlerine ilişkin taleplerini görmezden geliyor, sığınma evi yapmayan devlet, çözümü eğitilmiş din adamlarının fetvasında buluyor, eşcinselliği bir hastalık olarak ilan ediyor… Diğer yandan, Hizbullah üyeleri salıverilirken, Hrant Dink gibi siyasi cinayet davaları hâlâ adalet bekliyor…

Bizler, baskı rejimine karşı siyasal demokrasi alanının genişletilmesi gerektiğini söylüyoruz. Seçim barajı kaldırılmalıdır ve bir Kurucu Meclis’in toplanması yolu ile, herkesin iş-aş-ifade-örgütlenme-var olma hakkını garanti altına alacak, emekten ve özgürlüklerden yana yeni bir anayasa talep ediyoruz. Anadilde eğitim hakkını savunuyoruz.

Kürt Halkı için Kendi Kaderini Tayin Hakkı!

Baskı rejiminin önemli bir dayanağı ise Kürt halkı ve mücadelesine yönelik sistemli imha ve inkâr politikalarıdır. . AKP hükümeti, açılım süreci ile birlikte, kitlelerin hoşnutsuzluklarını ve eylemlerini, baskı yöntemlerini takviye, kısmi uzlaşmalar ve tavizlerle rejimin içine çekerek durdurma amacı güden “demokratik gericilik” politikalarına yöneldi. “Muhatapsızlaştırılmış” bir çözüm olarak kendini açığa vuran bu yönelim, Kürt ulusal sorunu açısından belirleyici olacak çözümü, ulusların siyasal eşitliğini sağlayacak kendi kaderini tayin hakkını konu bile etmeyerek, ortak bir yaşamın koşullarını çiğnemeye devam etmektedir.

Bu nedenle, Kürt ulusal mücadelesi için temel talebimiz, inkâr ve imha politikalarına son verilmesi ve Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkının tanınmasıdır. Bu hakkın dâhil edilmediği her çözüm eksik kalacaktır.

Cinsiyetçi uygulamalara son!

Baskı rejiminin önemli bir yüzü ise cinsiyetçi uygulamalardır. Kadının kimliğine, bedenine ve emeğine yönelik sömürü ve erkek-egemen baskıyı meşrulaştıran yasal, ekonomik, politik ve kültürel yapı, lgbtt bireylere yönelik de benzer ve kimi zaman daha ağır sorunları beraberinde getirmektedir. Kadın cinayetleri ve nefret cinayetlerinin sayısı sürekli artarken, bunlara yönelik gerekli yasal düzenlemeler yapılmamaktadır. Bizler, bu davalarda sıkça karşımıza çıkan haksız tahrik indirimine karşıyız… Ve kadın ve nefret cinayetlerinin nitelikli cinayet kapsamında sayılmasını talep ediyoruz. Kadına yönelik erkek şiddetine karşı sığınma evlerinin arttırılması gerektiğini savunuyoruz. Aynı zamanda, homofobi ve transfobiye karşı mücadelenin yaygınlaştırılması gerekiyor.

Erkek-egemen uygulamaların bir diğer yönü de kadın emeğini değersizleştirmesi. Emekleri ikincil ve geçici görülen kadınlar, bu nedenle, daha az ücretle daha kötü koşullarda çalışmaya mahkûm ediliyor. Emeğin muhafazakârlaştırılması süreci yine en çok kadın üzerinde etkisini gösteriyor. Bizler, kadınların çalışma yaşamına katılımının ancak güvenceli iş ve, ev ve bakım hizmetlerinin toplumsallaştırılması sonucunda kadının özgürleşmesi mücadelesine katkı sunabileceğini savunuyoruz. Bu yüzden, toplu yemekhaneler, çamaşırhaneler, her işyerine kreş ve eşdeğer işe eşit ücret talep ediyoruz.

Doğanın tahribine hayır!

Kasırgalar, seller, dengesiz sıcak ve soğuk hava dalgaları, nesli tükenen canlılar ve mevsim normallerinin bir hayli uzağındaki iklim verileri ile “küresel ısınma” gündelik hayatımızın içerisine girmiş durumda. Bunun sorumlusu olan kirletici sanayilere dair ise, hiçbir yasal tedbir getirilmiyor. Üstüne üstlük daha fazla kar edebilmeleri için daha büyük tahribat yaratmalarının önü açılıyor.

Bunun için kapitalizm hükümetin düzenlemeleri ile bir yandan su gibi doğal kaynakları ticarileştirerek daha çabuk tükenip daha hızlı kirlenmesine yol açıyor. Öte yandan en büyük kirletici sektör olan enerji piyasası ise, daha verimli enerji kullanımı politiakalarına yönelmek yerine, daha fazla kar elde edebilmek için gün geçtikçe doğanın tahribatını arttırıyor. Şurası açık ki; inşası onaylanan HES’ler ve termik santraller, Nabucco projesi, onay bekleyen Nükleer santraller ve başka çevreci gibi görünen enerji kaynakları ile Avrupa’nın kazan dairesi haline gelinmek hedefleniyor! Hem de ne pahasına, şimdiden geri dönülmez şekilde kaybettiğimiz yüzlerce kültür ve doğa varlıklarının pahasına. Görüyoruz ki, kapitalist sistem üretici güçlerin temel iki unsuru insan ve doğanın tahribi; hatta yok oluşu pahasına kârını arttırmaya – varlığını sürdürmeye çalışacak kadar akıl-dışı bir sistem.

Buna karşın bizler, tüm doğal kaynakların kamu mülküne geçirilerek korunmasını ve de tüm kirletici sanayilerin doğanın ve insanın lehine kamulaştırılmasını savunuyoruz.

Emperyalist-kapitalist vurgun düzenine hayır! Emperyalizmle işbirliğine son!

Emperyalizm ekonomik saldırganlığını IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlarla kriz koşullarını aşma adına borçlandırmaya dayalı olarak daha da arttırarak sürdürüyor. Bu kurumların rehberliğinde, bankalar ve devletler çeşitli yöntemlerle kurtarılırken, bedel ağırlaşan yüküyle işçi ve emekçilerin omuzlarına bırakılıyor. Sonuç, yaygınlaşan işsizlik ve yoksulluk… Çürüyen bu sisteme karşı gelişen hoşnutsuzluklar ve başlayan ayaklanmalar da demokratik gericilik yöntemleri ile yine aynı -sorunun sebebi- emperyalistler tarafından kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Bizler, emperyalistlerin günü kurtarmaya ve kendi egemenliklerini pekiştirmeye dayalı çözümlerine karşılık, krizin yaratıcısı ve merkez üssü bankaların millileştirilmesi ve borsanın yasaklanması talebimizi öne sürüyoruz. Ülke ekonomilerini emperyalizme bağımlı kılan tüm antlaşmaların feshedilmesini talep ediyoruz. Dış borç ödemelerine hayır!

Emperyalizmin ekonomik saldırganlığına, askeri saldırganlığı eşlik ediyor. Özellikle Ortadoğu ve Latin Amerika’da demokratik gericilik politikaları yanı sıra askeri yöntemleri de elden bırakmayan emperyalistler için şimdi Kuzey Afrika da yakından kontrol edilmeyi gerektiren bir bölge durumuna gelmiş durumda. Türkiye devleti, emperyalizmin Ortadoğu’daki maşası olma görevini kaçırmak istemiyor ve kozlarını olabildiğince kullanma telaşında. Biz ise, “emperyalist işgal ve saldırganlığa hayır, emperyalizmle her türlü işbirliğine son,” diyoruz. Türkiye derhal NATO’dan çıkmalıdır!

Devrimci bir partinin ve enternasyonalin inşası için ileri!

Bölgede ve dünyada emperyalist-kapitalist vurgun düzenine karşı süre giden mücadelede devrimci bir önderliğin eksikliği sorunu tüm yakıcılığını korumaktadır. İşçi sınıfı ve emekçi yığınlar ne zaman acil gereksinimlerini dile getirip bunların uğruna mücadele etmeye kalkışsalar, karşılarına ya rejimin copu, ya İslam’ın vaazı ya da sendika bürokratlarının ihaneti dikilmekte. Sınıf hareketi birleşik bir önderlikten, net bir politik yönelişten ve bunların cisimleşebileceği bir örgütlülükten yoksun durumdadır. Bu yüzden de, toplumun devrimci dönüşümüne öncülük edebilecek yegane ilerici sınıf olan proletarya, politik ve toplumsal yaşama müdahale edebilecek konumdan uzak bir durumdadır. Bu müdahalenin temel aracı işçi sınıfının devrimci partisidir
ve hâlâ inşa edilmeyi beklemektedir.

Devrimci Marksistlerin temel görevi devrimci sınıf partisi bilincini emekçi yığınlar içinde sistematik olarak yaymak, sınıf mücadelesinin öncü kesimlerinin bu bilinç ve devrimci program çevresinde toplanmalarına yardımcı olmak ve partinin inşasına bizzat kitle seferberlikleri içinde öncülük etmektir. Yüz yıllık sosyalizm tarihi bu uğurda uygulanabilecek pek çok taktiğin bulunduğunu göstermiştir. Oportünizme ya da sekterliğe düşmeden, somut durumun somut tahlilinden hareketle ve asla sınıf bağımsızlığı ilkesinden ayrılmadan, kitlesel işçi partilerinden devrimcilerin birleşik cephesine kadar uzanan farklı oluşum biçimlerine başvurulabilir.

İşçi sınıfının bugün toplumsal dönüşümü sınıfların ortadan kaldırılmasına kadar götürebilecek yegâne ilerici-devrimci sınıf olması, onun dünya ölçeğinde bir sınıf olmasından kaynaklanmaktadır. Öte yandan, çok uluslu şirketlerin dünya ölçeğinde bir sömürü ağı oluşturduğu günümüzde en yerel ve acil talepler uğruna mücadele bile, işçi sınıfının uluslararası ölçekteki dayanışması ve işbirliği gereksinimini doğurmaktadır. Bu yüzden Türkiye ölçeğinde inşa edilecek bir sınıf partisi önüne işçi sınıfının uluslararası mücadele birliği temelinde inşa edilecek dünya partisi hedefini de koymak durumundadır.

Devrimci bir işçi partisinin inşası için!

Ya enternasyonalist kurtuluş, ya emperyalist yok oluş!

Yorumlar kapalıdır.