Dolmabahçe mutabakatından bugüne hangi ‘vesayetin’ sonu

21

Yüksek Askeri Şura’nın oturma düzenindeki değişiklik, başbakanı tek başına otururken gösteren fotoğraflar kamuoyuna “bir demokrasi tablosu” olarak sunuldu. Burjuva Basınının neredeyse bütün kalemleri Başbakan’ın toplantıya tek başına başkanlık etmesini “askeri vesayet rejiminin sonu olarak tanımladı. Bütün liberal ve AKP yandaşı teorisyenler Oturma düzenindeki bu değişimin “demokrasinin zaferi”olduğu ilan ettiler.

YAŞ toplantısındaki oturma düzeni bir değişimin ifadesi olabilir. Fakat bu dönüşüm-değişim “askeri vesayet rejiminin sonu, demokrasinin zaferi” anlamına gelmiyor.

Demokratik cumhuriyet mi?

Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda bugüne kadar ortaya çıkan bilgi ve belgeler bazı generallerin darbe yapmak üzere planlar yaptığını gösterdi. Ancak sade vatandaş bunları yıllar geçtikten sonra öğreniyor. Fakat hükümet ve devlet katını işgal edenler bunları o zamandan biliyorlarmış. Zaten Ergenekon operasyonu ile ilgili soruşturmanın Haziran 2007 de başladığını düşünürsek bunun düğmesine 4 Mayıs 2007 de yapılan Dolmabahçe mutabakatı da denilen Tayyip Erdoğan ve Yaşar Büyük anıt arasındaki anlaşmayla basıldığını söylemek artık zor olmasa gerek. Bu görüşme daha sonraki siyasal gelişmelere de yön vermiştir. Daha sonra gelen İlker Başbuğ’un da Dolmabahçe Mutabakatına bağlı kaldığı ve hükümetle ordu arasında ki anlaşmayı sürdürdüğü söylenebilir. Bu anlaşma bazen hükümet bazen de orduyu rahatsız eden kimi gelişmelere rağmen balyoz operasyonuna kadar bozulmuş değildi. Bu operasyonla beraber bu mutabakatın devam edip etmeyeceği, sınırlar aşılmışsa üzerinde tekrar anlaşılabilecek sınırların söz konusu olup olmadığı ve ordu için “tahammül sınırları aşılmışsa” gerekli manevraların yapılması gibi konuların ele alındığı şeklinde değerlendirilebilir. Nitekim genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının istifasıyla başlayan YAŞ toplantılarına kadar taşınan gerilim sonucu devlet zirvesinde bugüne kadar olduğu gibi bir şekilde sınırların belirlendiği, ordunun hassasiyetlerinin dikkate alındığı ve ayar yapılmış mutabakatın şimdilik devam ettirildiği ortaya çıktı. Balyoz davası tutuklusu 14 general ve amiral ile internet andıcı şüphelisi bir generalin “temdit”alarak görevlerinde kalması, terfi alamayan bu generallere ‘komutan yardımcılığı’ makamlarının ayarlanması bunun bir göstergesi olarak görülebilir. Bütün bu gelişmeler yaşananın “askeri vesayet sisteminin sonu” olduğunu, mücadelenin eski yapıyı korumak isteyenlerle yeni demokratik Türkiye isteyenler arasında sürdüğünü yeni bir cumhuriyet kurulduğunu ve bunun siyasal temsilcisinin AKP olduğunu söyleyen liberallerle, laik cumhuriyetin koruyucusu ordunun kendilerini ve toplumu AKP den kurtaracağını söyleyen, kendilerine “ulusalcı sol” diyen kesimlerin konumlarını açığa çıkarmıştır.

Mutabakat süreçlerinde AKP hükümeti Kürt açılımı deyip önce DTP’nin kapatılmasına, çocukların hapse atılmasına, Seçilmiş BDP’li milletvekillerinin meclise sokulmamasına onay verirken, Ergenekon davasının tüm yönleriyle toplumsal mücadele alanına taşınmasına engel olurken, emek hareketine saldırırken, “askeri vesayet sisteminin” unsurları ile kapalı kapılar ardında pazarlıklar yürütürken hangi yeni demokratik cumhuriyetin kurulduğundan bahsedilebilir.

Yaşanan siyasal krizdir!

Devlet aygıtı kendi içinde kutuplaşmaların olmadığı bir nesne ya da yapı değildir. Devlet bir yerde güçler dengesinin yoğunlaşmış halidir. Devletin bu özelliği yani ilişkilere dayalı olması sınıf çelişkilerine de sahne olması anlamını taşır. Bu durum devlet aygıtlarına ve bunlarla ilgili uygulayıcılara rollerini oynayabilecekleri alan sağlar. Anayasa ve kanunların rolü, egemen yapı içindeki değişik fraksiyonlar arasında siyasi temsilciler aracılığıyla dolaşımı ve güçler ayrılığını düzenlemektir.

Her türlü mutabakat süreci bugün Türkiye de yaşanan siyasal kriz ortamını ortadan kaldırmıyor. Burjuvazi elbette siyasal krizin çözümlenmemesi durumunda bunun bir rejim sorunu olarak ortaya çıkacağının farkında. Siyasetçi askeri ve yargıyı, asker ve yargı siyasetçiyi kendisine vesayet uygulamakla şikâyetini bildiriyor. Kimi yazarlar orduya karşı bir asimetrik savaşın yürüdüğünü söylüyor. Devleti oluşturan kurumların birbirlerinin alanına tecavüz etmeleriyle, sistemin kilitlendiği, tüm taraflar açısından kabul edilmiş durumda. Sorun bu kilidin nasıl açılacağında düğümlenmiş görülüyor. Bireye karşı devleti korumayı hedefleyen 12 Eylül Anayasası kurumları hizaya sokmayı hedeflerken, yaşanan gelişmeler bu anayasa ile kurulmuş kurumlar arası çekişmeyi ve uyumsuzluğu ortaya çıkarmıştır. Yani çatışmanın bizzat nedeni haline gelmiştir. Artık “devletin asli sahibi” sayılabilecek olan Türkiye burjuvazisi kendisini bu hâkim konuma taşımış olan unsurların bir kısmını merkezin dışına atma vaktinin geldiğini bilmekte ve gerekli değişikliklerin yapılmasına onay vermektedir. Anayasa değişikliği önerileri de bu çerçevede değerlendirilebilir.

Bir yönüyle düzenleme Ergenekon operasyonu ile başlamıştır. Ordu içindeki tasfiyenin çapının ne olacağını şu anda bile kestirmek güç. Örgütün şu an tutuklanmış olanlarla sınırlı olmadığı anlaşılıyor. Cuntacılığın doğası gereği birbiriyle rekabet hatta çatışma durumunda olan ilişkileri birbirine dolanmış birkaç odağın varlığı da söz konusu olabilir. Yürümekte olan operasyonu takip eden safhalarda yüzlerce kat ilişkinin rejimin odakları tarafından bilgisinin edinildiği ve buradan seçtiklerini susurlukta olduğu gibi daha dikkatli ve sınırları belirlenmiş bir şekilde kamuoyuna sunulmasının hesabının yapıldığı söylenebilir. Bu konuda yapılan uzlaşmanın orduyu da içerdiği, onun en azından zımni onayı ve belki de desteğiyle girişimlerin düğmesine basıldığını söylemek yanlış olmayacaktır.

“Sivil vesayet mi?-Askeri vesayet mi?

Öncelikle Türkiye de askeri müdahalelerin burjuvazinin bir hâkim sınıf olarak çıkarlarından bağımsız olarak anlaşılamayacağı ortaya çıkmıştır. Darbelerle herhangi bir şeyin tahkimi ve yenilenmesi olmuşsa bu burjuvazinin emekçi sınıflar üzerindeki sorgulanamaz hâkimiyetinin yenilenmesidir. Burjuva partileri ile ilgili dayanaklar da yanlıştır. Bu partiler çatışma dönemlerinde askeri yönetimlerle her an ortak bir zemin bulmaya ve uzlaşmaya hazır bir tutum takındılar. Sınıflar belirli anlarda belirli partilerden desteklerini çekebildikleri gibi, partilerde belirli koşullarda kendi yapılarını koruyacak tavırlar geliştirebilirler. Ama her durumda burjuva partileri temsil ettikleri veya temsil etmeye aday oldukları sınıfın çıkarlarının tanımladığı alanın dışına çıkmak istemezler. Manevraları hep bu alanın içinde kalır. İşte bu durum burjuva partilerinin neden demokrasi lafazanlığına giriştiklerini açıklar, hem de bu lafazanlığın her an uzlaşmaya hazır doğasını açıklar. Bugün yaşananlarda bunu doğruluyor.

Gelinen noktada, iktidarın her yaptığını ‘demokratikleşme’ adına alkışlayan, her itirazı mevcut duruma destek vermek olarak tanımlayan sözüm ona demokrat kesimler, aslında iktidarın emekçi kesimlerin muhalefetini ezme çabasına destek oluyorlar. Oysa yaşanan Ergenekon söylemi çerçevesinde “militarizme karşı demokrasi mücadelesi” görünümü altında yeni bir otoriter devlet yapılanması oluşturmanın yolunun açılmasıdır. Ayrıca Askerin sivillerin denetimine geçmesi veya sivil otoritenin hâkimiyeti olarak tanımlanan şey militarizmin sona ermesi demek değildir. Militarizm sorunu sadece askerlerin toplum ve devlet hayatında daha nüfuzlu bir duruma gelmiş olmaları değildir. Toplumun siyasal, askeri ve ekonomik egemenleri arasında militarist bir kliğin kurulmuş olması; bu kesimlerin aynı amaçlar için kendi aralarında bir birlik meydana getirip bütünleşmesi demektir. Bu toplumda militarist zihniyetin topyekûn sorgulanması ve sonunun gelmesi gerçekleşmeden demokratikleşmeden söz edilmesi söz konusu değildir. Hâlihazırda, iktidarı ve muhalefeti ile burjuva kesimlerin militarizmle ciddi bir hesaplaşma derdi söz konusu değil. Başbakanın konuşmalarında ifadesini bulan Türk- Kürt çatışması üzerine inşa edilen politikaların sürekli hazır tutulması, yeri ve zamanı geldiğinde bu çatışmanın (Türk milliyetçiliğinin) egemen kesimler tarafından tahrik edilmesi bunun göstergesi.

Bugün için Toplumsal, siyasal alanda tüm çeşitleriyle hegemonyasını kurmuş olmanın güveniyle kol gezen muhafazakârlık temel uzlaşma noktalarını koruyarak oyununu oynayabilir. Tüm alanı kaplayıp diğer her akım ve eğilimi bu alanın sınırlarına geriletmeyi kesin zaferinin ön koşulu ve gereği sayabilir. Bugün olanda zaten uzlaşmaz olmayan muhafazakârlıkların aynı mecrada akmaya başlama çabasıdır. Fakat Sürecin iki tasarım arasındaki iktidar mücadelesinde birincilerin ağır bastığı bir uzlaşma-sentezle sonuçlandığı söylenebilir. Bu Türkiye de Cumhuriyetten hatta İttihat terakkiden beri “modernleşme” sürecindeki hâkim rolünü sürdüren “devletçi seçkinlerin” bu konumlarından şimdilik uzaklaştırılmasının işareti olarak görülebilir.

Şimdilik diyoruz çünkü Güncelde çok dillendirilmeyen yüksek işsizliğin kronikleşmesi, borç stokunun büyümesi ve gelir dağılımının olağanüstü bozulması gibi olgular Türkiye ekonomisinin yaşadığı kriz durumunda AKP’nin hükümetini yerinden edebilecek önemli bir faktör olarak iş görebilir. İşsizlik tehdidini enselerinde hisseden eğitimli, emek sahibi kesimler dâhil işçi emekçi kitlelerini ister istemez harekete geçirecek böyle bir durumda veya AB ve ABD’nin dış desteği ile takviye edilecek ve Türk Devleti’ni
kendi sınırları dışında çok daha “aktif “kılacak genişletilmiş büyük orta doğu projesi doğrultusundaki konumlanışında “kurumsal dengeler” yer değiştirebilir. İşte bu nedenle bugün için dengelerin korunması ve kurumsal uzlaşma adı ile çözülmeye çalışılan konularda adı geçen kurum Ordu dur. Onun ve partisinin Cumhurbaşkanlığı ve seçim zaferlerine rağmen bu”kurumu” karşısına alarak çift yönlü atağa kalkışmasına her şeyden önce muhafazakârlığı engeldir. Seçim zaferiyle AKP biraz daha iktidar oldu. Ancak bu vesayetçilik sorununun tamamen bitirildiği anlamına gelmez. Genelkurmay’ın gerekli uyarıları eskisi kadar yapmaması siyasal alanı terk ettiği veya vazgeçtiğinden değil, faaliyet şartlarının değiştirilmesindendir. Dolayısıyla yaşanan gelişmeleri sivil iktidarın “askeri vesayeti”ortadan kaldırması olarak değil, görev devri olarak görmek gerekir. Muhafazakârlığın nüfuz alanını genişletmek için göstereceği çaba bütün olup bitenlere rağmen ortada hâlâ büyük bir boşluk olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Darbeler ve ‘sivil vesayet’

Her on yılda bir darbelerin olmamasından yola çıkıp Ergenekon operasyonuyla ordunun darbecilik damarının kesildiği, bu dönemlerin bittiği ve zaten Brüksel- Washington hattının da darbeleri desteklemediği düşüncelerine karşı şunlar söylenebilir: Bu tip müdahalelerin geçmişte yapıldığı ve daha da yapılacağı konusunda kimsenin şüphesi olmaması gerekir. Çünkü burjuva devletin biçimleri ezilen sınıflarla egemen sınıflar arasındaki güçler dengesine dayanır. Bu yüzden bu devlet biçimlerinden birinden diğerine geçişler siyasal krizlere rastlar. Böyle konjonktürlerde çelişkiler bir arada toplanarak sınıf mücadelesinin gelişme temposuna çeki düzen verirler. Diktatörlükler güç blok’u içindeki onarılamaz hegemonya krizine ve blok’un halk kitleleri ile ilişkilerinde baş gösteren aksaklıklara şifa olmak için ve egemen sınıfların onayıyla ortaya çıkar. Uluslar arası aktörlerin de desteğini alır. Türkiye de darbecilik esas olarak bir devlet siyaset anlayışından beslenmiş ve olağan siyaset yapma biçim ve yöntemi olarak bir idealizm ve erdem örtüsüyle kendisini meşrulaştırmıştır. 1980lerin sonu 1990ların ilk yıllarında darbelerin gerçekleşmemesinin nedeni o dönem hükümetlerinin darbeci personele tam bir serbesti tanımalarıdır. Kürt meselesi konusunda bunlar hükümetlere ne kadar etkisiz olduklarını itiraf ettirebiliyorlardı. 2009da bir darbe ortamı oluşturmaya hazırlanma iddiasıyla tutuklanan Veli Küçük ve benzeri melanet odaklarının önemli unsurlarından biri olduğu bilindiği halde dokunulmadan faaliyetlerini sürdürdü. Susurluk rezaleti bütün veçheleriyle ortaya çıkmış olmasına rağmen asli unsurları ortada dolaşmakta üzerine gidilmemektedir. Ayrıca şu iyi bilinmelidir ki olacak bir darbe devletin ve rejimin bekası için öncelikle emek hareketini ezmek için harekete geçecektir. Toplumu “şeriat tehlikesinden” kurtarmak için değil.

Yaşanan tarihsel olaylar göstermiştir ki askerin arkasında olmadığı hatta karşısında konuşlandığı bir sivil diktatörlük olamaz. Bir sivil gücün toplum adına karar verip onu yönetmek isteyeceği bir rejimin kurulması ve yaşayabilmesi mümkündür. Ama bunun için ordunun ya kazanılmış ya da tasfiye edilmiş olması veya ordunun yanında silahlı bir milis gücü olması lâzımdır. Ama bunlar ordu ile savaşmak için değil, toplumu terörize etmek ve rakipleri bertaraf etmek için gereklidir.

Askeri vesayet” rejiminin çöktüğü meselesine gelirsek askeri vesayet yıllardır hem hukukun hem siyasetin cephesinde siyasi müdahalelere karşı kullanılan bir kavram. “Askeri vesayet” aslında bugün darbe dönemleri dışında bile hükümetin ve TBMM’nin iradesinin üzerindeki asker etkisini ifade ediyor. Bu etki gücünü başta anayasa ve TSK iç hizmet kanunu olmak üzere mevcut hukuki metinlerden alıyor. Siyasilerin ağırlığı artsa bile MGK hâlâ varlığını koruyor. Genelkurmay başkanı bu memlekette olağanüstü yetkilere sahiptir. Türkiye’nin gizli anayasası olarak tanımlanan Milli Askeri Stratejik Konsept ve buna bağlı olarak Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanmaktadır. Bu çerçevede Genelkurmay Başkanı devletin tüm kurum ve kuruluşları ile yatay ilişkiler kurabilmektedir. Bu onun bir siyasi parti gibi siyasetin içinde olmaya devam ettiğini-edeceğini gösterir. Bunlar değiştirilene ve ortadan kaldırılana kadar da yapılması düşünülen(TSK iç hizmet kanununda ki 35. Maddeye TSK’nin parlamenter sisteme bağlı kalacağına ilişkin vurgu eklenmesi gibi) bazı değişiklikler sadece teferruattır. Bu nedenle uzlaşma ve çatışmalarla yaşanacak oldukça uzun bir süreçten bahsedilebilir.

Demokratikleşmenin sınırları

Türkiye de yaşandığı gibi diktatörlüklerden çıkışta ortaya konan “demokratik aşama”büyük kurumsal değişikliklerde ve çeşitli devlet aygıtlarının kadrolarında yaşanan değişikliklerde kendini gösterir. Görevden almalar ve temizliklerle kendini gösteren böylesi koşullarda devlet aygıtlarının arındırma işlemi sınıfsal güçler dengesinin zorunlu sınırlarıyla karşılaşır. Çünkü darbeler döneminde görev almış, onu desteklemiş ancak ileriki mücadeleler için burjuvaziye faydalı olabilecek geniş bir devlet görevlisi kesimi yerlerini korumaya ve burjuvazinin yeniden kurulmakta olan siyasal aygıtlarıyla yakın alışverişe devam eder. Bugün adına demokratikleşme denilen sürecin sınırları girilen aşamanın izlediği yolla ilgili değildir. Aşamanın kendisi ile ilgilidir. Çünkü burjuva devleti içindeki her “demokratikleşme” gibi bu da asıl unsura yani devlete gelip çatar. Güçler dengesinde farklılaşmalar olsa bile bunlar arasında “akrabalıklar” söz konusudur. Sınırlar bazı devlet personelinin temizlenmesinde ya da devlet aygıtlarının yeniden düzenlenmesinde ortaya çıkmaz. Aşılamayacak sınır devlet aygıtını kurumsal şekilde sürdürmek yoluyla onun devamlılığını sağlamaktır. Dolayısıyla “demokratikleşmenin ” sınırları burjuva devletin kendi sınırlarıdır. Bu da bize gerçek bir demokratikleşmenin (demokratikleşme ile sosyalizm arasına duvar çekmeye çalışan aşamalı devrim anlayışının aksine ) ancak aşamaları sürekli olarak sosyalizme doğru gelişen gerçek bir süreç yoluyla elde edilebileceğini gösterir.

Türkiye de bütün bu olup bitenlerin bir yabancı elin müdahalesi ve onayıyla yapıldığı meselesine gelirsek günümüzün emperyalizme bağımlı toplumlarında oluşan bağımlı bir devlet tipi vardır. Ortaya çıktığı bütün toplumlarda emperyalizmin dayattığı genel dönüşümlere uyduğu sürece belli benzerlikler gösteren bu devlet, emperyalizmin şimdiki aşamasında payına düşen işlevleri yerine getirmekle yükümlüdür. Devletin aldığı görünüm, kurumlar arasındaki ilişkiler ve güçler dengesi de buna göre şekillenir. Ancak şu kadar açıktır ki bu devletin aldığı görünüm ister askeri diktatörlük ister demokratik cumhuriyet olsun bu toplumların iç etkenlerine bağlıdır. İç ve dış etkenler arasındaki ilişkiyi mekanik bir biçimde kavramaktan vazgeçmek gerekiyor. Çünkü emperyalizmin bu günkü aşamasında böyle bir ayrım bir yanda yalnızca dışarıdan faaliyet gösteren dış etken, diğer yanda da tek başına kendi alanına çekilmiş tüm sınıflardan bağımsız bir iç etken karşıtlığı yoktur. İç etkeni vurgulamamızdaki bir diğer neden bir süper devlet gücünün hedeflerinin ancak o ülkenin çelişkileriyle birleştiği zaman tesir edebileceği gerçeğidir. Zaten bazı bakımlardan bu çelişkilerin kendileri de zaten emperyalist sistemin çelişkilerinin değişik ülkelerde zoraki olarak yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Dış müdahale ve yabancı eli gibi unsurların bu kadar etkili olmalarını sağlayan esas, iç koşulların tümüne insanların sessiz kalmasını sağlamak gibi daha büyük bir avantaj oluyor galiba.

Şu gerçeğin bir kez daha altını çizelim: Demokratikleşme süreci özellikle bu sürece işçi sınıfı öncülük etmiyor ve kendi lehine düzenlemeler için süreçte aktif olarak yer almıyorsa asıl olarak bir burjuva politikası olduğu ve kapitalist hegemonyayı sağlamlaştırmanın bir aracı olarak iş göreceği ve işçi sınıfına ve ezilenlere doğrudan ve kısa vadede bir fayda getirmeyen demokratikleşmenin gerçek bir demokratikleşme olmayacağı doğrudur. Neo-liberalizm ve sermayenin uluslararası düzeyde örgütlenmesi ve saldırıları başta işçi sınıfı olmak üzere bütün ezilen ve örgütlü kesimlerin güçsüzleşmesine, örgütlenmelerin dağılmasına neden olmuştur. Taşeronlaştırma ve sendikalara karşı açılan savaşla emekçiler mevzi kaybetmiş kendi lehlerine düzenlemeler yaptırma ve bunları dayatabilme kapasitesini yitirmişlerdir. Liberalleşme ile birlikte giden demokratikleşme süreci içi boş bir süreçtir. Çünkü göstermelik olarak bir takım demokratik haklar verilse de bu hakları kullanacak olanlar piyasa yoluyla pazarlık gücünden yoksun bırakılıyorlar.

Bu durum Türkiye için de geçerlidir. AKP temel karakteri itibariyle neo-liberalizmi savunan bir partidir. AB ye eklemlenme ve AKP iktidarı yoluyla yürütülmeye çalışılan sürecin demokratikleşmeyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu süreç emekçi kesimler lehine herhangi bir kazanım içermeyen AB-ABD eksenli bir emperyalist sermayeye eklemlenme sürecidir. Yani neo-liberal dalga emekçileri ve ezilenleri daha güçsüz kılmayı hedeflemektedir. Ancak şu noktanın atlanmaması gerekir: Nedenleri ne olursa olsun yaşanan “açılım süreçleri” güçsüzleşen, silahları elinden alınan kitleler için tekrar güç kazanma, örgütlenme ve harekete geçme fırsatları sunabilir. Örneğin Latin Amerika da askeri diktatörlükler sonrası süreçte gerçekleşen açılım süreçlerinin, hemen ardından protesto dalgaları yarattığını, artan hareket ve ifade özgürlüklerinin kitleleri
daha çok örgütlenip sorunlarını dile getirmeye yönlendirdiğini ve bunun sonucu artan hareketliliklerin başlamış olan süreçleri hızlandırıp daha da ileri ittiğini görüyoruz.

Türkiye’de de geçiş sürecinin sosyal hareketler üzerindeki etkileri 1980lerin sonunda kendini hissettirmişti. İşçi hareketi çıkış sürecinde belirleyici bir güç sergilememiş olsa da askeri diktatörlüğün baskıcı siyasal ortamının dağılmasıyla ortaya çıkan fırsatları kullandı. 1980lerin sonu güçlü memur eylemliliklerine sahne olmuştu. İşçi hareketi ve öğrenci eylemlilikleri 1990ların ortalarına kadar bir yükseliş yaşadı. Dolayısıyla yaşanan “demokratik açılım süreci” doğrudan kitleleri güçlendirecek adımları barındırmıyor ya da demokratik hak ve özgürlüklerin sosyal hakları da kapsayacak şekilde genişletilmesini içermiyor olabilir. Ancak yaşanan süreci bu yöne sürüklemek ve bu yönde kazanımlar elde etmek için seferber olmak ve etmek solun görevi değil mi? Fakat aksine bugün yapılan AKP’nin projesinin sınırlarını belirleyip külyutmaz tavırla izleyici localarında oturmak, “yesinler birbirlerini” tavrı geliştirmek ya da sorunların çözümünü bazı “zinde güçlere” havale etmek oluyor.

Latin Amerika ve dünyanın diğer yerlerinde geçiş süreçleri başladığında liberal ya da sağcıların önderliğini yaptığı “demokratik açılımları” sermayenin ya da ABD’nin yeni bir oyunu olarak algılayan, emekçiler açısından hiçbir kazanım getirmeyeceğini ve bu yüzden uzak durulmasını öneren görüşler olmuştur. Bütün bu yaklaşımlara rağmen yaşananlar işçi hareketlerinin ve önderliklerinin bu süreçlerin bayrağını taşımak için mücadele ettiğini, mücadele bayrağını gerici-sağcı güçlere kaptırsalar bile geriye çekilmek yerine hem bu sürecin olanaklarından yararlandığını hem de bu süreçleri etkilediğini göstermiştir. Türkiye de ise solun, işçi sınıfının ve diğer örgütlü kesimlerin güçleri ortada. Bu anlamda Latin Amerika da ki gelişimi kısa vade de göstermesi mümkün görülmüyor. Dolayısıyla yaşanan sürecin getirilerinin kısa vadede AKP’nin işine yarayacağı söylenebilir. Bu onun hegemonyasını güçlendirmesine, neo-liberal politikaları uygulamasına yardımcı olacaktır. Hatta toplumun kültürel düzeyde muhafazakârlaşması süreci devam edecektir. Ama solun görevi bütün ağırlığı ile sürecek:” Demokratik açılım” sürecini ezilenler lehine derinleştirme, bu sürece sadece siyasal ve kültürel dışlananların değil, ekonomik olarak dışlananların da sesini katma görevi.

Sermayenin saldırılarına ve savaş tehdidine karşı antikapitalist-antiemperyalist sınıfsal bir hareket yaratmak için, sermaye hali hazır da ki krizden çıkabilmek için dünya çapında emekçi kitlelerin direnişini kırmak, yaşam ve örgütlenme düzeylerini önemli ölçüde geriletmek ve onların aşırı sömürülmesini gerçekleştirmek gerektiğini biliyor. Türkiye dede bunun için rekabetin yarattığı maliyeti işçi sınıfına ve emekçi kitlelere yıkmanın yolları yaratılıyor. Bugün İçinde yaşadığımız dünya çapında ekonomik kriz karşısında yüz milyarlarca dolarlık finansal çözüm paketlerine rağmen piyasalara güven gelmiyor. Bu keşmekeşin içinden nasıl çıkacağız, ekonomik nasyonalizmin dönüşü lafları ve küresel kriz savaş getirir düşünceleri sık, sık duyulmaya başladı. Artan savunma harcamalarının yaratacağı ek talebin üretim fazlasını emmesi, yeni teknolojiler sayesinde verimliliğin artmasıyla krizin aşılması düşünceleri kriz, savaş ilişkisinin teorik çerçevesini oluşturuyor. Ayrıca bu büyük bir savaş olmak zorunda değil, bölgesel savaşlarda aynı teorik çerçeveye giriyor.

ABD Türkiye ye İslam dünyasının hassas bölgelerinde Amerikan hegemonyasını güçlendirebilecek önemli bir ülke olarak bakıyor. Stratejik konumu, Arap ve İslam dünyasıyla bağları, enerji hatlarına ev sahipliği yapması Türkiye’yi emperyalist güçlerin politikalarını uygulamada etkin rol oynayacak bir güç haline getiriyor. Suriye de yaşanan gelişmeler ve ABD’nin Irak ve Afganistan krizinin gölgesinde Türkiye’yi Orta Doğuda daha etkin rol oynamaya sevk ediyor. Yaşanan gelişmeler bir eksen kaymasını değil emperyalist hegemonyanın hangi araçlarla yürütüleceği meselesinin gündemde olduğunu gösteriyor. AKP bu nedenle militarist, şoven politik refleksleri öne çıkarıyor. AKP ülkeyi orta doğuda ki tüm halkların ve emekçilerin birbirlerini boğazlayacağı bir savaş cehenneminin içine çekiyor. Bu konuda perspektifin en belirgin olduğu kurumun TSK olduğu da bir gerçektir. TC ordusu uluslararası kapitalist sistemin neo-liberal yaklaşımla yenilenmeye tabi tuttuğu ulus-devletin merkezi bir kurumu işlevine çekilmeye hazır durumdadır. TC ordusunu bir güvenlik ihraç eden kurum olarak bölge ve dünya pazarında “görev”yapacak hale getirilmesine ilişkin çabalar uzunca bir süre devam ediyordu. Bu çerçevede son YAŞ kararlarındaki düzenlemelerin, geçmişte yaşanan ve bugün yaşanacak süreci engellemeye yönelik sürprizleri ortadan kaldırmak için yapıldığı söylenebilir. TC ordusu bu rotaya girmekle kaybettiği siyasal, toplumsal ağırlık ve imtiyazları profesyonelleşmenin getireceği nakdi avantajlarla telafi edilebileceğini hesaba katabilir. Yaşanacak böyle bir durum bütün “demokratik hakların”askıya alınması, ezilenler üzerinde baskının artması, şimdi “çatışan” askeri ve sivil egemen kesimlerin militarizm şemsiyesi altında yeniden toplanması anlamına gelecektir.

Emperyalizm, kapitalizm ve ulus devlet var oldukça felaketleri ve savaş tehlikesinin ortadan kaldırabilmenin mümkün olduğuna inanmak hayalciliktir. Emperyalizme, kapitalizme ve ulus devlete son vermek için kendine güveni olan ve bilinçli bir işçi sınıfına ihtiyaç vardır. Uzun süren kitlesel işsizlik, diktatörlük rejimleri, fiziksel ve moral acılar sonucu bölünmüş ve morali bozulmuş bir işçi sınıfının kapitalizmi yıkabileceğini düşünmek fazlasıyla hayalcidir. Yerel savaşlar ve savaş tehdidinden kurtulmak için sosyalizm uğruna mücadele etmek, iş yerlerinde ve mahallelerde öz örgütlenme ve burjuva yönetim cihazına doğrudan meydan okuma süreci içinde iktidara adım attıracak bir geçiş programı için mücadele etmek ön koşuldur. Bu amacın görünüşte dayatan görevlerin yanında ikincil konuma getirilmesi savaş tehlikesini azaltmayacak, çoğaltacaktır. Artık gölge oyununa bir son vermek, uzun vadeli bir mücadelenin odak noktasını oluşturmak gerekir. Hedef liberalizme ve savaş tehdidine karşı soyut anti-emperyalist odak yaratmak veya taraflardan birinin yanında saf tutmak yerine, emekçilerin ezilenlerin somut çıkarları etrafında antikapitalist-antiemperyalist yönelişli bir hareket yaratmak olmalıdır. Gelişmeleri dillendirmeyi aşırı felaket tellallığı olarak niteleyenler tehlikeleri reddetmiyorlar ama bunların çok önemli olmadığını, hükümet ve uzmanların yetenekleri ile aşılabilecek şeyler olduğunu artmayacaklarını aksine azalacaklarını ve her şeyin düzeleceğini iddia ediyorlar. Fakat kapitalist ülkelerin politikacılarının seçiminde ciddi ekonomik, sosyal ve politik krizlere onların etkileri dikkate alınmayınca gerçek üzerinde duyarlılık eksik kalır. İnsanlık Almanya örneğinde hâkim sınıfın göz yumduğu veya olanak sağladığı her şeyi tehlikeye sokma, ülkesini halkını yok etme ve kendini öldürme riskine girmeye hazır birinin iktidarını yaşadı. Bu “iyimser” düşüncelerin temelinde yatan asıl neden yakınlaşan felaketlerin kapitalist sistem ile yapısal bağlantısını görememektir.

Yorumlar kapalıdır.