Avrupa’da Kriz ve Gelişen Mücadeleler Üzerine Deklarasyon

206

2, 3 ve 4 Kasım tarihlerinde gerçekleşen Uluslararası İstanbul Buluşması’nda, Avrupa’daki mevcut durum üzerine kabul edilen deklarasyon

1. Küresel kapitalist kriz özellikle Avrupa’da yoğunlaşmış durumda. Birikmiş borçların ağırlığı altında kalan devletlerin çöküşü tehdidi; işçilere yönelik uygulanan kemer sıkma politikaları ve kendilerine karşı uygulanan bu politikalara karşı işçilerin sürdürdüğü direnişler önümüzdeki dönem için belirleyici bir etkiye sahip.

2. Kriz, çözülmekten ziyade sarmal bir seyir içinde giderek şiddetleniyor. Krizin ilk aşaması olan 2007-2008’de finans sisteminin çöküşünden bahsediyorken; bugün devletlerin çöküşü tehdidinden söz ediyoruz. Bankalara peşkeş çekilen paralar, kamu harcamalarındaki kesintiler ve işten çıkarmalar yoluyla emekçilerden alınmaya çalışılıyor. Bu uygulamalar sonucunda işsizlik artar ve tüketim düşerken, ekonomi resesyonun içine saplanıyor.

3. Tüm bunların işçiler için sonucu ise oldukça ciddi: AB’de 25 milyon işsiz var. Bu, çalışan nüfusun %11’ine karşılık geliyor. Öte yandan, bu oran örneğin Yunanistan ve İspanya’da %25 seviyesindeyken, bu ülkelerde gençler arasındaki işsizlik oranı %50 civarında. Ücretlerde düşüş, çalışma saatlerinin artması, kamusal hizmetlerde (sağlık-eğitim) kesintiler mevcut. Binlerce aile evlerinden kovuluyor, yoksulluk büyüyor, intiharlar yaygınlaşıyor ve onlarca yıllık mücadelelerin ürünü olan işçi hakları konusundaki tüm kazanımlar teker teker kaybediliyor. Bu durum özellikle göçmen işçiler açısından çok daha büyük zorluklar yaratıyor; göçmenler yasası daha da ağırlaştırılarak en temel çalışma hakları ellerinden alınıyor ve ırkçı, ayrımcı politikalar geliştirilerek işçi sınıfı içinde ayrılık ve çatışma yaratılmak isteniyor.

4. Üç ülke, Yunanistan, İrlanda ve Portekiz, Trokya’nın (AB, IMF, AMB) doğrudan müdahalesiyle kurtarma paketlerine boğulmuş durumda. Bu devletler, çöküşlerini önlemek için aldıkları maddi yardımlara karşılık emekçilere yönelik yoğun saldırılar uygulamaya zorlanıyorlar. Ancak kurtarma paketleri durumu düzeltmek bir yana, ekonomiyi daha da kötüye götürüyor ve devlet borçları azalmak yerine artıyor. İspanya devleti, banka sektörüne yeni yardımlar içeren bir plan çerçevesinde, yeni bir kurtarma operasyonunun eşiğinde bulunuyor. Bu planların hedefi ülkelerin durumunu düzeltmek değil, akreditör bankalara, özellikle de Alman ve Fransız bankalarına olan borçlarını ödeyebilmelerini sağlamaktır.

5. Kitlelerin tepkisinden korkan burjuvazinin bazı kesimleri, tasarruf politikalarının yanı sıra üretimi artırmaya yönelik politikalar uygulanmasından söz etmeye başlamış bulunuyorlar. Bu tutuma öncülük eden Fransa’nın sosyal demokrat başbakanı Hollande, Almanya Başbakanı Merkel ile onun bütçe açığını küçültmeye yönelik sıkı tasarruf politikalarını tartışmakta. Ancak bu iki politika da aynı madalyonun iki yüzüdür. İkisinin de amacı aynıdır: faturayı işçilere ödetmek. Hollande’ın bizzat kendisi de son dönemde kesintiler içeren bir plan uygulamaya koymuş durumdadır.

6. Kamu borçları, 1990’larda Latin Amerika’da olduğu gibi, sadece durmaksızın büyümekle kalmıyor, ama aynı zamanda ödenemez bir hal alıyor. Bazı çevreler yapılması gerekenin, bu borçların bileşiminin denetlenmesi ve borçların hangi kısmının -meşru borç diye adlandırdıkları- ücretlerin ödenmesinden ve kamu harcamalarından, hangi kısmının ise bankalara yapılan yardımlardan veya halk yararına olmayan politikalar doğrultusunda yapılan harcamalardan kaynaklandığının -buna da gayrimeşru borç diyorlar- belirlenmesi olduğunu ileri sürüyorlar. Ancak denetime dayalı ve meşru ve gayrimeşru borç ayrımına yönelik bu tutum, borç karşıtı hareketi felce uğratmakta ve kamu borcu sorununun 1990’lardaki neoliberal politikalardan kaynaklanmış olduğunu dikkate almamakta; bu politikalar şirketlerin ve burjuva kesimlerin mali yükünü hafifletmiş, buna ek olarak krizin patlak vermesiyle birlikte bu kesimlere muazzam miktarlarda kamu parası aktarılmıştır. Kamu borçlarının sorumlusu işçiler değildir, bu nedenle bu borçların ödenmesini kesinlikle reddediyoruz.

7. Mevcut kriz bizi iki seçenekle karşı karşıya bırakmış durumda: Ya kapitalizmin azalan kâr oranlarını koruyabilmek için talep ettiği doğrultuda, üretici güçlerin tüm biçimleriyle kitlesel bir yıkımını kabul edeceğiz (kitlesel işyeri kapatmaları, işsizlik, artan yoksulluk, genel hak kayıpları), ya da bu sisteme bir son verip, işçi kontrolü altında ve işçilere hizmet eden bir ekonomik düzen inşa edeceğiz. Stratejik sanayiler devletleştirlmeli, sosyalizme doğru ilerlenmelidir.

8. Kriz aynı zamanda, AB’nin niteliğini de ortaya koymuş bulunuyor. AB diğer emperyalist odaklarla rekabet içindeki Avrupa sermayesinin, özellikle de mali sermayenin hizmetindedir. Bugün Avrupa genelindeki saldırgan işçi-emekçi karşıtı politikaların uygulanmasında bir araçtır. Avrupa Birliği, hiyerarşik yapıya sahip bir devletler cephesidir. Bir Avrupa süperdevletinin kurulmasına yönelik olarak mevcut ulus devletlerin varlığında bir zayıflama söz konusu değildir; tam tersine, kapitalistlerin çıkarlarını daha iyi koordine edebilmek için ekonomik alanda gerçekleştirilen egemenlik devirlerine, sınıf egemenliği aracı olarak devletin güçlendirilmesi, Bonapartizme yönelik eğilimlerin gelişmesi, demokratik haklardaki gerilemeler, baskıların artması, Katolik Kilisesi gibi gerici kurumların güçlendirilmesiyle kadına karşı gerici politikalara geri dönüşler eşlik etmektedir. Dış politika alanında ise Avrupa Birliği, dünya jandarması ABD’nin ardından, giderek artan bir müdahaleci rol üstlenmektedir. AB demokrasi değil, ancak emperyalizm ve baskı ihraç edebilir. Bu nedenle ve bütün devletlerin güçlendirilmesi amacıyla uygulanan politikalar nedeniyle, mevcut Avrupa devletlerindeki ezilmiş halkların meşru ve tarihsel talepleri olan kendi kaderlerini tayin hakkına yer bırakılmamaktadır.

9. Mali sermaye (başta Alman, ardından Fransız mali sermayesi), diğer kapitalist sektörler üzerindeki egemenliğine koşut olarak, çıkarlarını çevre ülkeler üzerine de dayatmaktadır. Devletler ve buralardaki yaşam koşulları arasındaki farklar giderek büyümektedir. Avrupa Merkez Bankası’nın dayattığı politikalar, daha zayıf devletlerin maliyesi aleyhine spekülatif girişimleri güçlendirmeye yöneliktir. Avroyu korumak adına dayatılan zorunluluklar, krizden çok daha fazla etkilenmiş ülkeler için kaldırılmaz yükler getirmektedir. Avrupa Birliği içinde işçiler ve emekçiler leyhine reformlar gerçekleştirmek olanaklı değildir, bu nedenle AB’nin dağıtılmasını talep ediyoruz. Bunu, her devletin egemenlik hakkının güçlendirilmesi açısından değil, işçi enternasyonalizmi açısından ileri sürüyoruz; zira biz, Avrupa işçileri ve halkları arasıda gerçek bir birlik için, ekonomiyi işçi sınıfının hizmetine sokan bir birlik, halklar ve uluslar arasında eşitliğe dayalı bir birlik için mücadele ediyoruz. Hedefimiz, Avrupa Sosyalist Devletleri Birliği’dir.

10. Önemli bir sorun da patronların, hükümetlerin ve AB’nin bu planlarına karşı işçilerin ve emekçilerin tepkilerinin sendika bürokrasilerince engellenmeye/sınırlandırılmaya çalışılmasıdır. Sendika yönetimlerinin ve özellikle de Avrupa Sendikaları Konfederasyonu’nun söylemi uzlaşmacılığa ve eylemsizliğe dayalıdır. Bu söylemle aradıkları uzlaşmalar, işçi haklarındaki gerilemelerin pekişmesiyle sonuçlanmaktadır. Direniş ve mücadeleyi genişletmeye ve birleştirmeye çalışmak yerine, onu tecrit etmeye ve kontrol altında tutmaya çalışan sendikal politikalarla karşı karşıyayız. Ancak bürokrasinin tüm bu politikalarına karşı işçilerin her geçen gün daha fazla sayıda direnişine tanıklık ediyoruz.

Bunların başında gelen Yunanistan’da şu ana kadar 19 genel grev gerçekleşti, protestolar Avrupa genelinde de yaygınlaşmaktadır. Bu nedenle sendikalarda mücadelelerin hizmetinde sol akımlar geliştirmek ve onların koordinasyonunu sağlamak acil bir görev haline dönüşmüştür.

11. Avrupa gençliği, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan devrimci yükselişin de etkisiyle, Öfkeliler hareketi benzeri seferberlikler geliştirmiştir. Tüm bürokratik biçimlerin reddiyle birlikte yaygınlaşan bu seferberlikler, örgütlülük ve süreklilik sorunları yaşamaktadır. Binlerce gencin bu çabalarını, işçi mücadeleleriyle birleşmeleri doğrultusunda yönlendirme göreviyle yükümlüyüz

12. Tıpkı hükümetler tarafından uygulanan politikalar gibi, bu politikalara karşı sürdürülen direnişler de enternasyonal olmalıdır. Sürecin enternasyonalist kavranışı, işçilerin bilincinde günden güne gelişmektedir. Yunan parlamentosu tarafından memorandumun kabulü, kesintilerin uygulanmasında yeni bir adım oluşturmaktadır. Bu nedenle, Yunanistan sendikaları 6-7 Kasım tarihinde iki günlük genel grev çağrısında bulunmuşlardır. Avrupa sendikalarının öncelikli sorumluluğu Yunan işçilerin bu mücadelesini Avrupa çapında bir mücadeleye dönüştürmektir. Troyka’nın planlarının yenilgisi Avrupa’daki tüm mücadelelerin ve işçi direnişlerinin geleceği adına hayatidir. Ve böyle bir yenilgi, Yunanistan’da ve Avrupa’da derin bir politik krize yol açacaktır. Bu nedenle biz, Yunan işçilerle ve tüm Avrupa’da süregiden bütün işçi mücadeleleriyle dayanışma seferberlikleri çağırısında bulunuyoruz.

13. Bu aşamada tüm zayıflığına rağmen, 14 Kasım’da Avrupa genelinde genel grev çağrısına Portekiz, Yunanistan, Kıbrıs, Fransa, Belçika ve İspanya tarafından olumlu cevap verilmiş olması oldukça büyük önem taşımaktadır. Bu, onlarca yıldan beri yapılmış bu çaptaki en büyük çağrıdır. Bu mücadele ve grev çağrısını elimizdeki tüm olanaklarla desteklemek, çağırı yapan sendikalardan bunun Avrupa işçi hareketinin gücünün yalıtık bir gösterisinden ibaret kalmayıp kıta düzeyinde geliştirilen bir plan çerçevesinde sürekli kılınmasını talep etmek zorunluluğuyla karşı karşıyayız.

14.
Alternatif
bir önderliğin inşası sadece sendikal değil, ama daha önemlisi politik bir süreçtir. Bu, enternasyonal düzeyde kapitalizmden kopan bir işçi alternatifi olmalıdır. Bugün krizden en fazla etkilenmiş ülkelerde işçiler, özellikle seçimlerde büyük yenilgiler yaşayan sosyal demokrasinin solunda, farklı oy biçimleriyle yeni bir alternatif aramaya başlamışlardır. Görevimiz bu çabalara katkıda bulunarak yeni bir devrimci işçi Enternasyonalini olanaklı kılmaktır; bu bizim için, Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşası anlamına gelmektedir.

4 Kasım 2012

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI).

Uluslararası Birlik Komitesi (İşçi Cephesi / Lucha Internacionalista)

Enternasyonalist Sosyalist Grup (Fransa)

Yorumlar kapalıdır.