AB seçimleri: Devrimci bir alternatifin yokluğunda giderek artan istikrarsızlık

44

Avrupa seçimlerinin sonucu Avrupa Birliği’nin içinden geçmekte olduğu politik krizin bir yansıması niteliğinde. Seçimlerde her ülkenin kendine özgü dinamikleri belirleyici olsa da, asıl öne çıkan belirleyici unsur işçilerin yıllar süren mücadeleler sonucu kazanılmış haklarına yönelik ciddi saldırılar teşkil eden ekonomik kriz ve kemer sıkma politikaları temelinde gelişen ortak eğilimler oldu. Bir yandan AB ülkelerinde istikrarın temel dayanakları olarak görülen sağ ve sosyal demokrasinin yıpranmışlığı her geçen gün giderek daha da inkar edilemez hale gelirken, bir yandan da aşırı sağın giderek yükselmesi, burjuvazinin farklı kesimlerinin saldırıları çok daha keskinleştirecek yeni bir dönemece girme hazırlığında olduğunu gösteriyor. Diğer uçta ise Syriza’nın zaferi gibi sola dönüşler yaşansa da, işçi sınıfının ve halkların yanında durarak bankaların ve patronların Avrupası’yla kesin bir kopuşu savunan devrimci bir alternatif ortaya çıkmış değil.

1. Kullanılmayan oylar seçimin asıl galibi

Avrupalı seçmenlerin %56’sı seçimlerde oy kullanmadı. Doğu Avrupa’da bu oran çok daha yüksek. Slovakya %13’lük oy kullanım oranıyla listenin başında gelirken, Slovenya, Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Hırvatistan’daki katılım oranları da %25’in altında kaldı. Emekçi halk kesimlerinin, bugüne değin işçi ve emekçi kesimleri göz ardı eden hükümetler ve çokuluslu şirketlerin denetimi ve çıkarları doğrultusunda süregelen bir AB inşasında yer almak istememesi aslında hiç şaşırtıcı değil. Avrupa’ya karşı gelişen hoşnutsuzluk bundan birkaç sene öncesine kadar genel bir kayıtsızlık olarak kendini gösterirken, bu durum artık çoğunluk için daha fazla işsizlik, daha fazla yoksulluk ve kamu harcamalarında giderek artan kesintilerden başka bir şey ifade etmemiş olan bir projenin açıkça reddine dönüşmüş durumda.

2. Aşırı sağ yükselişte

Seçimleri kazanan Fransız Ulusal Cephe (Front National) ve İngiliz Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) Avrupa’da aşırı sağın yarattığı “depremin” ana fay hatlarını oluşturdu. Danimarka’da aşırı sağcı Halk Partisi (PP) seçimlerde en yüksek oyu alırken, Macaristan’da neonazi Daha İyi Bir Macaristan Hareketi (Jobbik) ikinci oldu. Hollanda’da Geert Wilders’ın İslam ve Avrupa Birliği karşıtı Özgürlük Partisi (PVV) beklenilen kadar yüksek oy almasa da en çok koltuk kazanan ikinci parti oldu. Almanya’da AB karşıtları ilk kez Parlamento’da temsil hakkı kazanırken Berlinli neonaziler de parlamentoya bir üye sokabildi. Aşırı sağcılar Avusturya’da oylarını ikiye katlarken, Polonya ve İsveç’te de oy oranlarını yükselttiler. Yunanistan’da ise Altın Şafak’lı neonaziler lider kadrolarının bir bolümü nefrete teşvik ve cinayetten hüküm giymiş olmasına rağmen seçimlerden üçüncü çıkarak yerini sağlamlaştırdı.

Seçim sonuçları, devrimci bir alternatifin var olmadığı pek çok durumda, işçi ve gençlerin hoşnutsuzluğunun bu partilere yöneldiğini gösteriyor. Fransız Ulusal Cephe (FN) Fransız işsizlerin %37’sinin, ve her üç gençten birinin oyunu elde etti. Ama aşırı sağ oluşumlar bu sonuçları sadece sahip oldukları finansal dayanaklar ve burjuvazinin bir B planı hazırlığında olan sektörlerinin onayı sayesinde elde edebildiler. Bu kesimler, giderek kötüleşen koşulların gün geçtikçe artacak bir dirence de yol açacağının farkında olarak, işçilere ve emekçi kitle örgütlerine darbe vuracak politikaların hazırlığını yapmakta.

AB’yi “yok etme” iddiasına sahip Fransız Ulusal Cephe’nin elde ettiği galibiyet, Fransız-Alman ekseninde ve şimdilik Berlin’in baskın olduğu bir birliğin inşasının sorgulanmasını beraberinde getiriyor. Öte yandan, Marine Le Pen’in seçim zaferinin arkasında rejimin diğer iki partisinin politik çöküşleri yatıyor: Hollande’ın liderliğindeki Sosyalist Parti (PS) ve Sarkozy’nin önderliğindeki sağcı Halk Hareketi Birliği (UMP). Her iki parti de derin bir kriz içinde bulunuyor.

3. Sağın ve sosyal demokrasinin yıpranmışlığı

Hemen hemen tüm hükümetler ekonomik durum ve kemer sıkma politikaları nedeniyle sandıkta cezalandırıldılar. Büyük Britanya, Yunanistan ve Portekiz’deki sağ hükümetler yenilgiye uğradı. Yalnızca Angela Merkel’in oylarını koruyan Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) ve kaybettiği 2.5 milyon oya rağmen İspanya’daki Halk Partisi (PP) bu duruma bir istisna teşkil ediyorlar. Avrupa Halk Partisi seçimleri kazanırken Parlamento’da 62 koltuk kaybederek AB bütünleşme karşıtlarını frenlemek adına sosyal demokratlarla geniş bir koalisyon kurmak zorunda kaldı.

Avrupa sosyal demokrasisi Fransa ve Almanya gibi hakim olduğu ülkelerde yenilgiye uğrarken, muhalefet konumunda olduğu Büyük Britanya gibi ülkelerdeyse sağ karşıtlığını kendi bünyesinde toplamayı başaramadı. Bu duruma tek karşı örnek Beppe Grillo’nun popülist Beş Yıldız Hareketi’ni (M5S) seçimlerde ikinci sıraya düşüren Matteo Renzi hükümetiyle İtalya’dan geldi. Ancak genel duruma bakacak olursak Avrupa Sosyalistler Partisi (PES) Parlamento’da 10 koltuk kaybetmiş durumda.

4. Syriza ve alternatif sol

Yunanistan’daki alternatif sol Syriza ilk kez seçimleri kazanırken aynı zamanda çeşitli bölgesel yönetimlerde de gücünü pekiştirdi (Ülkede Parlamento seçimleri ve yerel secimler aynı gün gerçekleşti). Kesinti paketlerini uygulamak için kurulan koalisyon hükümetinde yer alan üç parti ise iki sene önce gerçekleşen genel seçimlerle karşılaştırıldığında toplamda %16’lik bir oy kaybı yaşadı. Fakat Syriza AB üyeliği ve Euro gibi kilit konularda yaşadığı iç çatışma ve tutarsızlıklar nedeniyle kaybedilen bu oyları kendine çekmeyi başaramayarak önceki seçimlerle aynı sonucu yakaladı ve oy oranını yükseltemedi. Her hâlükârda Yunanistan’da ve yükselişe geçen Birleşik Sol (IU)’la birlikte Podemos (Yapabiliriz)’un da 1.2 milyonluk oy topladığı İspanya’da sola doğru bir kırılma yaşanıyor.

Fakat Syriza solun popülizmle ne denli bütünleştiğinin ve bu bütünleşmeyle birlikte AB ve Euro’dan kopuş bayrağını aşırı sağa eline teslim ettiğinin de en belirgin örneğini oluşturuyor. Hal böyleyken AB karşıtlığı Avrupalı kitlelerin birlikte mücadelesini savunmaya işaret etmesi gerekirken, aslında bu mücadeleye karşı olmakmış gibi algılanıyor.

Birleşik Sekreterlik’in İspanya’daki temsilcileri olan Antikapitalist Sol ve Küresel İsyan’ın desteklediği Podemos’un aldığı önemli sonuçlar, Avrupa’da aynı enternasyonal akımın parçaları olan diğer iki projenin zayıflamasıyla çelişki gösteriyor: Fransız Yeni Antikapitalist Parti’nin (NPA) 2009’da elde ettiği %4.9’luk oy oranı bugün %0.3’e düşerken, Portekiz’deki Sol Blok (Esquerda Bloco) ise oylarının yarısından fazlasını kaybederek %10.6’dan %4.56’ya geriledi. Fransız Troçkizmi’nin seçimlerdeki bir diğer aktörü İşçi Mücadelesi (Lutte Ouvrière)’nin oyları da %1.2’den %1’e düştü.

İşçi ve emekçi tabanında AB düzleminden kesin bir kopuşu savunan ve tıpkı 1914’te Birinci Dünya Savaşı harcamalarını onaylayan sosyal demokrat çoğunluğa karşı Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht önderliği gibi enternasyonalist geleneği ilerletecek bir sol cephe oluşturma fırsatı Avrupa’da bir kez daha kaçırıldı. Bizler, işçilerin ve halkların Avrupası ya da Troçki’nin ifadesiyle Avrupa Sosyalist Birleşik Devletleri için verilen mücadelenin mirasçılarıyız. Avrupa’nın böylesi bir temelde inşası, bugünkü AB’nin sınıf karakteriyle tamamen çelişmektedir. AB, burjuvazilere kendi sınıf çıkarlarını her ülke içinde ve dünyadaki rakiplerine karşı savunma hizmeti sunan bir devletler kulübüdür. Hayır, ne sosyal demokrasi ne de sağ bize enternasyonalizm dersi veremez. Bununla birlikte bugün AB düzleminden kesin bir kopuş, işçiler için hayati önem taşıyan bir mesele haline gelmiştir. Bu kopuşu ulusalcı bir temelde değil, işçi enternasyonalizmi perspektifiyle savunuyoruz.

Yorumlar kapalıdır.