Gever: Çözümün sınırı

142

Gever’de (Hakkari Yüksekova) tarihsel önem taşıyan mezarlıkların yıkılmasına karşı 6 Aralık’ta gerçekleşen yürüyüşte polisin saldırısı neticesinde Veysel ve Reşit İşbilir hayatını kaybetti. Ardından polis cenaze törenine de müdahale etti ve bu müdahale sırasında başından ağır yaralanan Bemal Tokçu da yaşam mücadelesini kaybetti. En temel demokratik haklarını kullanırken bizzat devlet kurşunları ile öldürülen bu üç insanın geride bıraktıkları ise “Kürt sorununda çözüm sürecinin” iktidar tarafından çizilmiş resmi sınırı oldu.

Bu sınırı daha önce de gördük: Roboski’de ve Lice’de bu sınırın kapsadıkları ve dışladıkları net bir şekilde ayrıldı. Çözüm sürecinin bir barışı değil, sermaye birikiminin yeni ihtiyaçlarına uygun idari, hukuki ve siyasi bir düzen kurmayı amaçlamış AKP iktidarı için yeni araçlar sunan bir kontrol mekanizmasını hedeflediğini gördük. Eşitsiz bir ilişkinin yeniden meşrulaştırılması süreciydi süregiden. Ve her aşamasında bir saldırı ve tasfiye politikası olmayı sürdürdü.

Bu nedenle, Diyarbakır görüşmelerinin üzerinden henüz 1 ay bile geçmemişken, Gever Saldırısı yaşandı, yaşanabildi. Çünkü kendi içinde bir çelişki gibi duran bu olaylar, aslında çözüm sürecinin kendi dinamiği ve sürecin barışa doğru gitmediğinin en büyük kanıtıydı.

Açılımın ilk adımlarından itibaren, işaret ettiğimiz gerçek şuydu: İktidarın yön verdiği çözüm sürecinin, temel içeriği; bir yandan, Kürt sorununu bireysel bir hak-özgürlük sorununa indirgerken, diğer yandan da Kürt halkının seferberliğini engellemek ve Kürt siyasal hareketini teslimiyet çizgisine çekmek.

Şimdi Lice’ler, Gever’ler yaşandıkça adeta deniliyor ki, “olur böyle şeyler!…” Öyle ya kolay değil ‘barış’ı getirmek! Biz de diyoruz ki, “barış” değil ki getirilmek istenen! Barış, eşitlik, özgürlük ve adalet zemininde mümkündür; demokrasidir öncelikli şartı barışın. Oysa son demokrasi paketi ile yeniden kanıtlandığı gibi AKP, Kürt halkının en acil demokratik taleplerini bile karşılama niyetinden yoksundur. Göstermelik birkaç değişiklik ile Kürt halkının sokağa taşan öfkesini frenlemeye çalışan hükümet, bunu -tüm diğer yöntemlerine rağmen- engelleyemediğinde yeniden “sopa”ya başvurmaktan çekinmemektedir.

Öyle ki AKP, iktidarı boyunca hiçbir temel demokratik soruna çözüm üretmediği gibi var olanları da fiilen geçersiz hale getirmiştir. Gezi isyanının hükümet üzerindeki korkutucu etkisinin de sonucunda son olarak Gever’de de görüldüğü gibi en temel demokratik hak olan, “toplanma ve gösteri yürüyüşü hakkı” bile bugün yok sayılmaktadır. Hatta “önleyici gözaltı” uygulamaları söz konusudur. Düşünce ve eleştirilerini ifade etmenin hemen hemen tüm yolları ve özellikle sonu meydanlara çıkanları kapatılmak istenmekte, bu hakkını kullanmak isteyenler ise iktidar-medya işbirliği içinde suçlu ilan edilmektedir.

Bu çerçeve içinde bir demokrasi ve barış çözümünden söz etmek elbette mümkün değil.

Çözüm istiyoruz!

Bizlerse, Kürt sorununda çözüm istiyoruz; ama tarifi ve şartları iktidar tarafından belirlenen bir çözüm değil!.. Kitlelerin demokratik talepleri ve bu talepler için verdikleri mücadeleyi iktidarın belirlediği bu çözümsüzlük sürecine hapsetmek yenilgiyi en baştan kabul etmektir. Bunu kabul edemeyiz! Gever Saldırısı’nın sorumlularından olan vali ve polislerin yargılanması talebinden başlayarak, ulusal-demokratik ve sınıfsal taleplerimizi birlikte dile getirebileceğimiz ortak bir programın etrafında bir arada durabilmeyi başarmak durumundayız.

Aksi takdirde, yaşanan bir demokrasi güldürüsü ve en iyi yaptığı şey öldürmek…

(Çözüm sürecine dair ayrıntılı değerlendirme ve talepler için Bkz. Barışın Rengi Ne Olacak? – Oktay Benol ve Kürt Meselesinin Sınıfsal Çözümü – Hakkı Yükselen)

Yorumlar kapalıdır.