Çözüm siyaseti: Kobane, Cizre ve süreç

2014 yılı Hükümet ile Kürt siyasi önderliği arasındaki müzakere sürecinin önemli ölçüde hız kazandığı bir yıl oldu. Selahattin Demirtaş geçtiğimiz günlerde Hükümet ile PKK arasındaki müzakerelerin Ocak ayı içerisinde başlayacağını ifade etti. KCK Yürütme Konseyi Üyesi Murat Karayılan ise Mart ayında PKK’nin silahlı mücadeleye son vereceğini söyledi.

Emekçiler, sosyalistler olarak, gerçek anlamda bir barışın gelmesi umudunu taşıyarak sürecin takipçisi olduk, olmaya da devam ediyoruz. Zira, 1984’ten bu yana süregelen, bilançosu 40 bin kişinin ölümüne varan bir sorundan bahsediyoruz. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ifadesine göre, 1 trilyon -işçi ve emekçilerin cebinden çalınarak- bu savaşa harcanmış. Bu sorunun halkların eşitliği temelinde çözülmesi, emekçilerin çıkarı açısından büyük önem taşıyor. Dolayısıyla, sosyalistler olarak süreci değerlendirmeye ve politik sözümüzü söylemeye devam edeceğiz.

Çözüm süreci

Devletin Kürt ulusal hareketi ile yürüttüğü çözüm sürecinin genel dinamikleri incelendiğinde iktidarın hareketi muhatapsızlaştırma, pasifleştirme ve tasfiye etme politikaları açık seçik görülür. Anadilinde eğitim, barış, iş, aş, ekmek, siyasal demokrasi gibi en temel toplumsal-siyasal taleplerin bir türlü veril(e)mediği bir siyasi müzakere sürecinin sonuna gelindiği söyleniyor.

Hatırlayalım, müzakere süreci, bilinen adıyla çözüm süreci, 2012’de yeniden başlamış ve sık sık katliamlar, tutuklamalar ve baskılarla akamete uğramıştı. Bizzat hükümet tarafından kesintiye uğratılan bir süreçten bahsediyoruz. 2014 Haziran ayında Lice’de kalekol yapımını protesto eden 26 yaşındaki Ramazan Baran ile 50 yaşındaki Baki Akdemir’in jandarmanın açtığı ateş sonucu hayatını kaybetmesi üzerine, ‘barış hükümetin kanlı ellerine teslim edilemez’ diye yazmıştık. Zira, Hükümet’in çözüm siyaseti, Kürdistan’da eski karakolları tahkim etmek, yeni kalekollar inşa etmek, koruculaştırma politikalarını sürdürmeye devam etmek üzerine kuruluydu. Ve en ufak bir protestoda, -tıpkı 2013 Haziran’ında aynı gerekçeyle Medeni Yıldırım’ın da öldürülmesi gibi- devlet tüm baskı aygıtlarıyla beliriveriyordu.

Yazarın diğer yazıları

Ardından Hükümet, Temmuz ayında Kürt halkının protestoları ve tabanın örgütlü direngenliği karşısında, harekete geçmek durumunda kaldı ve çözüm sürecinin çerçeve anayasası olarak da bilinen yasayı onayladı. Ancak dikkat çekmek de fayda var; sürecin koordinasyonu Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’na devredildi. Yasada Kürt meselesi kamu düzeninin tesisi çerçevesinde ele alınarak “terörü sonlandırma” anlayışından hiçbir zaman vazgeçilmedi.

Kobane ve Cizre

Eylül ayı sonunda IŞİD Kobane’ye saldırdı ve Kobane direnişi AKP’nin İŞİD’e tüm politik ve lojistik desteğine meydan okurcasına gerçekleşti. Zira AKP hükümeti devletin tüm organlarıyla, baştan beri Rojava devrimine karşı, düşmanca bir tutum almıştı. Bu düşmanlık, devletin IŞİD’e ardına kadar açtığı sınırları Kürtlere kapaması, bu yolla Rojava’nın nefesini kesmeye çalışması; kantonlara yönelik IŞİD saldırılarında, IŞİD’e lojistik, silah desteği ve “sağlık hizmetleri” vermesi gibi biçimlerde gerçekleşti. Bunun üzerine, Kobane direnişini savunmak için 6-8 Ekim tarihlerinde Öcalan’ın da çağrısıyla Kürt serhildanları gerçekleşti. Bu seferberlik esnasında çıkan olaylarda 40 kişi hayatını kaybetti. Burada dikkat çekici nokta, Hizbullah uzantısı Hüda-Par’ın tıpkı devletin 90’larda Hizbullah’ı Kürt ulusal hareketine karşı kullanmasında olduğu gibi kontra odaklar olarak sokağa salınması oldu. Bu eylemlerin ardından Hükümet, “Kamu düzeni” paketini meclise taşıdı. Paket, rejimin hiçbir zaman yitirmediği 12 Eylül ruhunun Kürt meselesi karşısında nasıl da kolay vuku bulabileceğini gösterir nitelikteydi. Pakete göre, asker, polis ve istihbaratçılara geniş yetkiler verilerek, yargılama muafiyeti getirilecek. Somut delile dayalı kuvvetli suç şüphesi olmadan tutuklama kararı verilebilecek. Yeniden uzun tutukluluk dönemi başlayacak ve tutuklama fiilen cezalandırmaya dönüşecek. Özel yetkili mahkemelerin uygulamalarından daha ağır hak ihlalleri söz konusu olacak.

27 Aralık günü Şırnak’ın Cizre ilçesinde Kobane seferberliği sırasında devlet tarafından sokağa salınan Hüda-Par güçleri bu kez Yurtsever Demokratik Gençlik Hareketi (YDGH) ile çatıştı. Çıkan olaylarda ikisi YDGH’lı üç kişi hayatını kaybetti. Bu olayların özellikle Bülent Arınç’ın “süreç” çerçevesinde Hüda-Par’ı ziyaretinin hemen sonrasına denk gelmesi manidardır. 6 Ocak’ta ise polisin 15 araçla girdiği Cudi Mahallesi’nde çıkan çatışmalarda 14 yaşındaki Ümit Kurt polis kurşunuyla hayatını kaybetti. Dün Kobane’de bugün Cizre’de olanların ana sorumlusu AKP hükümetidir.

Kalıcı ve gerçekçi bir çözümden yanayız!

AKP’nin çözüm siyaseti Kürt hareketine diz çöktürme ve tasfiye etme üzerine kuruludur. Bu iktidarın, hiçbir siyasal demokratik talebe tahammülü yoktur. En başta seçim barajı olmak üzere, siyasal demokrasinin önündeki engeller kaldırılmalı, anadilinde eğitim gibi en temel haklar sağlanmalı ve kendi kaderini tayin hakkını içeren bir çözüm masası kurulmalıdır. En temel insani hakların havuç-sopa döngüsüne dayanan pazarlık masasına mahkum edilmesi kabul edilemez. Tek çıkar yolun bu olduğunu savunan anlayışın Kürt halkına ve Türkiyeli emekçilere barış ve özgürlük getirmesi mümkün değildir.

Yorumlar kapalıdır.