Değerli yalnızlıktan değerli yanlışlığa bir hariciye öyküsü

162

(Erdoğan’ın Saray’ın balkonundan vatandaşları selamlayan bu fotoğrafı, Türk dış politikasını temsili düzeyde özetleyen bir kare.)

Türkiye’de devletin günlük işleyişi sürdürülemiyor. Devlet günü kurtarmak için KHK’lere ihtiyaç duyuyor. Peki iç politika bu denli çaresizken, bunun uzantısı olan dış politika hangi yaraları sarabilir?

Normal şartlarda başarısız darbecilerden hesap sorulması için olağan sistemin yeterli olması, olmuyorsa da ilan edilen OHAL’in yalnızca bu mücadeleyi kapsaması gerekirdi. Ancak devleti idare eden normal mekanizmalar ile o denli mümkün olmaz hale geldi ki OHAL kararnameleri yoğunluklu olarak devletin günlük işleyişine el atmış durumda.

İşte Erdoğan yönetiminin Türkiye’yi getirdiği nokta budur. O, devleti özlemini duyduğu şekilde yeniden kurayım derken devletin tüm işleyiş becerisini yerle yeksan etmiştir. Artık kullanabileceği normal bir devlet mekanizması kalmadığı için daima -iktidarda ve hayatta kalmak gayesiyle- olağanüstü haller ile ülkeyi yönetmek zorunda kalmıştır.

Ancak gerilimi daima yükseltebilmek hiç de kolay ve ucuz bir iş değil. Bu iş içeride Kürtlerle daimi gerilimi ve dışarıda da bir normalleşme diyetinin ödenmesini gerektiriyor. Öyle ki Rusya özrü, İran ile yakınlaşma, ABD ile Suriye’de ortaklık pozları kesmek ve dünün Esed’i ile görüşmelere başlamak gibi keskin görünen ama neticesinde bir çaresizlik ürünü olup sonuç vermeyen hamlelere girişiliyor. Basının tüm şişirmelerine rağmen dış politikada kurulan temaslarda Erdoğan’ı ferahlatacak elle tutulur bir gelişme sağlanamıyor.

ABD cephesi

Cerablus operasyonu son dönemlerde Türk dış politikasında belirleyici konumunda. Her ne kadar iç politikanın tam bir uzantısı olarak Kürtlere yönelik yürütülse de dış politikada Türkiye’nin azalan prestij ve inisiyatifini toparlama emellerine sahip olduğunu da söyleyebiliriz.

Cerablus dış politikaya dair iki hususu açıklığa kavuşturdu. Birincisi kitlelere pompalanan Amerikan karşıtı propagandaya rağmen Erdoğan’ın ABD’den bağımsızlaşmak şöyle dursun yakınlaşmak emelleri taşıdığını yeniden görmüş olduk. İkincisi ise ABD emperyalizminin Türkiye yönetimine bir türlü tam destek vermediğini de anlayabildik.

ABD ile ilişkilerin bir türlü düze çıkamamasının pek çok sebebi var. Ancak bu süreçte Erdoğan’ın kitlelere Amerikan karşıtlığını pompalaması ABD’nin hoşnutsuzluğu ile karşılanıyor.

Unutturmadan tekrarlayalım: Eğer Erdoğan ABD ile mücadelesinde samimi ise niçin ABD ile tüm ilişkiler kesilmiyor? Niçin Amerikan varlıkları kamulaştırılmıyor? İncirlik üssü niçin kapatılmıyor? Eğer Erdoğan samimi bir ABD karşıtı olsaydı dış borç ödemelerinin de durdurulması ile birlikte bu politikaların tamamını güderdi. Ancak son süreç bir kez daha gösterdi ki, Erdoğan ABD’siz bir gelecek arzu etmiyor. ABD’ye dair tek huzursuzluğu ABD’nin Türkiye’ye yönelik entrikaları değil, kendisi dışında bir Türkiye’yi düşleyebiliyor olmasından kaynaklanıyor. Bu entrikaları kendisi için yapmamasına alınıyor.

Bu alınganlık ve temelsiz agresiflik de Erdoğan’ın elini kolunu bağlamayı sürdürüyor. Erdoğan’ın Obama ile yaptığı görüşmelerde kendisi hangi maddeleri sıralarsa sıralasın Obama’nın hiçbir somut politik destek vermeksizin kısa bir teşekkürle yetinmesi dahi sürecin umulduğu gibi gitmediğini ortaya koyuyor. Sonuç olarak Erdoğan tüm eforuna rağmen boş salonlara konuştuğu, randevu defterlerine isimi yazdırmaya çabaladığı günlerden çok da uzaklaşmış görünmüyor.

AB cephesi

Başbakan Yıldırım ile Avrupa Parlamentosu Başkanı Schulz arasındaki görüşmelerde de Schulz’un “Türkiye ile ciddi görüş farklılıklarımız var” vurgusu Erdoğan’a duydukları güvensizliği işaret ediyor. İşlerin bu denli karışık olmasından ötürü Yıldırım da muhatabını ikna etmekten uzak pozisyonel bir tavır takınıyor. Hülasa tüm normalleşme denemelerine rağmen AB’den de bir güven ve diplomatik destek elde edilemiyor.

Erdoğan’ın rejiminin iç politikada attığı her adım, dış politikadaki tüm tadilat demelerine rağmen Türkiye’nin de kendisinin de başını ağrıtmayı sürdürüyor.

Rusya-İran hattı

Bu cephede Türkiye için anlık ferahlamalar sağlanmış olsa da Rus uçağı meselesine dair Rusya hesabını sormuş ve defteri kapatmış gibi görünmüyor. Açıkça çıkar uyumu olan hususlarda İran’ın sessizliği kazanılırken İran’ın hiçbir vetosunu olura çevirebilecek bir yetenek sergilenemiyor. Buradaki yakınlaşma ABD/AB hattına karşı bir tehdit olarak kullanılırken, ABD/AB ilişkileri de bu hatta karşı bir koz olarak kullanılıyor. Hesabı henüz görülmemiş geçmiş hatalarla dolu ilişkilerin meyvesi ise karın doyurmaktan uzak.

1956-1957 başarısız darbe girişiminin ardından Amerikan ve Türk dış politikasında Suriye'nin yerini anlatan 1958 tarihli bir Çekoslovakya karikatürü.
1956-1957 başarısız darbe girişiminin ardından Amerikan ve Türk dış politikasında Suriye’nin yerini anlatan 1958 tarihli bir Çekoslovakya karikatürü.

“Kemalist”ler ne derse desin, hariciyede yeni bir şey yok

Geçmiş dönemki politikaların tamamı Gülen hareketine mal edilse de Erdoğan’ın maceracı politikaları ile girişilen “değerli yalnızlık” süreci atlatılmış durumda değil.

Kimi Kemalist ve liberaller Suriye politikası önceden yanlıştı, şimdi doğru diye sevinedursunlar. Onları biliyoruz, devrimci değiller. Kimsenin ölmesi, yaşanacak kalıcı tahribatlar vb umurlarında değil. Hatalı tahlillerinin bedellerini de vicdanları ile değil kupkuru sözcüklerle “öderler”. Erdoğan politikasına güvenmenin bedelini yalnızca “aldanmışız”, ya da “başlangıcı iyi, sonrası kötü” gibi basit özeleştirilerle geçiştirebilirler. Nasılsa bu hususta adice bir alışkanlık edindiler. Bu beyler ve hanımlar öteden beri Erdoğan’ın iyileşebileceği, dizginlenebileceği savı ile liberalizmin çaresizliğini özürleriyle örtbas ettiler. Şimdi de Suriye’ye girenin Erdoğan ve yeni müttefikleri olduğunu unutarak umutlu bir dönüşümden bahsedebiliyorlar. Bir sonraki özür ve çıkarcı kinlerine kadar mutlu günler yaşıyorlar.

Bugün Erdoğan’ın iktidarı Kürt geriliminin tırmandırılması ile mümkün. Yitirdiği tüm ittifaklara karşılık olarak Erdoğan bir Kürt düşmanlığı ile yeni ve tehlikeli ittifaklara giriş yaptı. İktidarda kalmak için her şeyi yapabileceğini öylesine çok kez gösterdi ki Suriye’de PYD’ye yönelik emperyalizmle uyumu olmayan çatışmalara yelken açması aklı başında hiç kimseyi şaşırtmamalı.

Erdoğan’ın iç politikası dış politikada, uzun süreli sonuçlar verebilecek yeni hatalar yapılması dinamiğini taşıyor. Emperyalizmden beklenen olur alınamasa da bu durum Erdoğan politikasını -geçmişte olduğu gibi- daha da hırçınlaştıracağa benziyor.

Bizler için ise emperyalizmden kesin bir kopuş dışında makul bir dış politika olasılığı sahnede durmuyor.

Yorumlar kapalıdır.