10 Ekim: “Bizden başka kim gerçekleri dile getirebilir ki?”

175

10 Ekim 2015 tarihinde, Ankara Garı önünde barış ve özgürlük talep etmek için toplanmış bulunan kalabalığın içerisinde 3 saniye arayla 2 bomba patlatılalı bir sene oldu. Patlamalar sonucu 107 kişi hayatını kaybetti, 500’ün üzerinde insan yaralandı.

10 Ekim katliamında hayatını kaybeden Vahdettin Ozğan’ın ağabeyi İsa Ozğan, kardeşinin mitinge gitmeden önceki sözlerini şöyle aktarıyor: “Ölüm vardır ama ben içinde olmayayım yapılmaz. Mücadele içindeysek ya onurlu şekilde öleceğiz ya da onursuz. Bu işten vazgeçemeyiz. Bizden başka kim bu gerçekleri dile getirebilir ki?

Vahdettin Ozğan, sarayın da bilincinde olduğu önemli bir noktayı dile getiriyor: Gerçeklerin bizim tarafımızda olmasından. Şişirilmiş ekonomik verilerden dış politikada dayılanmalara, mazlum edebiyatını sahiplenmekten hırsızlıkları ve yolsuzlukları reddetmeye dek derin bir yalan diktatörlüğünün üzerinde temellenen saray iktidarı en çok gerçeklerden ve onların dile getirilmesinden korkuyor. Bu yüzden Suruç’tan Ankara’ya, Özgür Gündem’den Cumhuriyet gazetesine dek gerçeklere sadık kalanlara ve onu dile getirenlere olağanca gücüyle saldırıyor. İşte bu güç gösterisinin ardında yatan güçsüzlük, onun gerçekten korkmasına neden oluyor.

Katliamın ardından bir bilanço çıkarmamız gerekir ise, oldukça trajik ve aynı zamanda da gerçeklerin saklandığı bir tablo ile karşılarız. Zira bu korkunç terör eyleminin ardından bir sene geçmiş olmasına rağmen asıl failler ve onların siyasi hücreleri hala dışarıda, korunaklı bir vaziyette. Bombalı bir saldırı olacağının istihbaratını almış olan kadrolardan üst düzey yetkililere dek hiçbir sorumlu istifa etmiş değil. Televizyonlarda gülümseyerek demeç vermeye devam ediyorlar. 10 Ekim katliamı ile ilgili olarak açılan davalarda ise avukatlar gözaltına alınmaya devam ediyor. Bu davalarda izler karartılıyor, hedef şaşırtılıyor. Soruşturmaya gizlilik getirilmesi ve yayın yasağı konması da cabası. Bütün bunlar toplandığında katliamın devlet bağlantılı yönü daha da ayyuka çıkıyor. Özellikle 7 Haziran seçimlerinde ağır bir darbe yemiş olan saray iktidarının, Suruç katliamı ile başlattığı sindirme ve terörize etme politikasına karşıt olarak ilk kitlesel protesto gösterisi olma özelliği taşıyan 10 Ekim mitinginin, bu denli barbarca bir saldırıya maruz kalmış olması, fotoğrafı tamamlayan bir diğer unsur.

10 Ekim katliamı, sol/sosyalist hareket ile işçi mücadelelerinin önüne bir korku duvarı inşa etti. Bu yönüyle, Gezi Ayaklanması sonrasında açılan dönemde bir miladı temsil etti. Bu bir ağıt yazısı değil. Olmamalı da. Göz yaşlarımızı sildiğimiz peçetelerimizi bir kenara koymanın, kapaklarını kapadığımız kitaplarımızın başına dönmenin, dolaplara kaldırdığımız bayrağımızı yeniden sahiplenmenin ve korku duvarına karşı onun en zayıf olduğu yerlerde, işçi semtlerinde yeniden başlamanın zamanı. Yüz ifadelerimizde ve suskunluğumuzda açığa çıkan umutsuzluk, kaybettiğimiz yoldaşlarımızın anısına yakışmıyor, onları onurlandırmıyor. Hayatın her alanında kendisini geri dönüşsüz bir krizin içerisinde bulan saray, geleceğin her yerde bizlere ait olduğunu hatırlamamızı istemiyor. 10 Ekim karanlığının yarattığı baskı ve korku ikliminde gedikler açılmasına, bu gediklerin genişletilip derinleştirilmesine ihtiyaç duyuyoruz. Bu görev adına politize olalım, hiç olmadığımız kadar politik ve örgütlü hareket edelim.

Yorumlar kapalıdır.