Şükür, Fıtrat, İslamifobi, Laiklik, Sol – 2

36

“Laiklik yeni anayasada yer almamalı.” (Meclis Başkanı Kahraman)

“Modern bir İslam devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir”, “İmamlar da nikâh kıysın”, “Elhamdülillah Şeriatçıyım”, “Kaçak Kuran kursu diye bir ifade olmaz… Bu millet Müslüman’dır ve Müslüman olan millet, kendi kitabı Kuranı da rahatlıkla öğrenebilir.” (Cumhurbaşkanı Erdoğan.)

Bunlara benzer çok sayıda laiklik karşıtı cümle örneği verebiliriz AKP yöneticilerine ait. Laiklik karşıtı durum sadece sözlerle sınırlı değil. Örneğin Cuma günü mesaileri, Cuma namazına göre düzenlenmeye başlandı. Okullara yoğun din dersi takviyesi yapıldı. Bilim dışı kitaplar okuma listelerine alındı. Müfredata seçmeli din dersleri konuldu. Hatta seçmeli din dersleri için bir slogan bile var: “Seçmesi bi’ dakika, hediyesi iki dünya”.

Başörtüsü serbestisi ortaokul düzeyine indi. İlkokullarda ise ciddi bir denetim yok. Kız çocukları başını örtmeye teşvik edilir hale geldi. Başı açık olmak ülkenin bazı bölgelerinde ayıp haline getirilmiş durumda. Bunun sonucu olarak, kadın cinayetleri ve kadına dönük şiddet de artarken, bu katiller toplumsal meşruiyetini elbette Erdoğan rejiminden alıyor.

Kuran kurslarındaki 12 yaş sınırı kalktı. Mantar gibi Kuran Kursu patırdadı. Devletten eğitime bütçe yok ama tarikat yurtları her yerde. Neredeyse tüm devlet okulları imam hatipleştirilecek. Bizim çocuklarımıza din eğitimi ve tarikat yurdunu layık görenler, kendi çocuklarını dünyanın en iyi okullarında okutuyorlar.

Alevi olmak dışlanmak için yeterli, ateistlerin zaten katli vacip… Laikliği savunmak neredeyse suç! Onlarca yeni Arapça kelime gündelik hayatın doğal parçası haline gelmiş durumda. Terfi ve atamada liyakat değil, tarikatlara yakınlık veya dindarlık düzeyi esas alınıyor.

Karanlık sadece bununla sınırlı değil elbette. Bu gerici uygulamalar her gün daha fazla canımızı acıtıyor. Yalova’da bir doktor işten kovuldu, geçtiğimiz günlerde… Sebebi; derslerde namaza zorlanan oğlu için itiraz etmesi. Adana’da bir tarikat yurdunda 12 çocuğumuz yangında göz göre göre katledildi. Kütahya’da başka bir tarikat yurdunda bir çocuğun kolu koptu, kıyma çekerken. Ensar Vakfı’nda Karaman’da onlarca çocuk cinsel istismara uğradı. O sırada İçişleri Bakanlığı içkili mekânları şehir dışına çıkarmaya çalışıyordu muhtemelen.

Cemaatler neden var?

Cemaat Arapça’dan gelir ve anlamı, küme, grup topluluktur. Cumhuriyet döneminde tarikat isminin yasaklanması nedeniyle, tarikat yerine cemaat adını kullanmaya başlarlar. Cemaat liderlerinin görevi müritleri ile Allah arasındaki bağı kurmaktır.

Tüm tarikatlar bir lider etrafında toplanır. Tarikatlarda itaat esastır. Tarikat kurallarına itiraz etmek neredeyse imkânsızdır. Dış hayatta, tarikat üyeleri birbirini destekler. Dışarıdan gelenler ise ötekileştirilir. Anti-komünizm ortak yanlarıdır.

Tarikatlar Türkiye’de hükümetlerle daima iyi ilişkilere sahip olmuşlardır. Siyasetin dışındaymış gibi davranmalarına rağmen genellikle siyasetle hep ilişkilidirler. Ve kontrol ettikleri kitleler sayesinde devletin olanaklarından pay alırlar.

Bu bağlamda tarikatlar gündelik hayatta yoksul emekçilerin kontrolü için egemen ile ilişki içerisinde olmuşlardır. Tam da bu nedenle, biz tarikatların sınıfı bölen anlayışlarına karşı dururuz.

Egemenler her zaman dine ihtiyaç duyar

Türkiye’de laiklik ilkesinin tahrip edildiği bir gerçek. Ancak bu laikliğin tamamen ortadan kalktığı veya Şeriat geleceği anlamına gelmiyor. Bu korkunun en azından bugün için yersiz olduğunu söylemeliyiz. Türkiye’de Şeriat isteyenlerin toplum içerisinde bir azınlık olduğunu tespit etmek durumundayız. Milliyetçi ve mukaddesatçı bir politik çizgi izleyen hükümetin ve onun etrafında kümelenen burjuvazinin, günlük çıkarları gereği şimdilik Şeriat rejimi falan istediği de yok. Ancak dini kullanarak, işçi sınıfının hem bilincini hem örgütlülüğünü tahrip ettikleri ise gerçek.

Bu açıdan laiklik meselesi topumun tüm kesimlerini ilgilendiriyor. Fakat işçi sınıfını çok daha fazla ilgilendiriyor. Tarih boyunca egemen sınıflar dini kullanarak, emekçileri mevcut durumlarını kabul etmeye ve egemen düzene boyun eğmeye zorlamışlardır. Ve bunun araçlarından biri olmuştur din ve dini tarikatlar.

Bu anlayışa göre, işçilerin, yoksulların bu dünyada çektikleri acılar öbür dünyada bir tür mükâfata dönecektir. Gerçek dünya zaten ölümden sonradır. Doğal olarak bu fani dünyada mücadeleye de gerek yoktur.

Ayrıca dini kullanarak, işçileri farklı din ve mezheplere bölmeyi başarırlar. Oysa işçilerin bireysel olarak dindar olması sermayeye karşı birlikte mücadele etmesine engel değildir. Bursa “Metal Fırtına”sı bunun örnekleri ile doludur. Buna benzer deneyimlerine bizler de birçok irili ufaklı fabrikada tanıklık ettik.

İş cinayeti mi? Kader mi?

“Arkadaşlar, yani biz bir defa bu tür ocaklarında, kömür ocaklarında bu olanları, lütfen buralarda bu olaylar hiç olmaz diye yorumlamayalım. Bunlar olağan şeylerdir. Literatürde iş kazası denilen bir şey vardır. Bunun yapısında fıtratında bunlar var.” (Soma katliamı ardından Erdoğan’ın açıklaması, Mayıs 2014.)

“Madencinin kaderi bu.” (Zonguldak’taki maden katliamının ardından Erdoğan’ın açıklaması, Mayıs 2010)

2016 yılının ilk 10 ayında Türkiye’de 1596 işçi kardeşimiz iş cinayeti sonucu hayatını kaybetti. 2013 yılında 1235, 2014 yılında 1886, 2015 yılında 1730. Her yıl binlerce canımız katledilirken sessiz kalmak kadere, fıtrata bağlamak kabul edilemez.

AKP’nin 14 yıllık iktidarı boyunca artan kazaların nedeni bu kadere sığınmış kapitalist barbarlık değil mi? Bunu işçilerin bu kadar kolayca kabul etmesi, sınıfımız açısından büyük bir yenilgi değil midir? İş kazası yapan arkadaşının yanında hemen çalışmaya başlamak, kanını silmeden makinenin başına geçmek kader değil, sınıfına ihanettir. Peki, ailelerin bu kadar kolay teslim olması kabul edilebilir mi? Soma’da bir avuç aile dışında, birçok ailenin mücadeleyi bırakmasında, yoksulluktan daha fazla kaderciliğin payı var. Aynı kadın cinayetlerinde olduğu gibi, iş kazalarının artmasının temel nedenlerinden biri Erdoğan rejiminin politikalarıdır.

Sosyalist Sol İslamifobi’ye karşı durmalı!

Erdoğan rejimini ve onun din politikalarını eleştiriyor olmamız, bireysel olarak inancını yaşayan Müslümanlar ile aramıza mesafe koymamızı gerektirmez. Aksine onları programımıza kazanmadan gerçek anlamda bir mücadele geliştiremeyeceğimizi bilmemiz gerekiyor. Türkiye’de sol sosyalist hareketler genellikle Kemalizm’den etkilenmişlerdir. Bunun sonucu olarak gerici ideolojilerle savaş, bazen Müslümanlığı küçümseme noktasına kadar tartışmaları getirebiliyor. Bunun sınıf mücadelesine hiçbir katkısı olmadığı ve hatta gerici ideolojileri zayıflatmadığı ortada. Örneğin 90’lı yıllarda türban yasaklarına karşı savaşı kendi gündemine alamayan sosyalistler, dindar öğrencilerin mağduriyeti karşısında genel olarak sessiz kalmıştır. Oysa eski rejimin kalıntısı olan türban yasağına karşı birlikte mücadele etmek gerekirdi.

Bunun bir yansıması da iş yerlerinde solcu işçilerin dindar işçileri küçük görmesi ve cehaletle suçlamasıdır. Bu kabul edilemez bir tutumdur. Ateist olmak veya dini yargılardan arınmış olmak, dindar işçileri küçümsemeyi gerektirmez. Bir işçi hem dindar, hem de parti programımızın taşıyıcısı olabilir. Aksi bir tutum işçi sınıfının geniş bir kesiminden kendimizi koparmak anlamına gelir. Dinsel önyargılar ancak sosyalist devrimin ardından, özgür bir toplumda yavaş yavaş sönümlenir. Lenin döneminde Müslüman halkların Sovyet bayrağı altında toplanabilmiş olması bu anlayış sayesindedir.

Dine doğrudan savaş ilan etmek bizi birleştirmez. İsteyen herkes kendi bireysel inancını yaşama özgürlüğüne sahiptir. Ancak mezhepçi politikalarla farklı kesimlerin baskı altına alınmasına da karşı savaşırız.

Biz, özellikle Hristiyan dünyada yükselen İslamifobiye karşı tereddütsüz mücadele etmek gerektiğini savunuyoruz. Müslümanların uğradığı ayrımcılığa karşı onlarla dayanışma içerisinde oluruz. Bu bağlamda Avrupa ve ABD’de sosyalistler olumlu örnekler sergilemekteler.

İşçi sınıfı neden laikliği savunmalıdır?

Laiklik, dinin bireysel hayatta kalması ve devletin, siyasetin dışına çıkarılmasıdır. Yani dine bir sınır çekmektir. Patronlar sınıfı, devlet içerisine, iş yerlerine dini sokarak işçileri böler, kadercilikle itaate zorlar. Oysa biz, boyun eğmek değil mücadele etmek zorundayız. Bu nedenle laiklik en çok biz işçilere, yoksullara lazım. Hangi mezhepten, dinden olursak olalım toplumsal mücadele bizi birleştirir.

Bu nedenle laiklik karşıtı uygulamalara karşı taleplerimizi savunmalıyız. Nüfus cüzdanlarından din hanesinin kaldırılmasını talep etmeliyiz. Devletin dinden elini çekmesini savunmalıyız. Anadilde, parasız ve laik eğitim için mücadele etmeliyiz. Zorunlu din derslerine, mesleki olmaktan çıkan imam hatiplere hayır demeliyiz. Dinin devletten, yargıdan, eğitimden uzak kalması için mücadele etmeliyiz. İhtiyaç fazlası cami yapımına denetim getirilmesini savunmalıyız. Bunları yaparken, dini inançları olan işçileri sömürüye karşı sınıf savaşımında birlikte, omuz omuza mücadeleye çağırmalıyız.

Yorumlar kapalıdır.