Tek adamlık sorunu çözer mi?

117

Volter ve Russo denilmekle maruf ve meşhur olan zındıkların ve onlar gibi kafirlerin, Allah göstermesin, Peygamberlere küfretmek, bütün dinleri yeryüzünden kaldırmak ve eşitlik ve cumhuriyet zihnini yaymaktan ibaret olan, basit, herkesin anlayacağı nice kitaplar yayarak, yeni olan her şeyde lezzet vardır kaidesince, çocuklara ve kadınlara varıncaya kadar bunları pek çok insanlara okutarak, bunları frengi hastalığı, dinsizlik ve fesat şeklinde yayarak, onların itikatlarını bozdular. (…) bu melun güruh güya dünyada tam mutluluğa erişmek davası ile halkı, aslında sözden ibaret olan bu eşitlik ve adalet yoluna sevk ettiler. Nice çirkin icraatle (…) utanma ve namus kayıtlarını ayaklar altına alarak, Fransa halkını vahşi hayvanlar haline getiriler…

Adına “İnsan hakları beyannamesi” dedikleri isyan beyannamelerini bütün dillere çevirip her yerde halkı büyüklerinin ve hükümdarların aleyhine isyana teşvik ettiler.”

Çaresizliğin dili

Yersiz bir telaş yaratmayalım. Yukarıdaki alıntı Erdoğan, Meclis Başkanı ya da Numan Kurtulmuş’tan değil. Osmanlı’da zamanının dışişleri bakanı Atıf Efendi’nin III. Selim’e hazırladığı adı Avrupa Muvazene-i Politikıyesi olan Fransız devrimi layihasının (raporunun) bir parçası.

Atıf Efendi’nin korktuğunu şeytanlaştırma dilinin yabancısı değiliz. Bu dili gün be gün, ama çok daha kötü ve anlatım bozuklukları ile dolu bir Türkçe ile işitiyoruz.“Ya bunlar..”, “efendim ne diyorlar”, “şey” lafları kulağımızda çınlıyor.

İşte bu dil çaresizliğin dilidir. Gerçekliğe müdahale edemediği için hızla unutulacak sözcükleri taşıyan bir üsluptur. Evet, yeni olan her şeyde lezzet yoktur. Ancak sorunlara karşılık gerçekçi çözümler üretememenin dili budur.

Türkiye mevcut sistemle yaşayabilir mi?

Türkiye’yi bir rejim değişikliğine sürükleyecek olan tek adam sistemini tartışıyoruz. Şu ana değin MHP ile ne derecede uzlaşıldı, pürüzler ne… tam olarak malumumuz değil. Başkanlık lafının çekilmesi dahi Erdoğan yönetiminin gönlüne estiği gibi adımları bir türlü atamadığını yine gösterdi. Tüm hengame içerisinde akla uygun olan tek söz, Türkiye’nin mevcut sistem ile devam edemeyeceğini ifade etmek oldu.

Doğrudur. Türkiye bugüne kadar kullandığı sistem ile daha iyi bir yere gidemez. Tıpkı vaktiyle Osmanlı’nın yaşadığı gibi. Osmanlı’da işlemeyen sistemi savunmak bir sonuç vermedi. Bunun üzerine asıl sistemi değiştirmeden daha fazla taviz vermeye (bugün de tartışması sürdüğü üzere, “gavura gavur dememeye” ve bir dizi başka reforma) girişildi. Ancak işlemeyen sistemden kökten bir kopuş yaşanmadığı için imparatorluk çeşitli etmenlerle zaman içerisinde ve büyük bir gümbürtü ile çöktü.

Bugün de kimi anlamları ile benzer bir dönemden geçiyoruz. Var olana, statükoya dönüş işçi emekçileri, kadınları, toplumun tüm ezilenlerini ve doğayı daha iyi bir yere sürükleyemez. Bu yüzden kökten bir değişime ihtiyacımız var.

Tek adam çare olur mu?

Kendi ağızları ile, istikrarın, zenginlerin savunusu ve tüm toplumun baskılanması olduğunu ifade ediyorlar. O halde tek adam sistemi Türkiye’nin geçmişinden kopuşu değil, yalnızca geçmişin sorun yaratan tüm mekanizmalarını daha da güçlendirmeyi ifade eder. Çünkü tek adam olma isteğindeki Erdoğan’ın da, tek adamlık yönetiminin içeriğinin de ne yoksulluk, ne demokrasi (Kürt sorunu dahil) ne de emperyalizmden kopmak gibi bir derdi yok.

Tek adamlığı savunanların ve tek adam olmak isteyenin yalnızca bir derdi var. Türkiye zenginleri için halkı ağır vergi yükleri altında ezmek gerekir (ki Osmanlı tarihinde bunun sonuçları olmuştur), işten çıkarmayı kolaylaştırmak gerekir, iş cinayetlerini serbest bırakmak gerekir (fıtrat), kârı özelleştirip zararı tüm ezilenlere yıkmak gerekir! Erdoğan’ın iktidarda ve hayatta kalmak arzusunun yanı sıra sermayeye sunduğu tek çözüm budur. Bu çözümü hayata geçirebilmek için de olağanüstü yetkili bir kişinin bu işi yapabileceği ifade edilmektedir.

Sorun Reisülküttap Atıf Efendi gibi ortaya koyuluyor. Sistemimiz çöküşte: O halde sistemin en baskıcı unsurlarını daha da güçlendirelim!

Çözüm nerede?

Sorunların kökten bir çözümü, geçmişin tüm lanetli işleyişlerine son vermek için öncelikle OHAL ve KHK yönetimine son verilmeli. Kötü gidişe dur demenin ilk adımı budur.

Madem mevcut sistem işlemiyor öyleyse yeni bir sisteme geçiş için derhal seçimlere gidilsin. Seçim barajı kaldırılsın ki, başta işçi ve emekçiler olmak üzere toplumun tüm ezilenleri beraberce yoksulluk (işçi ölümleri ve iş güvencesini kapsayan bir içerikle), demokrasi (tüm ezilenlerin haklarını garanti altına alacak şekilde) ve emperyalizmden kopuş (kuru laflarla değil, dış borç ödemelerini sonlandıracak, yabancı mallarını kamulaştıracak, dünya işçi sınıfı ile kucaklaştıracak şekilde) sorunlarını çözmek için işe yarar bir anayasa hazırlamaya girişsinler.

Geçmiş kötü ise çözüm tek adamlıkla sorunları katmerlendirmekte değil, işçi sınıfının demokrasi kanallarını geliştirmektedir. Erdoğan’ın “Eski Türkiye’de acılar vardı” diye başlayan konuşması zihnimizde. O acıları bugün de misliyle yaşıyoruz. Bunların bitmesi için OHAL’e son, KHK’lara son, seçim barajı kaldırılsın ve emek, siyasal demokrasi ve emperyalizmden kopuş gibi hayati sorunlarımızı çözmek üzere bir kurucu meclis toplansın!

Sonuç yerine: Atıf Efendi’yi niçin bilmeyiz?

Erdoğan ecdadımız derken kimden bahsediyor, anlamış değilim. Abdülhamit derken M. Akif şiirleri okuyor. M. Akif yaşasaydı Abdülhamit hakkında pek iç karartıcı laflar ederdi. Osmanlı diyor ama hangi döneminden, hangi kavrayışından bahsediyor?

Kendi kastını anlamasam da, “Osmanlıcı” olduğu hususunda kendisine hak veriyorum. Erdoğan devleti eski gücüne kavuşturmak isteyen sultan ve paşalar gibi hareket ediyor. Sorunu doğru koymadığı, dünyayı kavrayamadığı ve toplumun ihtiyaçlarını düşünmediği için de her geçen gün sorun katmerleniyor. Bu hususta meziyetleri kıyas kabul etmese de Atıf Efendi gibi bir dili kullanıyor.

Dünyayı kavramak ve insanca bir yaşama ulaşmak için Atıf Efendi’den geriye bir şey kalmadı. Erdoğan’dan ne kalabilir?

Bugün tam tersinden hareket ederek Atıf Efendi’nin ve bugünkü benzerlerinin korkularına kulak vermek gerekiyor. Bugün Volter’ler Russo’lar yok. İşçi düşmanı batı demokrasilerinden de alacak dersimiz yok! Yine de kulaklarımızı dünyaya hiç olmadığı kadar açmamız, dikkat kesilmemiz gerekiyor. Kimin sesine mi? Güçlerini birleştirerek parlamentoya vekil sokan, parlamentonun tüm sıkıntılarını gözler önüne seren Arjantin’li Sol Cephe’nin işçi vekillerine. Doğu’da, Batı’da direniş halinde olan tüm işçilerin seslerine…

Yorumlar kapalıdır.