Sorun “korku” değil

İşçi ve emekçi kitlelerin mücadeleleri inişli çıkışlı bir yörüngede sürüyor. İleri atılımlar genellikle sendikal planda gerçekleşiyor. Sendikalaşma çabaları, toplu sözleşme mücadeleleri, ekonomik amaçlı grevler ve direnişler, işten atılmalara karşı protestolar vb. Bunun en kitlesel son örneği metal işçilerinin MESS karşısındaki toplu sözleşme mücadelesi. İşçilerin kararlılığı ve eylemleri, hükümetin ve patronların geri adım atmalarına ve işçilerin kısmi de olsa önemli bir başarı kazanmalarına neden oldu.

Bu tip ekonomik mücadeleler başarılı veya başarısız biçimde bir kez sonuçlandığında, ardından bir durgunluk dönemi geliyor. Sınıf geri çekiliyor. Ekonomik kazanımların kısa zaman içinde eriyip kaybedilmesini önleyen kalıcı sosyal ve politik kazanımlara dönüştürülmesi için yeni atılımlar geliştirilmiyor. Yenilgiler ise genellikle sendikalaşma mücadelelerinde yaşanıyor. Örgütlenme çalışmasını haber alan patronlar derhal öncü işçileri işten atarak girişimi engellemeye yöneliyorlar. Kimi zaman işyerleri önünde işten atmaları protesto eylemleri düzenleniyor, ama bu da ya kolluk kuvvetleri aracılığıyla dağıtılıyor ya da çok uzun zaman dilimlerine yayılıp mahkeme süreçlerine dönüşüyor. Hatta bu tip durumlar işçiler arasında moral bozukluklarına ve “burada bir şey yapılamaz” türünden yargılara yol açıyor.

O halde sınıfın üst düzey kolektif bilince sıçramasının önündeki engelleri tespit edebilmemiz gerekiyor. Bu engellerin başında, işçilerin mücadelelere önderlik eden kesimlere yeterli güveni duymaması geliyor. Başta, işçilerin yanında olduğunu söyleyen en büyük partiler olan CHP ve HDP’nin işçi sınıfına ilişkin tutumları deklarasyonların ötesine geçmiyor. İşçi mücadelelerine son derece ilgisizler. Türk-İş bürokrasisi, kendisini ayakta tutacak sendikal faaliyetlerin ötesine geçmekten şiddetle kaçınıyor, sınıf mücadelesini engellemenin tüm yollarını deniyor. Bazı sol gruplar veya partiler, mücadelelere sadece kendilerine taraftar kazanmak hedefiyle yaklaşıyorlar, zamansız ve bireysel girişimlerle çoğu kez mücadeleleri yenilgiye sürüklüyorlar. Diğerleri ise yeterli güveni verecek güce sahip değiller.

Bu ortamda esas olarak bir önderlik krizinin yaşandığını söyleyebiliriz. Örneğin, sendikalaşmayı engelleyen yasaların değiştirilmesi, sendikal nedenlerle işten atılmaların yasaklanması, işsizliğe karşı iş saatlerinin ücretlerde değişiklik olmadan 6 saate düşürülüp dördüncü vardiyaların kurulması gibi hedef ve talepler uğruna mücadele edilebilmesini örgütleyecek ne güvenilir bir parti ne de sendika yönetimi var. İşçiler açısından son derece anlaşılır, kabul edilebilir ve uğruna mücadele edilebilir olan bu talepler, bu hedefler doğrultusunda mücadele edilmesi durumunda sınıfın kolektif bilincinde büyük sıçramalara yol açabileceği gibi, ciddi kazanımlara yol açarak gelecek mücadelelerin zeminini de hazırlayabilir.

Demek ki, mücadele hedefleri ve talepler var, ama bu doğrultuda mücadele edebilmeleri için işçi sınıfının güven duyacağı önderlik yok. Bu tip bir önderliği yaratmanın yolu da, devrimci partinin tek tek işyerlerinden başlayarak işçi sınıfının ileri kesimlerini devrimci program etrafında toplayıp pekiştirmesinden, sınıf için güvenilir öncü güçler haline getirmesinden geçiyor.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.