Kadına karşı şiddetle mücadele: Bir gün değil her gün!

18 Ağustos tarihinde Emine Bulut, kocası tarafından katledildi. Ancak kamuoyunun tepki gösterdiği tarih 23 Ağustos. Çünkü Emine Bulut’un hayatını kaybettiği anlar ve kızının tepkisi, video olarak 23 Ağustos’ta sosyal medyada yayıldı. Videoyu görmeden tepki göstermeyenler ve her gün benzer şekilde katledilen kız kardeşlerimizin ölümüne sesini çıkarmayanlar, video olmadığı takdirde onların uyuyarak öldüğünü mü zannediyor? Senelerdir, yüzlerce kadın, aynı o görüntülerdeki gibi katlediliyor. Ancak, bir toplumda çok sayıda kişinin aynı şekilde öldüğünü kabullenmek ve buna tepki göstermek, politik bir mücadele anlamına geldiği için senenin diğer günlerinde mücadelemize destek göremiyoruz.

Emine Bulut’un ölümüne neden olanlar, tıpkı diğer kız kardeşlerimizin ölümüne neden olanlar gibi, erkeğin, kadının davranışları nedeniyle cinnet getirmesini haklı görenlerdir. Emine’yi öldüren Fedai Varan, kendini savunmak için eşinin kendisine hakaret ettiğini söyledi. Ona ve diğer kadın katillerine bu rahatlığı veren şey, kadının erkeğe saygı duyması ve hizmet etmesi gerektiğini her gün bizlere dayatmaya çalışan zihniyettir.

Bu ölümlerin devam etmesine neden olanlar ise, inatla kadın cinayetlerini münferit olarak görerek, kadına şiddet sorunun kökenine inilmesine engel olanlardır. Emine’nin ölümü üzerine, daha doğrusu videosu üzerine tepki gösterenlerin sayısına baktığımızda sayı öyle çok ki, nasıl oluyor da bu kamuoyuyla işler çözülmüyor diyoruz. Neden mi işe yaramıyor? Sosyal medyada bu cinayeti kınayarak sayıyı artıranların kimler olduğuna bakalım:

-Kadını döven adamı âşık ve iyi bir insan gibi gösteren dizilerin yapımcıları ve oyuncuları;

-Üniversitelerde cinsiyeti nedeniyle mobbing gören çalışma arkadaşlarına yüz çevirirken “kadın hakları” dersi verenler;

-Sosyal medyada kadının ev işi yapma zorunluluğu ve kadının şımarık olduğu yalanı üzerinden espri yapan fenomenler ve onların takipçileri,

-Katil ve tecavüzcülerin hapse girmesine engel olmak için suçlu olduklarını bildikleri halde, delillerde açık bularak onları kurtaran ve bunu “adil yargılanma” zanneden avukatlar.

Ne yazık ki, toplumda yankı uyandıran kadına şiddet olayları karşısında, bunu tüm içtenliğiyle kınadığını düşünen ya da iddia eden kişiler dahi, günlük hayatımızda, kadına şiddeti destekleyen ve meşrulaştıran davranışlarda bulunmakta. Kadının her koşulda ev içi emeği yerine getirmesi gerektiğini iddia eden anlayış, kadının hizmet etmediği takdirde erkeğin şiddet göstermesini normal gören zihniyete destek oluyor. Bu zihniyet, kendisini öylesine cesur hissetmeye başladı ki, kadınların elde ettiği kazanımları yok etmeyi son dönemde kendine görev edindi.

2011 yılında imzalanan ve şiddet gören kadının uzaklaştırma kararını kolayca aldırmasını sağlayan İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin çekilmesi için kampanya başlatıldı. Bu kampanyayı başlatanlar, evden giden kadının, şiddeti ve hatta ölümü hak ettiğini açıkça dile getiriyor. İstanbul Sözleşmesi olmasa dahi, mevcut hukuk kurallarına göre, her insanın şiddet görmesi halinde yargı yoluna başvurma imkânı vardır. Sözleşmenin kaldırılmasını isteyenler, bu kadar basit bir şeyi bile fazla görmekte, kadınların tamamen erkeklere bağımlı bir hayat sürdürmesini talep etmekte. Emine Bulut’un katlinden sonra, İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili tartışmalar daha da alevlendirildi. Öyle ki, ölümlere sözleşmenin neden olduğu iddia ediliyor.

İstanbul Sözleşmesi, bırakın ölüme neden olmayı, ölümlerin engellenmesi yolunda atılmış bir adımdır. Ve bu küçük adım bile kadınların yıllarca süren mücadelesinin sonucunda elde edilebilmiştir. Öte yandan, sözleşme, 2011 yılında imzalanmasına rağmen hâlâ gereğince uygulanmamakta. Nitekim erkek adaletin olduğu bir düzende, hangi sözleşmeyi imzalarsanız imzalayın, sizi koruyamayacaktır. Bütün bu yaşadığımız deneyimler bize gösteriyor ki, kadınların ölümünü durdurmak için ön koşul, kadın cinayetlerinin politik olduğunun kabul edilmesi ve mücadelenin bu eksende sürdürülmesidir. Kadına karşı şiddetle mücadelede, yalnızca gerçekleşen cinayeti kınamak ya da çözümü ne kadar ilerici olursa olsun tek başına bir sözleşmeye bağlamak elbette yeterli değildir. Kazanımlarımıza sahip çıkacağız; ancak bunun yanında, hayatın her alanında haklarımız için mücadeleyi sürekli kılacak bir birlikteliği ve dayanışmayı esas alacağız.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.