AKP dağılıyor mu?

Son günlerde AKP’nin içinde yaşanan çekişmelere dair bolca yazı ve haber okumak mümkün. Bir yandan Davutoğlu ve Babacan çevrelerinin parti merkez örgütlenmelerini kurmaya çalıştıkları ve Kasım ve Aralık aylarında parti kuruluşu yapacakları belirtiliyor: Eski AKP üyelerinden sonra sınırlı da olsa mevcut üyeler de bu odaklara yöneliyor: Aktif görevde olan AKP Sultanbeyli Gençlik Kolları başkanının istifası bu açıdan önemli.

Öte yandan ise, malum ‘maklube’ tartışması, mevcut AKP yapısının içindeki gerilimleri ortaya koyuyor. Söz konusu çekişme anlaşıldığı kadarıyla yargı sisteminde yoğunlaşıyor. TC tarihinde geleneksel olarak Ankara’daki Adalet Bakanlığının ağırlıklı olduğu yargı sisteminde, Cemaat’in tasfiyesinin ardından, iç gerilimler şiddetleniyor: Buna göre, İstanbul merkezli ve İstanbul Adliyesi’nde ana güç merkezi haline geldiği belirtilen, Erdoğan avukatları çevresi ve Pelikancılar olarak anılan odaklar, Adalet Bakanı’nın etrafındaki ‘Hakyolcular’ın da desteğini alan odak ile karşı karşıya geliyor. Çatışma Yargıtay ve HSK atamaları etrafında dönüyor; işadamı Fettah Temince’nin yargılanması da ayrı bir gerilim konusu. Sanayi Bakanı ile Türkiye Gazetesi yazarı Uğur arasındaki atışmaysa, meselenin sadece yargıyla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Türkiye’de devlet içindeki parçalanma elbette uzun süredir mevcut; Erdoğan’ın şahsında vücut bulan Bonapartist rejimin yükselişi tam da bu parçalanmayı aşmak için bir formüldü. Bir bireyin iktidar sevdasının çok ötesine geçen bu mesele, emekçi haklarına neoliberal taarruz döneminde, sermayenin taleplerini yerine getirebilecek kuvvetli, bütünleşik bir iktidarın oluşması meselesiydi. 15 Temmuz darbe girişimine tepki olarak Erdoğan, devlet içindeki bu fraksiyonlaşmayı (AKP-Cemaat-‘Ergenekon’…) aşmak için, kendi şahsı etrafında tam teşekküllü bir Bonapartizm tesis etmek yolunda önemli mesafe kaydetti. Bunun hukuki zeminini de 2017 referandumuyla kurdu. Gelgelelim tam da hukuki ve fiili düzeyde devletin içindeki parçalanmanın aşılmış gibi göründüğü noktada, hâkim blok içinde yeniden çatlaklar oluşuyor. Çünkü tam da parçalanmayı bir bireyin şahsında çözme çabası, kalıcı ve kurumsal bir iktidar mekanizması oluşturma imkânını ortadan kaldırıyor: Yeni fraksiyonlara alan açıyor.          

Çatlaklar büyüyor büyümesine, ama buradan AKP’nin sonunun yaklaştığı sonucunu çıkarmak epey aceleci olur. Kurulacak yeni partilerin yüksek oy oranlarına erişeceği yolundaki haberlere, “seçmenin büyük bölümü AKP’yi terk edecek” gibi ifadelere temkinli yaklaşmak gerekli. Her şeyden önce başkanlık rejiminin hukuki zemini tesis edilmiş durumda. Dahası AKP, devletten dışarıya doğru uzanan çok geniş bir çıkar ağı oluşturmuş halde ve kitle tabanında ciddi bir kopuştan bahsetmek mümkün değil. Emekçilerin büyük bir kısmı, özellikle AKP’nin ekonomi performansına dönük eleştirileri bir yana, ‘Reis’in şahsına ciddi bir güven beslemeye devam ediyor. Doğrusu, AKP’nin sonunun geldiğini iddia edenler de, bu emekçi kesimleri kazanma güdüsüyle davrananlar değil; daha ziyade, CHP’nin etrafında, solun da eklemleneceği bir koalisyonla seçim zaferi kazanmayı, kestirme bir aritmetiği hayal edenler. Hürriyet yazarı Selvi’nin dolaşıma soktuğu, CHP ile Abdullah Gül’ün 2023 için cumhurbaşkanı adaylığı konusunda anlaştığı iddiası da bu umutları harlayacak nitelikte…

Kimi büyükşehir belediyelerinin CHP’ye geçmesi elbette önemli bir istikrarsızlık potansiyeli taşıyor ve buralarda soldan pek çok aktivist için geniş bir alan açıldığı gerçek. Muhtemelen bu iyimserlik de AKP’nin sonunun yakın olduğu havasını güçlendiriyor olabilir. Şüphesiz söz konusu yerel yönetim mekanizmaları, oluşan mahalle, ekoloji, kadın… meclisleri belirli ilçelerde emekçilerin kimi kazanımlar elde edilmesini kolaylaştırabilir ve bu imkanlar değerlendirilmelidir de. Ancak bu durum, CHP’nin emekçilerin müttefiki olduğu anlamına asla gelmiyor; sadece, karşımızdaki iki burjuva kamptan daha zayıf olanı olmasından kaynaklanıyor. Emek güçleri elbette burjuvazinin iç çatışmalarından yararlanıp kazanımlar elde etmeye çalışır; ancak bu güçlerin herhangi birinden medet umamaz.  

Kürt halkına yönelik baskılar tüm hızıyla devam ediyor; zira iktidar bu iç çatışmalarını aşmak, bütünlük sağlamak için -kadim devlet geleneği olduğu üzere- milliyetçilik kartını kullanmak durumunda. HDP eş başkanlarının yargı kararları çiğnenerek içeride tutulması, Diyarbakır HDP önüne gitmeye yönlendirilen anneler, yandaş medyadaki ‘Belediyeleri Kandil yönetiyor’ manşetleri… Elbette Kuzey Suriye’ye dönük olası bir askeri operasyon da bu çerçevede görülebilir: Hükümetin ABD’ye ‘güvenli bölge’ konusunda iki hafta süre vermesi, bölgedeki askeri yığınak ve sağlık alanındaki seferberlik, gerçek bir operasyon yaşansın yaşanmasın, Batı’daki ‘Türklük sözleşmesi’ne taraf kesimler üzerinde bir etki yaratacaktır. Hükümet tüm bu hamlelerin Kürt hareketiyle Batı’da şu veya bu ölçüde dayanışma gösteren kesimleri afallatabileceğini elbette hesaplıyor. Gazeteci Ahmet Şık’ın sosyal medyada ifade ettiği gibi, Cumhuriyet gazetesi yazarlarının serbest bırakılması veya barış akademisyenlerine beraat verilmesi, HDP’yle dayanışabilen / dayanışabilecek kesimleri nötralize etme çabası olarak görülebilir.

İçinde bulunduğumuz rejimden ne yazık ki kestirme bir çıkış yolu yok. Emekçilerin ve onların partilerinin tek stratejisi, sabırlı ve uzun soluklu bir perspektifle güvencesiz, örgütsüz, genç milyonların örgütlenmesine giden yolu açmak olabilir. Son dönemde çağrı merkezi çalışanlarının, mağaza emekçilerinin, PTT kargo işçilerinin örgütlenmesine dair haberler bu açıdan yol gösterici. Emekçilerin mücadele araçlarını örerken elbette burjuvazinin ve farklı fraksiyonlarının içindeki bütün çatlaklardan yararlanabiliriz, ama bağımsız hattımızdan asla taviz veremeyiz.  

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.