Yeni Ekonomi Programı: Hayaller ve gerçekler

Hükümet yeni hiçbir şey söylememesine rağmen başına “yeni” koyduğu Orta Vadeli Ekonomi Programı’nı bu yıl da revize etti. Geçen yıl yine Eylül ayında 2019-2021 arası ekonomik göstergelerin ve tahminlerin yer aldığı program şimdiden tarihe karışmış olacak ki, aynı isimle 2020-2022 dönemini kapsayan “Yeni Ekonomi Programı” bakan Albayrak tarafından açıklandı. İsmi “Orta Vadeli” de olsa her yıl yeniden oluşturulmaya ihtiyaç duyulan bu program, içinde bulunduğumuz ekonomik sistemin öngörüsüzlük içinde nasıl plansız ilerlediğini ve ekonominin dümeninde olanların acizlik içinde olduklarını bir kez daha kanıtlamış oluyor.

Bu programlardaki (son program hükümetin açıkladığı dokuzuncu “paket”) hedeflerin bugüne kadar tutmamış olduklarını biliyoruz. Son programdaki öngörülerin de gerçekleşmeyeceğini ekonomi yönetimine ve rejimin gidişatına bakarak net bir şekilde söyleyebiliriz. Geçen yıl ile karşılaştırılınca bu yılki programda 2019 yılının tamamı için işsizlikte, dolar kurunda ve bütçe açığında artış öngörülürken, büyümede, kişi başı gelirde ve enflasyonda ise düşüş öngörülüyor. 2019 yılı için tahminler, gidişatımız ortada olduğundan sonraki yıllara oranla daha gerçekçi.

Bakan Albayrak “Eğer ekonomide güçlü olmayı amaçlıyorsak enflasyonu yüzde 5’in altına indirmek bizim temel hedefimiz olmayı sürdürecek. Bundan sonraki hedefimiz enflasyon olacak.” dedi. Enflasyon hedefini ise 2020-2021-2022 yılları için sırasıyla yüzde 8,5, yüzde 6 ve yüzde 4,9 olarak açıkladı. Büyümede ise hedef yine aynı yıllar için sırasıyla yüzde 5, yüzde 5 ve yüzde 5. Fakat programda bu enflasyon ve büyüme hedeflerine nasıl ulaşılacağı açık değil. Ayrıca Türkiye’deki işsizliğin sabit kalması için büyümenin yüzde 5’te tutulması gerekir. Dolayısıyla beklentilerden işsizliğin azalmayacağı sonucunu çıkartabiliriz. İşsizliğin azalması için de yüzde 7 ve üzerinde büyüme gerekiyor. Tüm hedefler genel itibarıyla belirli temenniler ve hayaller üzerine kurulu. Bu hayaller ise her yıl gerçeklere çarparak yok oluyor.

Türkiye’nin büyüme modeli her zaman için cari açığa ve enflasyona ihtiyaç duymaktadır. Buna rağmen ekonomi küçülürken de enflasyonla, hayat pahalılığıyla boğuşuyoruz. TÜİK’in baz etkisine dayalı anlamsız istatistik verileri artık kimseye inandırıcı gelmiyor. Elektrik, doğal gaz ve birçok vergiye yılbaşına kadar zam geleceği gibi, yılbaşında da yeni bir zam dalgası ile karşılaşacağımızı biliyoruz. Dolara, sıcak paraya, dış yatırıma bağlı bir ekonomik model, belirsizliğin ve dışa bağımlılığın artmasına yol açtı, açıyor. Ülkedeki sanayi modeli ise ucuz iş gücüne, dışarıdan gelen malların montajlamasına ve bankalardan alınan kredilere dayalı olarak işliyor ki o da şu an ödenemeyecek borç yükü yaratıyor ve büyütüyor.

İnşaat merkezli ve düşük faizli bol kredi mekanizmasıyla yürüyen ekonomi dönemi 2018 Ağustos ayında sona erdi. Hükümet ise aynı sistemi tüm olanaksızlıklarına rağmen sürdürmek istiyor. Yeni olarak adlandırabileceğimiz tek şey, nasıl yapılacağı belirtilmemiş olsa da “ithal ikame politikası” sinyallerinin verilmesi. Yani dışarıdan gelen malların ve teknolojinin zaman içinde Türkiye içinde üretilmesine dayalı bir model. Tarımı bile dışarıya bağlı hale getiren bir hükümetin böyle bir şeyi gerçekleştireceğine inanmak güç. Bunun en önemli sebebi Türkiye’de 60 ve 70’lerde yapılan ithal ikame modelinin o dönemdeki dünya konjonktürünün (Keynezci modelin) bir sonucu olmasıydı. Neoliberalizmin sınırlarına dayansak da dünya çapında neoliberal birikim modelinin aşılamadığı bir ortamda Türkiye’nin “yalnız kovboyu” oynamasına imkân yok. Tüm bunlar bir yana ithal ikameci ekonomi modeli Türkiye’nin kronik sermaye yetersizliği sorununu çözemez; bu sorun defalarca söylediğimiz gibi ancak emperyalizmden kopuş altında çözülebilir. Bu kopuş ise kapitalizmin ilgasıyla paralel bir şekilde üretimde merkezi işçi denetimi, dış ticarette devlet tekeli, iç-dış tüm borçların reddi ve finansın kamusal olarak merkezileştirilmesi gibi iktisadi ve toplumsal yapının yeniden örgütlenmesine dayalıdır.

Ortada gerçek anlamda bir program yok, sadece hayaller ve temenniler var. On yedi yıldır ülkede uyguladıkları modelin çökmesinin sonucu ekonomide alelacele bir şeyler yapıyormuş gibi görünmenin telaşı içindeler. Ama bildikleri bir şey var; ekonominin tıkanmışlığını IMF’siz de olsa bir IMF programıyla aşmaya çalışmak. Son programın IMF’nin son raporlarıyla uyumlu olmasının sebebi bu. Hedefler ise vergiyi tabana yayarak hayat pahalılığını arttırma, iş gücünün esnekleştirilmesi, kıdem tazminatının fona devredilerek emeklilik siteminin olabildiğince özelleştirilmesi, ücretlere yapılan zamların gerçekleşen değil beklenen enflasyona göre yapılması… vb. Görüldüğü üzere hükümetin ekonomi için bir programı yok hayallerle bezeli emekçiler üzerine saldırı programı var. Emekçilerin ise kendi kurtuluş programları etrafında bir araya gelmelerinden başka bir çıkış yolu yok.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.