Bir doğa talanı örneği: Jeotermal enerji santralleri

Son zamanlarda pek çok yerde jeotermal enerji santrallerine (JES) karşı direniş haberleri okumaktayız. Çünkü JES’ler kapitalizmin yarattığı ekolojik yıkımın en can alıcı örneklerinden biri haline geldi. Jeotermal Elektrik Santral Yatırımcıları Derneği başkanının bizzat kendi deyişiyle “Türkiye jeotermal santral geliştirme için kendi modelini kurdu ve bu model küresel bir örnek teşkil ediyor”. Evet; kamu yararını gözetmeyen, çevre ve insan sağlığını hiçe sayan, denetimsiz, hukuka aykırı ve kâr odaklı bir model.

Büyük Menderes Havzası, jeotermal kaynaklarının en yoğun olduğu bölge. Santral ve kuyu sayısına göre 1. sırada yer alan ve topraklarının %75’i jeotermal kullanımına açılan Aydın’da köylüler bir süredir çeşitli baskılara ve tehditlere rağmen direniyor. Bu direnişlerden Kızılcaköy’ü, biber gazıyla saldırılan köylülerin karşısında mandalina yerken “Biber gazından bir şey olmaz ya” diyen vali yardımcısından hatırlarsınız. Vali yardımcısının pişkinliğiyle gündeme oturan olay, Kızılcaköy’de bir ilk değildi, zira 1 yılı aşkın süredir devam etmekte olan direnişe polis ve jandarma biber gazı ve TOMA’larla defalarca müdahale etti. Bir diğer direniş ise Yılmazköy’de devam ediyor. Zeytinliğin içine JES kurmak isteyen şirkete karşı köylüler dava açmış ve davayı kazanmıştı. Ancak şirket buna rağmen çalışmaya devam ediyor ve dahası, köylülere tazminat davası açtı. Üstelik ne bölgede üretim lisansı ne de çalışma izni ve yapı ruhsatı mevcut. Son olarak geçtiğimiz günlerde 86 yaşındaki bir çiftçi, JES hattındaki bir çukura düşerek hayatını kaybetti. Yani şirket, yapım çalışmalarında bile gerekli önlemi almıyor. Aydın gibi Manisa, İzmir ve Denizli’de de benzer JES direnişleri gerçekleşmekte. Manisa, Salihli’de santral inşaatı, halkın büyük tepkisi nedeniyle polis ve jandarma gözetiminde sürdürülmekte.

Peki, jeotermal enerjinin doğru yerde ve doğru şekilde işletildiğinde çevreye daha az zarar veren bir kaynak olmasına rağmen JES’ler neden tehlikeli? Çünkü mevcut JES’lerden kaynaklanan hava ve su kirliliğinin yanı sıra yarattığı tüm zararlara karşı alınan önlemler belirsiz veya gizleniyor. Türkiye’deki JES uygulamaları tam bir kuralsızlıkla hayat buluyor. Alım garantisine sırtını dayayan kapitalistler, iyi bir projelendirmeye gerek bile duymuyor ve kapasiteler doğru hesaplanmıyor. İşletme sırasında enerji elde edilmesi için çekilen sıcak suyun yeniden yerin altına deşarj edilmesi gerekirken, kaçak şekilde derelere deşarj ediliyor. Bu da su canlılarının ölümüne sebep olurken toprakta tuzlanma, kireçlenme ve henüz tespit edilemeyen başka hasarlara yol açarak tarımı ve tüm canlılığı öldürüyor.

Pek çok örnekte santraller sağlık tesislerinin bile yakınına kuruluyor; tesis boruları bahçelerin içinden, evlerin arasından, pencerelerin hemen önünden geçiriliyor. Aslında tarım toprağı olan arazileri adeta istila eden santraller, ÇED gerekliliklerine uygun kurulmuyor ve çalışmalarına hukuka aykırı, denetimsiz bir şekilde devam ediyor. Bu denetimsizlik, bölgedeki en önemli tarım ürünleri olan zeytin, pamuk ve incire ciddi zararlar veriyor ve hatta neredeyse bunların kökünü kurutacak. JES’lerin kuruluşundan bu yana bölgedeki ağaçlar kurumaya, hayvanlar ölmeye başladı ve kanser vakaları ciddi artış gösterdi.

Jeotermale karşı mücadeleyi desteklemek büyük önem taşıyor. Bir kazanım için de yeni JES’lerin inşasının derhal durdurulması, işlemekte olanların ise kamulaştırılarak çevreye zarar vermeyecek hale getirilmesi ya da kapatılması gerekiyor.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.