Elazığ’da ihmalin adı bir kez daha “kader, imtihan” oldu

24 Ocak günü Elazığ’da gerçekleşen 6,8 büyüklüğündeki depremde 41 kişi hayatını kaybetti, 1.607 kişi yaralandı. Resmi rakamlara göre Elazığ ve Malatya’da toplam 600’den fazla kişinin evi yıkıldı. Binlerce kişinin yaşadığı ev ise kullanılamaz hale gelmiş durumda.

Elazığ depreminden iki gün önce ise, Manisa’da 5 şiddetinin üzerinde bir deprem yaşanmış ve neyse ki can kaybı yaşanmazken, bölge halkı büyük bir korku yaşamıştı. Beklenen büyük İstanbul depremi ise sürekli olarak gündemimizde yer almaya devam ediyor.

Bir deprem ülkesi olduğumuz ve depreme ilişkin çok ciddi önlemlerin alınması gerektiği hepimizin malumu. Örneğin, bilim insanları tarafından Elazığ’da şiddetli bir depremin yakında meydana geleceği birkaç ay öncesinden televizyon programlarında ifade edilmişti. Buna rağmen, yıkılma tehlikesi altında bulunan evler tahliye edilmedi, devlet tarafından can kaybının önüne geçmek için gerekli önlemler alınmadı. Bunun sonucunda 41 vatandaşımızı yitirdik, binlerce insan ise kışın ortasında evsiz kaldı.

Erdoğan ve Saray iktidarı ise meselenin bu şekilde sorgulanmasından oldukça rahatsız. Sosyal medyada gerekli sorumluluklarını yerine getirmediği için hükümeti eleştirenlere derhal soruşturma başlatıldı. Erdoğan, “Bazı sosyal medyada insanı tahrik eden beter, berbat, ahlaksız mesajlar var,” ifadesini kullanarak, açılan soruşturmaların ve gözaltı kararlarının haklı olduğunu belirtti. Deprem vergisinin neden depreme ilişkin önlemler için kullanılmadığını soranlar vatan haini ilan edilirken, hem Erdoğan hem de Diyanet İşleri Başkanı, depremin bir “kader” ve “imtihan” olduğunu vurguladılar. Diyanet İşleri Başkanı depremde ölenleri “hükmen şehit” ilan ederken, Erdoğan da “Bu tür afetler bizler için büyük bir imtihan. Ve bu konuda Müslüman olmanın, teslimiyetin hep en güzel örneklerini vermişiz,” açıklamasında bulundu.

Rejimin sözcülerinin bu açıklamaları hiç şüphesiz yeni değil. Kendi sorumluluklarını üzerlerinden atmak için “kazaya, kadere” sarıldıklarını daha önce pek çok örnekte görmüştük. Hatırlayalım, Soma’da 301 maden işçisinin katledilmesini Erdoğan “kaza bu işin fıtratında var” diye normalleştirmiş ve 19. yüzyıl İngiltere’sinden örnekler sunmuştu. Şimdi de, hükümeti eleştirenlere “Depremi durdurma şansımız var mı?” sorusuyla karşılık vererek aynı pişkin tavrını sürdürüyor.

Kendisinin de çok iyi bildiği gibi, depremi durdurma şansımız olmasa da, depremden kaynaklanan can kayıplarını ve yaralanmaları asgari seviyeye indirebiliriz. Tıpkı Japonya’nın ve Şili’nin başarmış olduğu gibi. 1999 depreminden sonra uygulamaya sokulan deprem vergisinden bugüne kadar 37 milyar dolar toplanırken, bu paraların depreme yönelik harcanmadığı bizzat AKP’li bakanlar tarafından itiraf edilmişti. Deprem toplanma alanı olarak belirlenen yerlerin yüzde 80’inin imara açılması da AKP hükümetleri altında gerçekleşti.

Her an büyük depremin gerçekleşebileceği İstanbul’da en az 50 bin konutun yenilenmesi gerektiği ve bunun yapılmadığı durumda en az 150 bin kişinin ölebileceği uzmanlar tarafından belirtilirken, hükümetin bu alanda da hiçbir şey yapmadığını hepimiz biliyoruz. Hükümet depreme yönelik çalışma yürütmek yerine, Kanal İstanbul gibi çevreyi ve doğayı geri dönülmez biçimde katledecek, deprem anında 8 milyon insanın Kanal ve Boğaz arasında mahsur kalmasına neden olacak, Bahçeli’nin bir zamanlardaki deyişiyle “soygun düzenini çılgınca sürdürecek” projelerle meşgul.

Emekçiler ve ezilenler olarak örgütlenmediğimiz, taleplerimizi örgütlü biçimde yükseltmediğimiz sürece Saray rejiminin ranta, yağmaya ve baskıya dayanan politikalarını değiştirmemiz mümkün değil. Elazığ depremi bu gerçeği gösteren son örnek oldu.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.