Sosyalizm, bütün türler için! Koronaya karşı mücadelelerimizi birleştirmek üzerine

Koronavirüs günlerinde öğrendiğimiz birtakım şeyler, klasik “sosyalist” şablonun bugün ve gelecekte yalnız başına açıklayıcı olmadığını, Marksist tarihsel birikimin “biyolojik insanın” dışındaki konulara yaklaşımının da içinin doldurulması gerektiğini gösteriyor. Dikkat ederseniz klasik “sosyalist” şablonun “yeterli olmadığını” söylüyoruz, yoksa sosyalizmin açıklayıcı olmadığını söylemiyoruz. İkisi farklı şeyler. 

Türkiye’de ve dünyada yer yer üzerine eğilinmiş, yer yer de sümen altı edilmiş konular, insanlığın kurtuluşunun da anahtarları olarak Marksist metodolojinin kendisine önderlik etmesini bekliyor. Bu konular (misal hayvan özgürlüğü), insan ve doğa özgürlüğüyle karşılıklı bir bağımlılık ilişkisine sahip olduğu için, Marksist yöntem tarafından rehberlik edilmeye ihtiyaç duyuyor. Postmodernizmin fikir hapsine teslim olmuş politik mücadeleler “ya sosyalizm, ya barbarlık”  gerçeğini acı şekilde yaşıyorlar. 

Peki sosyalistler ne yapıyor? Feminizm ile verilen ve artık gelenekselleşip muhafazakar bir muhteva kazanmış olan kavgadan hiç ders çıkarılmadı mı? 

Ekoloji ve hayvan hakları mücadelelerinin, koronavirüsün yayılımıyla bir kere daha açığa çıkan yakıcılığına bakarsak, sosyalistlerin bu tür konulardaki vurdumduymazlığının artık affedilemez bir boyuta geldiğini söyleyebiliriz. Feminizmin erkek egemen kapitalizmin yanında muhafazakar ve sekter sol ile de verdiği politik mücadeleden ders çıkarılsaydı, bugün bu felaketleri yaşamıyor olabilir, tarihin akışına mücadeleleri birleştirerek yön verebiliyor olabilirdik; ya da en azından, hayvan hakları üzerine devrimci bir programı inşa etmiş olurduk ve elimizde metodik bir pusula olurdu.

Bu cümleleri koronavirüs günlerinde, bütün dünyanın tehdit altında olduğu pandemi günlerinde kaleme alıyoruz. Konunun sosyalizm ile ilgisi ve alakası ne dersek, Türkiye ve dünyada neoliberalizmin insanlığı, eski benzerlerinden bile daha beter bir bataklık ve yok oluşa sürüklemesini örnek gösterebiliriz. Sağlık sektörünün çöküşü, ekonominin kırılganlığı ve toplumsal gelişimin yüzyıllar süren sancılı süreci, geldiğimiz noktada bizi ya sosyalizm, ya barbarlık şiarının gerçekliğiyle burun buruna getirmiştir. 

Başka bir türü köleleştiren, kendi türünü özgürleştiremez! 

Koronavirüsün ortaya çıkış sebepleri ile insanın kapitalizmin egemenliği altında doğa ve hayvanlarla kurduğu ilişki biçimi arasında doğrudan doğruya bir nedensellik var. Öyle bir nedensellik ki, pandeminin ortaya çıkışıyla bu sömürücü ilişki biçimini birbirlerinden ayrı ayrı düşünmek mümkün değil. Uluslararası endüstriyel et kesim politikaları, sanayileşmiş büyük hayvan çiftlikleri-komplekslerinde meta fetişizminin barbarlığının hüküm sürmesi ve sınıflı toplum insanına dayatılan beslenme alışkanlıkları gibi kapitalizmin yarattığı ve güçlendirdiği birçok çağdışı eğilim, koronavirüse ebelik yapan koşullardan oldu. Bugünkü durum bize insan, hayvan ve doğanın kurtuluşunun nasıl bir kesişimsellik oluşturduğunu net bir şekilde gösteriyor. 

İspanya’da karantina sebebiyle insanlar dışarı çıkamadığı için aç kalan kuşlar ile yine karantina nedeniyle insanların doğanın içinde ve üzerinde kurduğu şehirlerin yeniden doğal döngüsüne dönmesi, bugüne dek doğa ve hayvanlarla kurduğumuz köleci ilişkinin ortaya koyduğu tahribatı bizlere göstermiyor mu? Oğuzcan Kınıkoğlu’nun bilimsel örneğine (bunu Kınıkoğlu’nun Twitter hesabında bulabilirsiniz) dayanarak şu söylenebilir ki; daha önce birçok pandemide olduğu gibi bu seferki de uluslararası sermayenin köleci ve türcü politik ilişkilenme tarzına dayanıyor. 

Etin cinsel politikası nasıl erkeklik ve et arasındaki cinsiyetçi bağlantıya işaret ediyorsa insanın diğer hayvanlarla kurduğu köleci ilişki de eşitsizliklere zemin oluşturuyor. Yaşadığımız çağı eşitsizliklere son vereceğimiz bir çağ yapacaksak, bu pandemiden ders çıkararak türlerin eşitliğine sosyalist programda bir yol ve yer açmalıyız.

Peki bu insanı nasıl ve neden etkileyecek dersek eğer, buna birkaç cevap verebiliriz: Mezbahalardan deney laboratuvarlarına, zoonotik salgınlardan küresel ısınmanın sonuçlarına kadar birçok araç ve sonuç, bizim doğa ve hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin, bizi nasıl etkilediğini ispatlayacaktır. İnsanlığın tarihsel birikimine tam tamına zıt bu köleci ilişkileri yıkmak için bugünden bir birleşik mücadele kurmalıyız. 

Hayvanlarla kurduğumuz köleci ilişkinin ve hayvanların üretim makinelerine dönüştürülmesinin sonlanmasının; doğa ile girdiğimiz kavgaya bir son verilmesinin geleceğin sosyalist toplumunun inşası açısından son derece önemli olduğunu artık idrak etmeliyiz.

Bilimsel sosyalizmin kurucularından Friedrich Engels’in kulak kabartılması gereken bir tespitiyle bitirelim:

“Hiçbir şekilde, başka bir topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi doğaya egemen değiliz; tersine etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız.” (F. Engels, Doğanın Diyalektiği, syf. 229)

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.